Osmanlı’dan Bugüne Kaybedilen Toprakları Geri Alma Stratejisi

Müslüman fakihlerin pek çoğuna göre, Dar’ül İslam olan topraklar bir daha Dar’ül Harp statüsüne girmez. Dolayısıyla bu topraklar Müslümanların elinden çıkmış olsa bile tekrar fethedilmez, fakat İSTİRDAT edilirler.

Devletin güçlü olduğu dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nun fethettiği toprakların daha sonra savaşlar sebebiyle elinden çıkması, idarecileri müşkül duruma sokmuş ve Dar’ül İslam’ı terk etme sorumluluğu onları güç yetiremeyecekleri bir savaşa devama zorlamıştır. Bu çıkmaz, siyasi olarak İSTİRDAT kavramını ortaya çıkarmış ve zamanla bu kavram bir strateji olarak geliştirilmiştir.

Edirne’nin istirdadı sırasında mekanizmaları geliştirilen bu politikada, uluslararası konjonktürde sıkışmış ve taahhüd altına girmiş olan devlet, Müslüman ahaliyi ve yaşadığı toprakları gayrimüslim işgalinden korumak için gayrinizâmî çeteler oluşturmuş, resmen onları tanımamış ve gerektiğinde devlet otoritesine karşı çıkan hainler olarak ilan etmiş, bu gayrinizami unsurlar işgal altından kurtardıkları topraklarda muvakkat devletler kurarak ana vatana bağlanma stratejisi uygulamışlardır.

İstirdat kavramının ortaya çıkışı

1683 yılında II. Viyana kuşatmasında mağlubiyete uğrayan Osmanlı Devleti Viyana’dan geri çekilmişti. Ancak, Osmanlı Devleti bu defa Papa XI. Innıocentius tarafından 1684 yılında “Mukaddes İttifak” adı altında bir araya getirilen, Avusturya, Lehistan ve Venedik ile daha sonra bu ittifaka katılan Rusya’ya karşı 16 yıl devam eden bir savaşa girmek zorunda kalmıştı. Rusya, tarihinde ilk defa Avrupalı Hıristiyan devletler ile aynı cephede Türklere karşı büyük bir harbe katılıyordu. Sürekli yenilgilerle sürüp giden savaş sırasında, 21 Şubat 1695’ de, Kaptan-ı Derya Amcazâde Hüseyin Paşa’nın Sakız adasını Venediklilerden geri alması, yılgınlığa düşen halka ümit vermişti. Sakız Adasının geri alınmasından sonra, 1696 yılında Sultan II. Mustafa’nın girişmiş olduğu II. Avusturya seferi kazanıldı. Bu zaferin verdiği cesaretle, kaybedilen yerleri geri almak üzere, Nisan 1697 tarihinde III. Macaristan seferine çıkıldı. Prens Eugene komutasındaki Avusturya ordusu Osmanlı ordusunu yenilgiye uğrattı. Osmanlı tarihinin seyrine tesir eden bu savaşta ordunun sekizde biri telef olduğu gibi yüklü miktarda hazine kaybedildi. Bu mağlubiyetlerin etkisiyle Osmanlı hâkimiyetindeki Sırbistan, Bulgaristan ve Makedonya gibi yerlerde isyanlar çıktı ve Anadolu ve İstanbul’a doğru Müslüman halkın göç akını başladı.

Fethedildikten sonra Dar’ül İslam haline gelen toprakların kaybedilmesine razı olmak halife padişah için kabul edilebilir bir durum değildi. Ancak, 16 yıldır aralıksız devam eden savaşlar orduyu ve hazineyi tükenme noktasına getirmişti. Sadrazam Amcazade Hüseyin Paşa, dönemin hükümdarı Sultan II. Mustafa'ya, savaşa devam edip yeni zararlara uğramaktansa önce barış yapılmasını, devlet toparlanıp, güç kazandıktan sonra terk edilen yerlerin geri alınmasını (istirdadını) teklif etti. Bu teklifin uygun bulunması üzerine 26 Ocak 1699 ‘da “Karlofça Andlaşması” yapıldı. Osmanlı Devleti, bu andlaşma ile dört devlete önemli toprak parçasını terk etmek zorunda kaldı. Banat ve Temeşvar hariç bütün Macaristan ve Erdel Beyliği Avustuya’ya, Ukrayna ve Podolya Lehistan’a, Mora ve Dalmaçya kıyıları Venedik’e bırakılmıştı. Karlofça Andlaşması müzakereleri devam ederken, Ruslar da bir heyet göndererek, Kerç kalesini istemişlerdi.

Bu tarihten sonra Osmanlı Devleti, Avrupa Devletleri ile savaşmaktan uzak durmaya çalışıp, krizleri diplomasi yoluyla çözmeye çalıştıysa da, katılmaya mecbur kaldığı pek çok savaşta toprak kaybetmeye devam etti.

1789 Fransız İhtilalinin kamçıladığı milliyetçilik cereyanı, Avrupa’lı devletlerin tahrik ve desteği ile, kısa zamanda İmparatorluk dâhilindeki azınlıklar arasında hızla yayıldı ve Balkanlardaki etnik unsurların isyanına sebebiyet verdi. Eflak, Boğdan ve Sırbistan'a muhtariyet verildi. Nihayet, 3 Şubat 1830 tarihinde İngiltere, Fransa ve Rusya arasında imzalanan "Londra Protokolü" ile bağımsız Yunanistan Devleti'nin kurulduğu ilan edildi. Ardından, Osmanlı Devleti de Yunanistan'ın bağımsızlığını kabul etti. Bu antlaşma ile Osmanlı devleti, ilk defa Hristiyan tebaanın isyanı karşısında geri adım atarak, taviz vermişti.

Rusya’nın 24 Nisan 1877’de Osmanlı Devletine savaş ilan etmesi, Osmanlı Devleti’nin çöküşünü hızlandırdı. Sırbistan, Romanya ve Karadağ prenslikleri de Osmanlı Devletine isyan ederek Rusya’nın yanında yer aldılar. Rusya, Osmanlı Devleti’ne karşı iki cepheden, Kafkasya ve Tuna cephelerinden saldırdı. Bu savaşta önce Kafkas cephesi çöktü ve Ruslar Erzurum’a kadar ilerlediler. Kafkas cephesinde alınan yenilgi, Tuna cephesindeki direnişi de olumsuz etkiledi. Neticede, Rus kuvvetleri Meriç Nehri’ni geçip, 20 Ocak 1878'de Edirne’yi işgal ettiler. Silivri’yi de alarak Ayastefanos’a (Yeşilköy) kadar ilerlediler. İstanbul’un işgal edilmesi tehdidi karşısında, Osmanlı Devleti sulh istemek mecburiyetinde kaldı. 3 Mart 1878’de Ruslarla ağır şartlar taşıyan Ayastefanos Antlaşması imzalandı.

Bu andlaşma ile, Avrupa’da dengenin Rusya lehine bozulduğunu gören Avusturya, İngiltere, Fransa ve Almanya bu andlaşmaya karşı çıktılar. Balkanları Rusya’nın tekeline bırakan bu anlaşma hükümlerini tadil etmek üzere, Osmanlı Devleti, Rusya, İngiltere, Almanya, Fransa, Avusturya-Macaristan ve İtalya'nın katılımıyla 13 Haziran 1878'de Berlin'de bir kongre toplandı. Yapılan Berlin Andlaşması ile Osmanlı Devleti, Sırbistan, Bulgaristan, Romanya ve Karadağ'ın bağımsız prenslikler olmalarını kabul etti. Bosna-Hersek imtiyazlı vilayet haline getirildi. Niş Sancağı Sırbistan’a, Teselya Yunanistan’a Dobruca Sancağı Romanya’ya, Kars, Batum, Artvin ve Ardahan Rusya’ya bırakıldı, Kıbrıs Sancağı İngiltere’ye kiralandı. Doğu Rumeli vilayeti kurulması kabul edildi. Bu anlaşma ile Osmanlı Devleti, Karlofça Andlaşması’ndan sonra en büyük toprak kaybına maruz kalmış, Müslüman halkın yaşadığı toprakları da bırakmak zorunda kalmıştı.

1878 Berlin Anlaşması’ndan sonra, Rumeli topraklarının büyük bir kısmı Osmanlı Devleti’nin elinden çıkmış olmasına rağmen, bu topraklar üzerinde yaşayan halklar arasında bir taksimat sağlanamamıştı. Bulgarlar, Sırplar, Karadağlılar ve Yunanlıların anlaşmaları önündeki en büyük engel ''kiliseler meselesi'' idi. İttihat ve Terakki yönetimi, benimsediği “ittihad-ı anasır” politikası gereği, Makedonya’da Ortadokslar arasında yaşanan kargaşayı sona erdirmek ve bölgeyi sükuna kavuşturmak üzere, çatışma ve uzlaşmazlık kaynağı olan “kiliseler meselesi”ni halletmeye karar verdi. 3 Temmuz 1911'de çıkardığı bir kanun (Rumeli’de Kain Münazaun-fih Kilise ve Mektepler Hakkında Kanun) ile bu meseleyi çözdü. Osmanlı devleti, yıllardır birbiriyle çatışan Bulgarlar, Sırplar, Karadağlılar ve Yunanlıların aralarındaki en büyük ihtilafı hallederek, kendisine karşı ittifak edilmesinin yollarını açmış oldu.

Batı Trakya’nın İstirdadı Politikası

Rusların teşvik ve yardımlarıyla, 13 Mart 1912'de Bulgaristan-Yunanistan, Ağustos 1912'de Karadağ-Bulgaristan ve 6 Ekim 1912'de de Karadağ-Sırbistan arasında yapılan ittifak anlaşmaları ile Osmanlı Devleti’ne karşı “Balkan İttifakı” doğmuştu. Bulgaristan, Sırbistan, Yunanistan ve Karadağ hükümetleri 3 Ekim 1912'de Babıali'ye ortak bir nota vererek, Türk hükümetinden üç gün içinde eski Sırbistan, Makedonya, Arnavutluk ve Girit'e muhtariyet verilmesini istediler. Bu notanın ve ek süre tanıyan ikinci notanın cevapsız kalması üzerine, 8 Ekim 1912'de önce Karadağ Osmanlı Devleti'ne savaş ilan etti. Bunu, Sırbistan, Bulgaristan ve Yunanistan’ın savaş ilanları takip etti. Seferberliğe geç hazırlanmış, askerinin önemli bir kısmını terhis etmiş, üstelik subayların İttihatçı ve İtilafçılar olarak siyasi hiziplere bölünmesiyle hiyerarşisi ortadan kalkmış ordu bu ittifak karşısında ağır bir yenilgiye uğradı.

30 Mayıs 1913'te yapılan Londra Konferansı’nda imzalanan antlaşma ile, Osmanlı Devleti ile Balkan devletleri arasında devam eden savaş sona erdirildi. Midye-Enez hattı Osmanlı-Bulgar sınırı olarak kabul edildi. Edirne, Trakya ve Dedeağaç Bulgaristan'a; Selanik, Güney Makedonya ve Girit Yunanistan'a; Kuzey ve Orta Makedonya Sırbistan'a; Silistre de Romanya'ya bırakıldı.

Londra Andlaşması, Edirne’nin kurtarılacağı vaadiyle 23 Ocak 1913 günü darbe yapan İttihad ve Terakki için büyük bir prestij kaybına sebep olmuştu. İttihad ve Terakki hükumeti, Edirne’yi kendi eliyle Bulgarlar’a teslim etmek zorunda kalmıştı.

Osmanlı Devleti’nin kaybettiği toprakların paylaşımı konusunda, Sırbistan, Yunanistan, Karadağ ve Romanya ile Bulgaristan arasında ihtilaflar çıktı. Bulgaristan 23 Haziran 1913'te Sırbistan, Karadağ ve Yunanistan'a karşı savaşa başladı. 10 Temmuz'da Romanya da Bulgaristan'a savaş ilan etti. Böylece Osmanlı mirasını paylaşamamalarından dolayı Balkan Müttefikleri arasında II.Balkan Savaşı başlamış oldu. Müttefikler arasındaki bu savaş, üzerinde Müslüman çoğunluğun yaşadığı, kaybedilen Balkan topraklarının yeniden kazanılabileceği ümidini doğurdu. Osmanlı Devleti, 19 Temmuz 1913’te batılı devletlere bir nota vererek, İstanbul ile Boğazların savunulması için Meriç’e kadar olan bölgenin elde tutulması gerektiğini, ayrıca Doğu Trakya’yı ellerinde bulunduran Bulgarların Türklere eziyet ettiklerini, bu yüzden Osmanlı ordularının ileri harekâta geçeceğini fakat Meriç’in batısına geçilmeyeceğini ilân etti.

Enver Bey 23 Temmuz 1913’te Edirne’yi istirdat ettikten sonra, hükûmetin taahhüdü dolayısıyla, Meriç’ten öteye geçemedi. Halbuki, Meriç’in ötesinde bulunan Gümülcine, İskeçe havalisi halkının % 85’inden fazlası İslam ahalisi idi. Umum Çeteler Kumandanlığı adı altında kurulan gayri resmi bir kuvvetle Bati Trakya’ya girilmesine ve toprakların kurtarılmasına karar verildi. Artık istirdat edilecek yerler, gayrimüslimler tarafından işgal edilen Müslüman ahalinin yaşadığı topraklar olacaktı.

Bu işle Eşref Kuşçubaşı görevlendirildi. Eşref Kuşçubaşı emrindeki 116 kişilik gönüllü akıncı müfrezesi 15 Ağustos 1913’ te Ortaköy’e girdi. İlerleyen gönüllü birlik, Koşukavak’ta Bulgar komitacı Domuzciyef çetesiyle çatışmaya girdi ve 1.200 çeteciyi telef etti. Alınan esirler Edirne’ye gönderilirken, burada bir Milli idare teşkil edilip, bölgenin asayiş ve emniyeti bu idareye bırakıldı. Akıncı müfrezesi, yeni teşkil edilen 600 kişilik bir taburla birlikte, Mestanlı ve Kırcaali’yi ele geçirdi.

Gönüllü birliklerin işgal hareketi, Meriç’i geçmeyeceği taahhüdünde bulunmuş olan Osmanlı Hükumetini batılı devletler nazarında müşkül durumda bırakmıştı. Osmanlı Hükumeti, bu ilerlemenin durdurulmasını istiyordu. Ancak, Eşref Bey’in devlete yük getirmeden bütün mesuliyeti üstlendikleri açıklaması ve Enver Bey’i ikna etmesiyle harekâta devam edildi. Enver Bey, ihtiyaç duydukları subay, er, silah, mühimmat gibi konularda ne lazımsa karşılanacağını vaad etti. 31 Ağustos 1913’de Gümülcine, 1 Eylül 1913’de İskeçe, Eğridere ve bilahare Sofulu, Ferecik ele geçirilerek kısa zamanda Batı Trakya’da tekrar Türk hâkimiyeti sağlandı. Ele geçirilen her havalide aynı zamanda sivil idare ve askeri düzenlemeler de yapılıyordu. Gümülcine düşmandan alındıktan sonra, kurulmuş bulunan muhtelif geçici idareler merkezi bir devlete bağlandı.

Osmanlı hükümeti, asıl amaçları olan Edirne’nin alındığını ve artık Bati Trakya’daki birliklerin geri dönmesini istedi. Ancak Batı Trakya’daki Türkleri tekrar Bulgar zulmüne bırakmak istemeyen Eşref Bey, Süleyman Askeri Bey ve diğer subaylar bu teklifi reddettiler, ardından da 31 Ağustos 1913'te Osmanlı Devleti ile tüm bağlarını kopardıklarını açıklayarak, Müderris Salih Efendi başkanlığında, başkenti Gümülcine olan “Garbi Trakya Muhtar Türk Cumhuriyeti” ni ilan ettiler. Teşkil edilen “Garbi Trakya Hükumet-i İcraiyesi” nde Kuşçubaşı Eşref, kardeşi Sami, Süleyman Askeri Bey’de vardı. “Garbi Trakya Hükumeti Müstakilesi” 25 Eylül 1913’ te ilan edildi. Rejimi cumhuriyet olan bu devletin başkanlığına Süleyman Askeri Bey getirildi. Garbi Trakya Türk Cumhuriyeti’ni kuranların hedefi; bilâhare Makedonya’nın geneliyle Bulgaristan, Tesalya, Epir-Yanya, Arnavutluk, Kosova ve Bosna-Hersek’le birleşerek süratle “Balkan Federatif Birliği”ni oluşturmaktı.

Bu devleti Yunanistan, Sırbistan, Karadağ, Arnavutluk, İtalya ve ilk başlarda Bulgaristan tanıdı. Bu devletin kuruluşuna Rusya en büyük tepkiyi gösterdi ve fesh edilmemesi halinde Doğu Anadolu’yu işgal tehdidinde bulundu.

Ancak yaklaşan 1.Dünya savaşı öncesinde Bulgarlarla ittifak yapmak isteyen hükumet 29 Eylül 1913’te Bulgarlarla İstanbul Antlaşması yaptı. Yeni kurulan devletin feshine ikna için Albay Cemal Bey’’i (Meşhur Cemal Paşa) görevlendirdi. Hükumetin baskılarına direnemeyen Garbi Trakya Hükumeti Müstakilesi 25 Ekim 1913’te kendisini fesh etmek mecburiyetinde kaldı. Ve Edirne-Kırklareli hattı ötesi Türk toprakları Bulgarlara bırakıldı.

Bulgar Dışişleri Bakanı Geşof, “Eğer Osmanlı Hükumeti Batı Trakya’da kurulan hükumeti kendi eliyle yok etmiş olmasaydı, büyük devletler bu tampon devleti kesin olarak tanıyacaklar ve böylece Türkler de Balkanlardan çıkmamış olacaklardı. Bizde bu sonuçtan çok endişe ettik. Fakat Osmanlı devlet adamları, özellikle Cemal Paşa, bize bizden çok hizmet etti” demişti.

Ömrü kısa da olsa, “Garbi Trakya Muhtar Türk Cumhuriyeti” ve bunun kuruluşu için verilen mücadele daha sonraki istirdat faaliyetleri için model oluşturmuştur.

Not: Stratejik Düşünce Dergisi’nin 60’ıncı sayısından alınmıştır.

YORUMLAR
avatar

Henüz hiç yorum girilmemiş. İlk yorumu siz yazın!