Osmanlı’dan Bugüne Kaybedilen Toprakları Geri Alma Stratejisi 2

Elviye-i Selâse’nin İstirdadı Politikası

1828-1829'daki Osmanlı-Rus Harbi’nin mağlubiyetle sonuçlanması üzerine Ruslara terk edilen Ahıska ve Ahılkelek ile, 93 Harbi olarak bilinen 1877/1878 Osmanlı-Rus Harbi’nin savaş tazminatı olarak Ayastefanos Andlaşması ile verdiğimiz ve Brest-Litovsk’da Rusya’dan zorla geri aldığımız, Mondoros Mütarekesi ile tekrar kaybettiğimiz Elviye-i Selâse (Kars, Ardahan ve Batum vilayetleri)’nin anavatana tekrar katılması mücadeleleri, Türk istirdat politikalarının önemli safhalarından birisidir.

Osmanlı Devleti Ruslara bırakmak zorunda kaldığı bu toprakları, bir şekilde geri alma düşüncesini hiçbir zaman terk etmedi. Terk edilen vatan topraklarının istirdadı ve Rusların asimile politikalarına direnmek maksadıyla Elviye-i Selâse’de bir takım gizli teşkilatlanmalar yapıldı. Fahreddin Piroğlu (Erdoğan) “Türk Ellerinde Hatıralarım” adlı kitabında 1899 yılı sonrası Kars’ını anlatırken, gizli “İttihad-ı İslam Cemiyeti”nin mevcut olduğunu, daha sonra bu cemiyetin “Türk İttihadı Cemiyeti” şeklinde değiştiğini ve genişlediğini anlatmaktadır. Daha sonraki yıllarda, İttihad ve Terakki merkez-i umumisinin Dr. Bahaddin Şakir Bey’in vasıtasıyla yönlendirmesi sonucu, Kafkaslar’da ve Azerbaycan’ da 1906’dan itibaren “Cemiyet-i İslâmiye” ler teşkil edildi. Bu teşkilatların amacı, Müslüman halkın kimliğini muhafaza etmek ve ayrı düşen vatan topraklarını anavatana bağlamak idi.

1.Dünya Savaşına iştirak eden Rusların 1 Kasım 1914’te Kafkas Cephesi’ne saldırmalarıyla, Osmanlı Devleti için 1878’de kaybettiği Elviye-i Selâse’yi kurtarma umudu doğmuştu. Türk askerleri ve milisleri Kasım ayındaki çatışmalarda Artvin, Borçka, Ardanuç ve Ardahan’ı Rus işgalinden kurtardı. Ancak, Ermeni ve Gürcülerden destek taburları oluşturan Ruslar, 1915 yılının ilk aylarında bu yerleri geri aldılar. Trabzon ile birlikte, Erzurum, Erzincan, Muş, Van, Bitlis’de dâhil olmak üzere Doğu Anadolu’nun pek çok yerini işgal ettiler.

Ancak, 1917 yılı başlarında Rusya’da baş gösteren ayaklanmalardan sonra, Rus ordusu işgallerini durdurdu. 1917 Mart İhtilali’nden sonra çıkarılan af dolayısıyla, Rusya’nın çeşitli bölgelerine sürülen Türkler geri döndüler, hızla Kars’ta kurulan “Gizli İslam Komitesi” nin şemsiyesi altında teşkilatlanmaya başladılar. Komite üyeleri halkı teşkilatlandırmak ve silahlandırmak üzere, Kağızman, Sarıkamış, Oltu, Göle, Akbaba, Zarşat, Şüregel, Ardahan, Azgur, Ahıkelek, Ahıska, Hırtıs ve Koblıyan ilçelerinde İslam Komiteleri kurdular.

Rusların işgal ettikleri Doğu Anadolu’yu terk ederken silahlandırdığı Ermeniler, Müslümanlara karşı korkunç katliamlara girişmişlerdi. Erzurum’dan Kafkasya’ya kadar olan bu bölgede milis kuvvetler Ermenilere karşı direniyorlardı. Bu katliamlar karşısında Türk Ordusu 12 Şubat 1918’den itibaren harekâta girişti. 3 Mart 1918’de, Brest-Litovsk şehrinde Almanya, Avusturya, Bulgaristan ve Osmanlı Devleti ile Rusya arasında imzalanan Brest-Litovsk Andlaşması ile Rusya, Elviye-i Selase’yi Osmanlı Devleti’ne terk etmeyi kabul etti.

Anlaşma hükümlerine aykırı olarak, Mavera-i Kafkas Hükumeti’nin Kars, Erzurum ve Batum’u boşaltmaya direnmesi üzerine, Kafkas İslam Ordusu bir harekât başlattı ve Sarıkamış, Batum ve Kars’ı geri alarak 30 Nisan 1918’de Elviye-i Selase’nin tamamını anavatana kattı. Türk ordusu 15 Mayısta Gümrü’ye girdi. Ermeni ve Gürcüler ile, Batum konferansı’nda imzalanan 4 Haziran 1918 ’tarihli anlaşmalar ile Osmanlı toprakları doğuda Ahıska ve Ahılkelek’in katılmasıyla da 1828 sınırına ulaştı. Nahçıvan’ın Osmanlı Devleti’nde kalması ile Azerbaycan’la hudut birliği sağlandı. Kafkas İslam Orduları Gümrü, Gence, Bakü, Derbent, Petrausk-Demirhan’ı işgal ettiler. Brest-Litovsk Anlaşması hükümlerine göre Haziran 1918’de yapılan plebisitte, halkın büyük çoğunluğu Osmanlı Devleti’ne katılma yönünde oy kullandı.

Doğuda her şey lehe giderken Osmanlı Devleti’nin 30 Ekim 1918’de imzalamak zorunda kaldığı Mondros Mütarekesi, Osmanlı ordusunun Güney Kafkasya’yı terk edip, 1914 hudutları gerisine çekilmesini, Batum’un ve Bakü’nun müttefiklerce işgal edilmesini öngörüyordu. Türk askerinin çekilmesi, Elviye-i Selase havalisinin Ermeni ve Gürcülerin işgaline açık hale gelmesi anlamına geliyordu. Harbiye Nezareti’nin terhis emrini verdiği 5 Kasım 1918 günü, Kars’ta yaşayan Müslüman halk, “Kars Milli İslam Şûrası” adı altında bir teşkilat kurdular ve Nahçıvan, Ahıska ve Batum’a kadar olan Türk bölgelerine telgraf ve mektuplar göndererek bu milli müdafaa teşkilatının şubelerini kurmalarını istediler. 9. Ordu Kumandanı Yakup Şevki (Subaşı) Paşa’nın komutasındaki Kafkas Türk Ordusu bu bölgeyi terk etmeden önce 14 Kasım’da yapılan kongrede “Milli İslam Şûrası Merkez-i Umumisi” adıyla bir de hükümet oluşturuldu. Harbiye Nezareti, 4 Aralık 1918 tarihli telgrafla, ordudan silah ve malzeme verilmek suretiyle, (Mayıs 1918’de Enver Paşa tarafından Fahr-i Alay Komutanı sıfatıyla Kars’a gönderilmiş bulunan) Cihangirzâde İbrahim komutasındaki Şura Milis Kuvvetleri’nin Elviye-i Selâse’deki Türkleri korumaları emrini verdi.

Türk ordusunun çekilmesinden sonra, Milli İslam Şûrası 17/18 Ocak 1919 günü bir kongre yaparak, “Cenubigarbi Kafkas Hükumeti Muvakkate-i Milliyesi” adı altında geçici bir hükumet kurdu, ertesi gün, 18 maddeden oluşan anayasasını onayladı. Bu anayasanın 11.maddesinde “İtilaf devletleri, doğu Türkiye illerini alıp başka bir millete vermek isterse Cumhuriyetimiz Türkiye`den ayrılmamayı kesin olarak kabul etmiştir.” hükmü yer alıyordu. Hükümet başkanlığına, Edirne’nin istirdadından tanıdığımız Cihangirzâde İbrahim Bey getirildi. İbrahim Bey, Fahri Alay Komutanlığı sıfatını da taşıyacaktı. Seçimle oluşturulan 60 üyeli meclis, 1 Mart 1919’da çalışmalarına başladı. Cenubi Garbi Kafkas Hükümeti Muvakkate-i Milliyesi, 25 Mart 1919’da “Cenubî Garbi Kafkas Hükümet-i Cumhuriyesi” adını aldı. Bu hükumetin yönetiminde Arpaçay, Sususuz, Kars/merkez, Selim, Sarıkamış ilçelerini içine alan Kars Sancağı ile, Çıldır, Ardahan/Merkez, Göle, Hanak ve Posof ilçelerini içine alan Ardahan sancağı çekirdek olmak üzere, Batum Sancağına bağlı Batum/Merkez, Murgul (Göktaş), Borçka, Ardanuç, Artvin, Acara, Şavşat idi. Bu devlet, 1 milyon 738 bin nüfusa sahipti.

Cenubî Garbi Kafkas Hükümet-i Cumhuriyesi’ne, 13 Nisan 1919’da Meclis’e giren İngiliz askerleri tarafından son verildi. Hükûmet üyeleri ile memurlardan 12 kişi tutuklanarak Malta’ya sürgüne gönderildi. İngilizler 30 Nisan 1919 günü Kars’ı Ermenilere teslim ettiler. Ermenilerin kendilerine teslim edilen havalide Müslümanlara karşı katliamlara giriştiler. Ta ki, 30 Ekim 1920’de Kazım Karabekir Paşa tarafından kurtarılana kadar…

Ermeniler, Kars, Sarıkamış, Kağızman ve Ardahan’a hâkim olmalarına rağmen, diğer ilçelerde kurulan şuralar bilhassa Oltu şurası, Kars’ın kurtuluşuna kadar mücadeleye devam ettiler. Cenûbigarbi Kafkas Hükümeti'nin İngilizler tarafından dağıtılmasından sonra Kars’la bağlantısı kesilen Oltu İslâm Şûrası, memleketi sonuna kadar savunma ve düşmana teslim etmeme kararı aldı ve 25 Mayıs 1919 tarihinde bağımsız "Oltu İslâm Şûra Hükümeti"ni kurdu. Hükümet başkanlığına da Yusuf Ziya Bey getirildi. Oltu İslâm Şûra Hükümeti, Karınca Düzü'nden Kaleboğazı'na, Artvin'den Bardız ve Narman yaylalarına kadar olan bölgede faaliyet gösteriyordu.

Hükûmet kurduktan sonra, Ermeni, Rum ve İngiliz baskısı altında kalan Oltulular 12 Kasım 1919'da "Yüce Maksat Programı" nı ilan ettiler. 63 delege bu programa sadık kalacaklarına dair Kur'an-ı kerim üzerine yemin ederek metni imzaladılar. Bu programda; millî saadetin temini için bütün Müslümanların "Albayrak" altında birleşmeleri lazım geldiği, esas gayenin İslâm hâkimiyetini yaşatmak olduğu, Oltu'yu yüce halifelik makamına bağlamak için çalışılacağı, bölge halkını Rum, Ermeni ve Gürcü zulmünden kurtarmanın bir görev olduğu açıklanıyordu. Bu programda İslâm Şûrası, "Oltu İslâm Terakki Fırkası" adını aldığını açıklıyor, bayrağı ve mührünü ilan ediyordu.

Elviye-i Selâse’nin vatan sınırları içerisinde sayılması hem Erzurum hem de Sivas Kongresi’nde karar altına alınmıştı. Ayrıca, son Osmanlı Meclis-i Mebûsan’ın ilan ettiği Misâk-ı Milli hudutları içerisine de dâhil edilmişti. 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi Ankara'da açılınca, 17 Mayıs 1920'de Yasin Haşimoğlu TBMM'ne katıldı. TBMM kendisini Oltu Sancağı Milletvekili olarak kabul etti. Aynı oturumda Oltu'nun Anavatanla birleştiği alkışlarıyla ilan edildi. Böylece 13 aylık bağımsız Oltu Şura Hükümeti sona erdi. Ermenilerle yapılan 3 Aralık 1920 tarihli Gümrü Andlaşması ile Kars, Sarıkamış, Kağızman, Kulp ve Iğdır kati olarak Türk topraklarına katıldı.

Anadolu’nun İstirdadı Politikası

30 Ekim 1918’de imzalanan Mondoros Mütareke’sinden hemen sonra, memleketin İtilaf devletleri tarafından işgali ihtimaline karşı, Anadolu’da gayr-ı resmi bir mücadele organize etmek ve işgal altında hareket kaabiliyeti sınırlandırılmış olan İstanbul Hükumeti’ni rahatlatmak amacıyla Anadolu’da milli bir idare kurmak üzere faaliyete geçilmesi de tipik bir istirdat projesidir.

Mondoros Mütareke’sinden hemen sonra, Erkan-ı Harbiye muhtemel düşman işgaline karşı direnişe geçmek üzere sivil halkı teşkilatlandırmaya başladı. İlk önce 2 Kasım 1918'de, Trakya toprağını Yunanlılara kaptırmamak için I. Ordu Komutanı Cafer Tayyar Paşa’nın önderliğinde ''Trakya Paşaeli Müdafaai Osmaniye'' derneği kuruldu. İşgalin başlamasından sonra bunu 2 Aralık 1918’de “İzmir Müdafaa-i Hukuk-u Osmaniye Cemiyeti” nin kurulması takip etti. Bu cemiyetin kurulduğu sıralarda aynı maksatla “Müdafaa-i Vatan Heyeti” çalışmalara başladı (İzmir’in Yunanlılar tarafından işgalinden bir gün önce bu kuruluş “Redd-i İlhak” adını almıştır). Doğu illerimizin Ermeniler’e verilmesini önlemek maksadıyla, 4 Aralık 1918’de “Vilâyet-i Şarkiye Müdafaa-i Hukuku Milliye Cemiyeti”, Adana yöresindeki işgale karşı 21 Aralık 1918'de“Kilikyalılar Derneği”, Pontus Rumları'nın talep ve saldırılarına karşı 12 Şubat 1919'da ''Trabzon Muhafaza-i Hukuku Milliye Cemiyeti'' kuruldu.

Edirne’nin istirdadı ile bir proje ve model olarak hayata geçirilen İSTİRDAT anlayışına göre, gayri resmi çeteler düşmanla savaşacak ancak onların faaliyetlerinden resmi devlet sorumlu olmayacak, hatta politik olarak sıkıştığında devlet istirdat politikası uygulayıcılarını hain ilan edecektir. Proje, kurtarılan topraklarda bir meclis teşkili ve cumhuriyet şeklinde bir devlet kurulması ve bu devletin esas devlete bağlanma kararı alarak kendini fesh etmesiyle sonuçlanacaktı.

Nitekim, 15 Mayıs 1919’da Erkan-ı Harbiye Reisi Fevzi Paşa, Harbiye Nazırı Cevat Paşa ve Mustafa Kemal arasında yapılan, Fevzi Paşa’nın “Üçlü Misak” adını verdiği 5 maddelik görevlendirme belgesinin 3 ve 4’üncü maddeleri bahsettiğimiz istirdat projesine işaret etmektedir.

“3-İstanbul Hükûmeti tamamen İşgal Kuvvetlerinin elinde esir olduğundan buradan verilecek emirlerin icra edilmemesi.

4-Milli galeyandan istifade olunarak (Kuvayi Milliye) teşkili ve Milli İdare vücuda getirilmesi.”

Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a gönderildikten sonra, 14 Haziran 1919 tarihinde Havza’dan Padişaha çektiği telgraf, tam da bu projeye uygun hareket edildiğini göstermektedir.

“Son huzur-ı şahanelerinde şerefmüsûl duyurulduğumda (kabul edildiğimde) İzmir Vak’a-i mü’limesinden (elim İzmir vakâsından) pek mahzun olan kalb-i hümayunlarının bu nokta-i necâta ait ilhâmâtı ve bu anda dahi hafıza ârâ-yı intibâhımdır (kurtuluş noktasında verdiğiniz ilhamlar hafızamda hala canlıdır). İlkâ-yı mülkdârilerinden mülhem azm-i iman ile vazife-i âcizanemde müdavim bulunuyorum. (Şahsınızdan aldığım ilham ile azm-i iman ederek vazifeme devam ediyorum)”

“…Bin-netice bariz bir surette tahakkuk ediyor ki millet baştan aşağı uyanık olup istiklâl-i millet ve devleti ve hukuk-ı âliye-i saltanat ve hilâfeti teyit için kavî bir azim ve iman ile mücehhez bulunuyor. İstanbul’da iken milletin bu kadar kuvvetli ve az vakitte felaketlerden bu derece müteyakkız olduğunu tahayyül edemezdim.”

“…Eğer icbâr edilirsem (zorlanırsam) memuriyet-i âcizânemden istifa ederek kemakân Anadolu’da ve sîne-i millette kalacağım ve vezâif-i vataniyeme bu kere daha sarîh hatvelerle (açık adımlarla) devam edeceğim. Ta ki mazhar-ı istiklâl ve saltanat ve hilâfet-i muazzama-i hümayun masun-ı indirâs (saltanat ve hilafet makamı mahvolmaktan uzak) olsun. Lâyezal-i sadâkat-i abidânemin daima mütezâyid olduğuna (zeval bulmaz kulluğumun daima artarak devam edeceğine) itimâd-ı şahânelerini arz ve istirhâma mücâseret (cesaret) eylediğim muhât-ı ilm-i âli buyruldukta ol bâbta. Üçüncü Ordu Müfettişi Fahri Yaveri Hazret-i Şehriyarileri Mustafa Kemal ”

İşgal kuvvetleri tarafından tazyik altında bulundurulan Damat Ferit hükümeti tarafından 8/9 Temmuz gecesi, daha önce öngörüldüğü gibi, Mustafa Kemal Paşa’nın görevinden azledildiği kendisine bildirdi. Üçlü mutabakatta tayin edildiği üzere Ankara’da 23 Nisan 1920’de Meclis açıldı ve “Milli bir İdare” kuruldu.

Ancak, tipik istirdat projesine göre tesis edilen milli idarenin şartlar olgunlaşınca esas devlete bağlanması ve kendisini fesh etmesi gerekirken bu defa tersi oldu. Anadolu’daki yeni teşkil edilen idare Osmanlı Hükumetini ve Hilafeti yutarak yok etti.

Cumhuriyet Döneminde İstirdat Politikaları

Kurulan Türkiye Cumhuriyeti de istirdat politikalarını miras olarak Osmanlı Devleti’nden devralmıştır. Ancak, bu dönemdeki istirdat politikaları, Osmanlı Devleti’nin Müslüman ahaliyle meskûn yerlerin gayrimüslim işgalinden kurtarılmasına dayalı politikanın daraltılmış şekli olarak Türklerin yaşadığı bölgenin anavatana bağlanması ya da himayesi altına alınması şeklinde uygulanmıştır. Hatay’ın 1938’de istirdadı ile Kıbrıs Adası’nda yaşayan Türklerle meskûn bölgenin 1974 yılında istirdadına yönelik politikalar bu devamlılığı açıkça göstermektedir.

Hatay’ın İstirdadı

9 Kasım 1918’de İngiliz birlikleri Mondros’un 7. Maddesine dayanarak Sancak’ı işgal ettikten sonra, Sykes-Picot anlaşması gereğince bölgeyi Urfa, Antep, Adana ve Mersin’i de işgal etmiş olan Fransız birliklerine bırakmışlardı.

Uluslararası meşruiyet kazanmak isteyen Ankara Hükumeti, ilk uluslararası anlaşmayı 20 Ekim 1921'de Fransa ile imzaladı ve Ankara itilâfnamesi adı verilen bu anlaşma ile Misak-ı Milli sınırları içinde kabul edilen Sancak bölgesini Fransa’ya bıraktı. Bu itilâfnamede, İskenderun Sancağı Suriye'den ayırarak ayrı bir statüye tabî tutuyordu. Anlaşmanın 7. maddesine göre, bu bölgenin Türk ırkından olan sakinlerinin kültürlerinin gelişmesi için her türlü kolaylıktan faydalanacağı ve Türk parasının orada resmî mahiyet taşı­yacağını öngörülmekteydi.

29 Eylül 1923’te, Milletler Cemiyeti tarafından onaylanan, Suriye’nin, Fransa’nın mandası olmasına ilişkin antlaşma yürürlüğe girdi. Fransa ilk iş olarak, Suriye ve Lübnan’ı; Halep, Şam, Lübnan ve Alevi Lazkiye devletleri adı altında dörde böldü. Bunlara ek olarak da Halep’e bağlı İskenderun Özerk Sancağını kurdu. Bir yandan tüm bu toprakları “Böl ve Yönet” ilkesine göre Suriye’den ayırırken, diğer yandan her devlet içinde kendi yönetimine bağlı bir merkezileştirme süreci işletiyordu. Bu durum genel bir memnuniyetsizliğe yol açtı ve 1925’de Arap milliyetçileri giderek tüm bölgelere yayılan bir ayaklanma başlattılar. Söz konusu ayaklanmayı bastıran Fransa, 1 Ocak 1925’te Halep ve Şam devletlerini birleştirdi. Bundan bir gün önce de, Sancak’a ilişkin bir kararname yayınlayarak, bölgenin Suriye devletine yani Şam’a bağlandığını bildirdi.

İngiltere’nin bölgede manda yönetimlerinin sona ermesinin zorlamasıyla, 8 Eylül 1936’da Fransa’da Suriye'deki man­da idaresine son verdi. Ancak mandayı sona erdiren anlaşmada Sancak'ın durumundan söz edilmiyordu. Bu durum Türkiye'de, Sancak'ın kaderi hakkında genel bir kaygı uyandırmıştı. Türk Hükümeti, 6 Ekim 1936'da Milletler Cemiyeti Asamblesi’nde ve daha sonra 9 Ekim 1936'da da Fransa'ya verilen bir nota ile Türk görüşünü şöyle bildirmişti:

"Fransa mandası çerçevesi içerisinde Suriye ve Lübnan'ın elde ettiği tekamül doğru ve haklı bir benzeyiş sebebiyle, İskenderun ve Antakya'ya da teşmil edilmelidir ve tâbi oldukları vesayetten sonra Suriye ve Lübnan'a bahşedilen istiklâl İskenderun’un muahedat ile müstefit olacağı geniş otono­miden sonra bu mıntıka içinde tanınmalıdır. “

15 Nisan 1938’de yapılması öngörülen seçimleri düzenlemek ve denetlemek üzere Milletler Cemiyeti tarafından Sancak’a gönderilen Seçim Komitesi 1937 yılında çalışmalarını sürdürdü. Seçim Komitesi’nin Ankara’ya danışmaksızın bir Seçim Yönetmeliği hazırlayarak Milletler Cemiyeti Konseyi’ne göndermesine sert tepki gösteren Türkiye, 23 Aralık 1937’de, 1930 tarihli Türk – Fransız Dostluk Antlaşmasını feshetti. 29 Mayıs 1938’de hastalığı giderek ağırlaşmasına rağmen Atatürk güneye ordu denetleme gezisine çıkarak Mersin ve Adana’ya gitti. Mayıs 1938’de Türkiye hududa 30.000 kişilik bir kuvvet yığdı.

Almanya'nın 1938 Martı'nda Avusturya'yı ilhakı karşısında Fransa, Mihvere karşı Doğuda kuvvetli bir Türkiye'ye ihtiyaç duyuyordu. Boğazların da Avrupa'da artan kriz ve uyuşmazlıklar sebebiyle önemi de artmıştı. Haziran 1938'de Antakya'da Türk ve Fransız Askerî heyetleri arasında yapılan görüşmeler sonucu, 3 Temmuz 1938'de anlaşma imza edilerek Hatay'ın toprak bütünlüğü ile siyasî statüsünü korumak amacı ile her iki devlet 2500 er kişilik askerî kuvvet göndermeyi kabul ettiler. Bu anlaşma daha yürürlüğe girmeden, 29 Haziran’da toplanan Hatay Meclisi oy birliğiyle Türkiye’ye katılma kararı aldı. Fransız askerleri Hatay’dan çekildiler. Bu mutabakat sonucunda Türk ordusu 4 Temmuz 1938'de Hatay'a girdi. Yapılan seçimler sonucunda Meclis 2 Eylül 1938'de ilk top­lantısını yaptı ve bağımsız Hatay Cumhuriyetini ilân etti. Daha sonra uluslararası süreç ikmal edildi ve Türkiye Büyük Millet Meclisi 7 Temmuz 1939 tarihli bir kanun ile Hatay ilini kurup Türkiye’ye bağlanma işlemini hukuken gerçekleştirdi.

Kıbrıs’ın İstirdadı Politikası

93 Harbinde (1877/1878) İngiltere Krallığı, Rus ordularının geri püskürtülmesinde yardımcı olmak vaadi karşılığında Kıbrıs Ada’sını Osmanlı Devleti’nden kiralamıştı. Böylece İngiltere, Süveyş Kanalı’na yakın bir ada üzerinden Hindistan’a giden yolun güvenliğini garantiye almış oluyordu.

Osmanlı İmparatorluğunun 1. Dünya savaşına Almanya yanında katılması üzerine, İngiltere Bakanlar Kurulu 5 Kasım 1914 günü hem Osmanlı Devletine resmen savaş ilân etti hem de Kıbrıs' ı ilhak kararı aldı ve her yıl ödemesi gereken 92.799 sterlin kira ödemesini durdurdu. İngiltere savaşın sonlarına doğru, 27 Kasım 1917'de yayınladığı bir "Krallık Konseyi Emri" ile, ada halkına İngiliz vatandaşlığına geçmeleri için iki yıllık bir süre tanıdı. İngilizlerin bu haksız emrivakisi karşısında İngiliz vatandaşı olmak istemeyen binlerce Türk Anadolu'ya göç etti. 20 Temmuz 1923’te kabul edilen Lozan anlaşmasının 20. maddesi ile Ada Türkiye tarafından hukuken de İngiltere'ye bırakılmış oldu.

Kıbrıs Adası, İngiliz Kraliyet Kolonisi olarak ilan edildi ve bu statü 1925-1960 yılları boyunca devam etti. Ocak 1950 tarihinde Rum Ortodoks Kilisesi, Kıbrıs Türk toplumunun boykot ettiği bir referandum düzenledi. Referandumun sonucunda, katılan halkın %90'ı Kıbrıs'ın Yunanistan ile birleşmesi düşüncesi olan Enosis

lehinde oy verdi. Enosis’i gerçekleştirmek isteyen Rumlar silahlanmaya başladılar. Yunan Devleti, 1955 yılında kurduğu EOKA teşkilatı vasıtasıyla, Kıbrıs’ı ilhak etme ve Enosis’i gerçekleştirme peşine düşüp, adada yaşayan Türk halkına karşı şiddet eylemelerine başladı.

Dönemin Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun Genelkurmay 2. Başkan Orgeneral Salih Coşkun’a teklifi üzerine, Türk halkının can ve mal varlığının korunması amacıyla gizli bir teşkilat kurulması kararlaştırıldı. Bu işle vazifelendirilen Daniş Karabelen Paşa, direniş örgütünü projelendirmek üzere Binbaşı İsmail Tansu’yu görevlendirdi. İsmail Tansu hazırladığı projenin adını (KİP) koymuştu. İsmail Tansu, projeyi Genelkurmay İkinci Başkanı Cevdet Sunay’a sunduğunda Cevdet Paşa projenin kapağındaki “KİP” rumuzunun anlamını sormuş, İsmail Tansu “Bir ad koymak lazımdı bu projeye. Bu adı Kıbrıs’ı geri almak anlamında olan istirdat Projesi olarak düşündük ve onun için de KİP dedik” cevabını vermişti.

1958 Nisan’ında, Başbakan Adnan Menderes’in onayı ile direniş örgütü Türk Mukavemet Teşkilatı (T.M.T.) kuruldu. O sırada, emekliliği gelen Daniş Paşa istifa ettirildi ve sivil olarak Özel Harp Dairesi’nin başında kalması ve (T.M.T.)’yi yönetmesi sağlandı. Teşkilata alınan gençler anavatanda eğitildi, silahlı kuvvetler envanterinden hurda olarak çıkarılan silahlarla bu teşkilat techiz edildi. TMT 1958-1963 yıllarında uykuya yattı ve hiçbir iz bırakmadı. Uyku ve suskunluk hali, 21 Aralık 1963 gününe kadar devam etti. Bu tarihte yeraltından çıkan örgüt, 20 Temmuz 1974 tarihine kadar tarihi direnişini yaptı.

TMT’ nin gizli olarak kurulması nedeniyle, faaliyetlerinin pek çoğu devlet resmi kayıtlarına geçmeden, şifahen yürütülmüştü. Askeri depolardan çürük gösterilmek suretiyle alınan silahlar, Yassıada yargılamalarında Adnan Menderes’in taraftarlarını silahlandırmak için kullandığı iddiasıyla suçlanmasına neden oldu. Fakat uykuda olan teşkilatı deşifre etmemek için ne Adnan Menderes ne de Fatin Rüştü Zorlu hakikati açıklamadılar. Genel Kurmay Başkanı Cevdet Sunay’dan başka, hiçbir Milli Birlik Komitesi üyesi teşkilatı bilmiyor, TMT’yi Adnan Menderes’in gizli sivil örgütü sanıyorlardı. Neticede, bu istirdat politikasının fikir babası olan sivil siyasetçiler idam sehpasına yollanırken, T.M.T.’nin kurucu ve yönetici kadroları da 1960 darbesini yapan resmi otorite tarafından tasfiye edildiler.

Bu teşkilatın örgütlediği direniş hareketi 1974 Kıbrıs Harekâtına kadar faaliyetine devam etti. 1974 harekâtı ile Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakı önlendi ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kurularak, Türklerle meskûn kısmı istirdat edildi.

Sonuç

Yazımızda bahsettiğimiz istirdat politikalarının, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e intikal eden ve devamlılık gösteren devlet politikası olduğu görülmektedir. İstirdat politikasının muhatabı ve çerçevesi, konjonktüre ve hâlihazırdaki devletin hedeflerine göre farklılık göstermektedir.

Türkiye’nin ilgi alanına giren coğrafyadaki muhtemel devlet yapılanmalarının, dost ya da hain tanımlamalarının bu politika çerçevesinde yeniden düşünülmesi ve değerlendirilmesi gözden uzak tutulmamalıdır.

Not: Stratejik Düşünce Dergisi’nin 61’inci sayısından alınmıştır.

YORUMLAR
avatar

Henüz hiç yorum girilmemiş. İlk yorumu siz yazın!