Mîrê Kürdiyê Ehmedê Xanî'nin İzinde

İshakpaşa Sarayı'nın çıkışından on metre kadar aşağıda, rengi sarıya çalan kayanın üzerine oturup göz alabildiğine uzanan Bayazıt Ovası'nı seyre daldım. Yamaçtan aşağıya doğru eski Bayazıt evlerinin harabeleri içinde “kıvrılan birer lisan” bulunan tarihin ağzını andırıyorlardı. Biraz sonra dile gelecek gibi. Yamaçtan keskin doruklara doğru bir kartpostal gibi resmedilmiş Urartu Kalesi, kartal yuvasını andırıyordu; geçmiş zaman sevgilisinden kalmış kadar aziz bellenip duvara asılmıştı sanki.

Henüz Ağustos’un başıydı, etraf sıcaktan kavruluyordu, sararmaya başlayan otlardan da anlaşılacağı üzere evmsim de güze döneyazmıştı ve ovayı gri bir duman kaplamıştı. İhtişamlı İshakpaşa Sarayı'nın taşlarının rengine bürünmesine az kalmıştı Bazîd Ovası'nın. Önümden gelip geçenlerden gözlerimi alıp yeniden seyre koyuldum Bayazıt Ovası'nı. Yamacın hemen dibinde bugünlerde derin bir sessizliğe dalmış yorgun Doğubayazıt. Yorgunluk umudu törpülerdi ama bu şehir her kesten önce güneşin doğuşuna tanık olmak gibi umutla barışıktı, umuda alışıktı. Yüksek ve engin bir cömertlik keskin doruklara nakşedilmiş Kela Bazîdê gibi alnına nakşedilmiş bu şehrin. Evdîkor köftesini sabırla yoğuran bu şehir, geleceğini umutla örmeyi unutmazdı nitekim.


Kurumaya yüz tutmuş ovaya uzandı bakışlarım. Kim bilir nasıl yeşile bürünürdü nûbiharda. Celalî, Heyderî, Hesesorî kızları, gelinleri rengarenk elbiseler içinde gülistana dönmüş ovada seyrana çıkmış Zîn edasıyla mı cevelan ederlerdi? Bahar kadar taze gülüşleri aşiret delikanlılarının Mem kadar hassas yüreklerini yele tutulmuş taze dal gibi titretirler miydi acep? Girî dağı kora mı dönüştürürdü evîndarların hasretleri? O zümrüt yeşili izlerken buradan hangi duygular uyanırdı kayaların bağrında?

Di fesla newbiharê de digel dîlber biçin geştê
Ji ew xweştir umir nabıt limin ew hal qewî xweştê

(ilkbahar mevsiminde dilberle beraber gezintiye çıkmak
Ondan daha güzel yaşamak olmaz, bu yaşamaktan büyük zevk alırım)


Mîrê Kurdewariyê, Kürt dilinin burcu, Kurmancî’nin piri Ehmedê Xanî bu kayanın üzerinde oturup Bayazıt Ovası'nı seyrederken söylemiş olabilir miydi bu beyiti?...
Celalî, Hesenî, Heyderî aşiretleri çadırlarını kurmuş, bir festivali andıran coşkuyu yemyeşil tabiatla birlikte yaşarken Kalê Xanî’yi neşeye gark etmiş olabilir miydi Kürtlerin cümbüşü? Mêrxasların, nijdevanların, lehenglerin, aşiret delikanlılarının Bayazıt Ovası'nda meleganların, seglavilerin, kihêllerin sırtında cirit attığını görüp de mi?

Her mêrekî wan bi rezmê rostem
Her mêrekî wan bi bezmê hatem

(her bir yiğitleri Rüstem cengaverliğinde
Her bir yiğitleri Hatem cömertliğinde)


demişti?...

Kayanın üzerinde oturmaya devam ediyordum. Solumda bir kartal gözü gibi ovayı tarassut eden İshakpaşa Sarayı, sağımda göğe doğru açılmış bıçak ağzı denli keskin duran kayalıklar, kayalıklardan az ileride başı dumanlı, bağrında Kürtlerin binlerle mazlumiyet yıllarına tanıklık etmiş, bu yüzden en az yüksekliği kadar bağrı da ateşli Çiyayê Agirî (Ateşli Dağ) ya da Bazîd halkının deyimiyle Girî daxê…

Göz pınarlarıma hücum eden yaşlarla birlikte Ehmedê Xanî’yi düşündüm yeniden. Hüzün dolu haşmeti buradan geliyor dedim. Mem û Zîn bizim için muhteşem bir aşk hikayesi ise, bu kayalara kurulup Celalî, Heyderî, Hesenî obalarını izleyip pejmürdeliğin, derbederliğin, kimsesizliğin kıskacında kıvranan, her gün kaza oklarına kurban giden, hudutlara etten kemikten set çekilen Kürtleri gözlemleyen arif-ı billah Xanî’nin satırlara dökülmüş bir ah çekişidir.

“Ciğerinden kalemine kan çekerek” satırlara döktüğü Mem û Zîn “Kürtlerde aşk, irfan yoktur” diyenlere  Ağrı Dağı cesametinde bir metafizik cevaptır…geçti içimden.
Ehmedê Xanî’nin türbesine sırtını dayamış gibi duran kayanın üzerinde oturmuş Kürtlerin irfanının, cömertliğinin, yiğitliğinin, ama en çok da perişanlığının nakşedildiği bu Bazîd ovasını satır satır okumak geçti içimden. Şu geçitten az ileride Hesananlar ile Heyderanlar yaman bir savaşa tutuşmuş. Celali nijdevanları yine ölümcül bir aşiret kavgasından yorgun dönüyorlar gibi. göz alabildiğine uzanan ovadan kılıç sesleri, bağırlarda kardeş hançerinin açtığı derin yaraların iniltisini asırlar perdesinin gerisinden duydum.  Ehmedê Xanî, bunları gördüğü için,

Ez mam di hikmeta Xwedê de
Kurmanc di dewleta dine de
Bilcumle ji bo çi mane mehrûm
Aya ji bo çi bûne mehkûm

(Şaştım kaldım Allah’ın hikmetine
Kürtler bu dünya devletinde
Bilcümle niçin mahrum kalmışlar
Acaba neden mahkum olmuşlar)
demiş olmalı dedim.

Rengi, sarıya çalan kayanın üzerine oturmuş Kela Makuyê’den gelecek eski devir kervanını bekliyor gibiydim. Sırtımı Mîrê Edebiyata Kurdî Ehmedê Xanî’nin türbesine dayamış İshakpaşa sarayı, Bazîd ovası ve Girî dax arasında gidip gelen duygularımın peşinden seğirtiyordum. Önce dingin mi dingin, engin mi engin ovaya takıldı gözlerim. Aşiret savaşlarından yorgun dönmüş nijdevan gibi boylu boyunca uzanmıştı. Yanı başında öfkenin doruklarına çıkmış Kürt başı gibi dumanlı duran Agırî ve gözlerini bir an onlardan ayırmayan İshakpaşa Sarayı… Kürdün müşevveş kafası gibi inişli çıkışlı…dedim. Huzur bulmaz, sükun görmez… yatışmaz…

Saraydan ovaya bakınca sol yana düşen sıra dağların bitiminde Tendurek dağları…Yine zirvelerle yarışan bir dumanlı yükseklik ve yine bir kayaya sırtını dayamış Kürt delikanlısının hayelleri kadar uzayıp giden Deşta Ebeğê. Biraz sonra modern zaman kahramanı Biroyê Heskê Telî dağların arasından dört nala koşturduğu atının sırtından çıkacak gibi, terli terli ve telaşlı. Yine hüzün bastı yüreğimi. Ehmedê Xanî bu yatışmaz coğrafyayı gördüğü için;
Gerdê hebuya me padişahek
Te’yîn bibuya ji bo wî tacek

(Eğer bizden bir padişah olsaydı
Onun için bir taç belirlenseydi)

Me tehsîl dikir ilm û hikmet
Me tekmîl dikir din û dewlet

(tahsil ederdik ilim ve hikmeti
Tekmil ederdik din ve devleti)
demiş olabilir miydi? Pîrê Xanî, bu yatışmaz coğrafyanın sakini başıbozuk Kürtleri verimli kılacak şeyin bir otorite etrafında birleşmeleri olduğunu görmüş, dedim.

Akşam yemeği için bir eve davetliydik. Ev sahibi ile tanıştım. Ben Bişar dedi. Biroyê Heskê Telî’nin (İbrahim Ağa) torunu. Tüylerim diken diken oldu. Bir elektrik akımına uğramış gibi titredi vücudum. Sonra Biroyê Heskê Telî’nin oğlu İbrahim ile tanıştım. Denizli’de sürgünde doğmuş. Üç yaşından sonra dönmüş köyüne. Gecenin ilerleyen saatlerine kadar tarihin emaneti gibi gördüğüm bu ailenin anılarını dinledim.

4-6 Ağustos 2017 tarihlerinde Doğubayazıt Belediyesi tarafından düzenlenen Ehmedê Xanî Kültür, Sanat ve Turizm Festivali kapsamında bir konuşma yapmak üzere gitmiştim. Kaymakam aynı zamanda Belediye Başkan vekili olan Ulaş Akhan beyin Xanî’nin türbesi, müze, İshakpaşa Sarayı çevre düzenlemesi adına yaptığı çalışmaları gözlemleme fırsatını buldum. Her sabah Doğubayazıt’tan doğan güneş gibi arı duru gördüm bu genç yöneticiyi. Ehmedê Xanî’den ve Yunus Emre’den devşirilmiş bir hikmet gibi konuşuyordu.

Xanî hikmetle örmüştü eserlerini. Hikmet bir şeyi ait olduğu yere koymak demektir. Kemalist rejim Xanî’yi ademe mahkum etmişti. Sol zihniyetin öncülüğündeki siyasal hareket ise son yıllarda Xanî’yi bağlamından koparıp bir heykele hapsetmişti. Şimdi ise su çatlağını bulmuş, Xanî torunlarının yüreğinde ait olduğu tahtına kurulmuş…

Melayê Cizîrî’nin dilinden “li te şahî mubarek bit” (Şahlık sana mübarek olsun) dedim.

 

YORUMLAR
avatar

Henüz hiç yorum girilmemiş. İlk yorumu siz yazın!