Kuşatılan İran (2)

İran, Büyük Pers İmparatorluğu havzasında hâkimiyet kurma hedefi için birbirinden farklı, hatta çelişen politikalar geliştirerek müthiş bir pragmatizm sergilemektedir. İçeride etnik ve dini farklılığa sahip halkları bir arada tutabilmek için İranlılık kimliğini, İran’ın toprak bütünlüğünü korumayı ve dış düşmanlara karşı yekvücut olmayı işlemektedir. Dış politikada ise; Sünni coğrafyada Şiilerin hâmiliğini yapmakta, Farsça konuşan Sünni halklarla ilişki de müşterek dili ve Fars milliyetçiliğini öne çıkarmakta, mazlum dünyanın genel sempatisini kazanmak için ABD-İsrail Düşmanlığını öne çıkaran antiemperyalist bir söylemi sürdürmektedir.

ABD-İsrail Düşmanlığı Retoriği

ABD ve İsrail karşıtlığı söylemi, Devrimden sonra İran rejiminin iç ve dış politikada en fazla istifade ettiği araç olmuştur. ABD’yi ‘büyük şeytan’, İsrail’i de yok edilmesi gereken bir devlet olarak tanımlayan İran İslam Cumhuriyeti yöneticilerine bu söylem, yöneticileri sömürgeci Batı dünyası tarafından ayakta tutulan diğer Müslüman ülke halkları nezdinde itibar kazandırmıştır. Bu söylem, ABD’yle ilişkileri gergin olan başta Latin Amerika’da, Asya ve Afrika ülkelerinde İran’a sempati duyulmasını sağlamıştır. Rejim iç siyasette tıkandığı zamanlarda bu düşmanlığı yükselterek, iç muhalefeti etkisizleştirmeyi de başarmıştır.

Ancak, ABD ve İsrail karşıtlığı söyleminin bir retorikten ibaret olduğu, perde gerisinde, İran-ABD ve İsrail arasında çok güçlü bir işbirliğinin mevcut olduğu zamanla ortaya çıkmıştır. Bilhassa ABD’nin Afganistan ve Irak’ı işgali ile halen Suriye’de yaşanmakta olan iç savaşta söz konusu işbirliği ve dayanışma gizlenemez hale gelmiştir.

İran yönetimi ABD’nin 2002 yılında Afganistan’ı işgal etmesine yardımcı olmuş, bu işgali kolaylaştırmıştır. 1996 yılında Sünni Peştun ağırlıklı Taliban’ın Afganistan’da yönetimi ele geçirmesi sonrasında bu ülkede nüfuzunu kaybeden İran, Taliban’a karşı herkesle ittifak etmiştir. ABD’nin El Kaide’yi bertaraf etmek ve Taliban yönetimini devirmek amacıyla Afganistan’ı işgal etmesi sürecinde İran ABD’ye her türlü yardım ve desteği sağlamıştır. İran eski Cumhurbaşkanı Hâşimi Rafsancani 2002 yılında Tahran’da bir Cuma namazında verdiği hutbede; “Amerikalılar eğer İran ordusu olmasaydı Taliban rejimini deviremeyeceklerini bilmelidirler… İran güçleri Taliban’ı öldürdü ve yıkılmasında kolaylık temin etti. Eğer Taliban’a karşı güçlerimiz savaşmamış olsa idi Amerikalılar Afgan bataklığında boğulur giderlerdi.” sözleriyle Amerika ile işbirliğini dışa vurmuştu. Yine, İran eski Cumhurbaşkanı Ahmedinejad bir televizyon konuşmasında; “Biz Afganistan’da Amerika’ya yardım ettik, sonra Irak’ta yardım ettik. Buna rağmen Bush kibirlenip bizi kötülüklerin şer odağı olarak suçluyor.” sözleriyle ABD’ye sitem etmişti.

Dünya kamuoyu, 2003’te ABD’nin Irak’ı işgal etmesini, aynı zamanda, ABD’nin şer odağı olarak ilan ettiği İran’ı kuşatması olarak ta değerlendirmişti. Ancak ABD’nin Irak’ı, İran’ın adamı olarak bilinen Nuri Maliki’nin eline teslim ederek 2012 yılında terk etmesi, bu değerlendirmenin doğru olmadığını göstermiş, İran’la ABD arasında, Afganistan işgalinde olduğu gibi, gizli bir mutabakat bulunduğunu ortaya çıkarmıştır. Nitekim, İran eski cumhurbaşkanı yardımcısı Muhammed Ali Abtahi 15 Ocak 2004’te yaptığı bir konuşmada “Eğer İran’ın desteği olmasaydı Kabil ve Bağdat bu kadar kolay bir şekilde düşmezdi.” diyerek, Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın yukarıda zikrettiğimiz itirafını teyid etmiştir. İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın 2008 yılı başlarında Amerikan işgali altındaki Irak'ı ziyaret etmesi zaten bu dayanışmayı açıkça görmek için yeterliydi...  ABD, gerek Afganistan gerekse Irak’ta yaptıkları yardımları karşılıksız bırakmayarak, Irak’ı İran nüfuzuna terk etti. 2014 Haziran’ında İŞİD’in Musul’da aniden ortaya çıkıp Irak ordusunu Bağdat ve altına hapsetmesine kadar İran bütün Irak’ta hâkim güç haline gelmişti.

ABD ile İran’ın işbirliği Suriye’de de ortaya çıktı. 2011 Mart’ında Baas rejimi lideri Esad’a yönelik başlatılan halk protestolarının tüm ülkeye yayılması ve rejimin halka şiddetle mukabele etmesi üzerine ilk başlarda ABD ve Batı devletleri Esad’ın yönetimden hemen çekilmesini istemişlerdi. Ancak, muhalefetin Sünni İslamcı görünümünün ortaya çıkması üzerine pozisyon değiştirdiler. Suriye’deki Alevi Nusayri tabana dayalı laik Baas rejimini ve onun diktatörü Beşşar Esed’i iktidarda tutmak için İran’la birlikte hareket etmeye başladılar. Diktatör olduğu gerekçesiyle Irak’ta Saddam’ı İran’la işbirliği içinde deviren ABD, nedense halkından 300 bin kişiyi katletmiş bulunan bir başka diktatörü ayakta tutmak için yine İran’la dayanışma içine girmişti. ABD önderliğindeki koalisyon güçleri İŞİD’i bahane ederek Esed güçlerinin sıkıştığı her yerde muhalif güçleri bombalıyorlardı. ‘Büyük Şeytan Amerika’ retoriğinin bir slogandan ibaret olduğu Suriye iç savaşında bir kez daha ortaya çıkmıştı.

İran’ın Parçalanma Korkusu Dış Politikasını Belirlemektedir

İran halkının etnik ve mezhep çeşitliliği, yöneticilerin sürekli parçalanma endişesi taşımalarına neden olmaktadır. Dış güçler tarafından parçalanacağı korkusu İran dış politikasını da temelden etkilemektedir.

İran nüfusunun etnik olarak; %40'ını Farslar (31 milyon), %37'sini Azeriler (29 milyon), %7'sini Kürtler (5,4 milyon), %6’sını Gilekler ve Mazandaranlılar (4,5 milyon), %3'ünü Araplar (2,3 milyon), %2'sini Lurlar (1,5 milyon), %2'sini Beluciler (1,5 milyon), %2'sini Türkmenler (1,5 milyon) ve %1'ini Kaşkay Türkleri ve diğer etnik gruplar (800 bin) oluşturmaktadır.

Nüfusun dini yapısını ise; %90'unu Şiiler (69 milyon), %'8'ini Sünniler (6.2 milyon), kalan %2'sini ise diğer dinlere mensup insanlar (Bahaîler, Sâbiîler, Hindular, Yezidiler, Ahli-Hak, Zerdüstçüler, Yahudiler ve Hıristiyanlar) teşkil etmektedir (1,5 milyon). Coğrafi açıdan bakıldığında, ülkenin kuzey-batısındaki Kürtler ile Pakistan sınırındaki Beluciler ve Horasan eyaletinde yerleşik Türkmen aşiretler Sünnidirler.

Fars olmayan diğer büyük etnik halklar (Azeri, Arap, Kürt, Beluç, Türkmen ve Gilekler) kendi dillerinin de eğitim dili olmasını talep etmektedirler. İran Anayasasının 19.maddesinde bütün kavimlerin eşit haklara sahip oldukları belirtilmiş olmakla birlikte, 15.  maddesinde, "İran'ın resmi ve ortak dili Farsça'dır. Resmi yazışmalar ve ders kitapları bu dille yazılır. Fakat basın ve kitle iletişim araçlarında ve okullarda yerel ve aşiret dillerinin ve o dillere ait edebiyatın Farsça'nın yanı sıra öğretilmesi serbesttir" hükmü bu taleplere izin vermemektedir. İran rejimi bölünme korkusuyla kendi diliyle eğitim taleplerini reddetmektedir.

Bu korkunun tesiriyledir ki İran, Ermenistan’ın Azerbaycan’ın yüzde 20’sini işgal etmiş olmasına, bir buçuk milyondan fazla Müslüman Azeri halkın mülteci olmasına rağmen, aynı mezhebe mensup oldukları Azeri Türklerine destek vermek yerine Ermenistan’la sıkı ilişkiler kurmayı tercih etmiştir.

Benzer şekilde, Çeçenistan meselesinde de Müslüman Çeçenlerin hakkını korumak yerine, Rusya’nın “toprak bütünlüğüne saygılı olduğunu” ilan ederek, 1864’ten beri Müslüman toprağını işgal altında tutan Rusya’ya zımni destek vermiştir. Müslüman coğrafyada nüfuz kurarken din dili kullanan İran, Hıristiyan işgali altındaki Müslümanların hakkı söz konusu olduğunda ulusal çıkarlarını esas alan bir politika izlemektedir

İran, Nüfuz Alanında Saydığı Devletlerin İstikrarsızlığını Öncelemektedir

Toprak bütünlüğünü koruma endişesini taşıyan İran, başta kendisi ile sınırı olan ve İran’da (Azeriler/Türkmenler, Kürtler, Araplar ve Beluclar gibi) halklarla akrabalığı bulunan ülkeleri tehdit olarak görmektedir. İran’ın bu bağlamda çekiniği, Türkmenistan (992 km), Azerbaycan (432 km), Nahçıvan (179 km), Türkiye (499 km), Irak (1.458 km), Pakistan (909 km) ve Afganistan (936 km) ile kara sınırı bulunmaktadır. Ayrıca; Umman Denizi ve Fars körfezi bölgesinde Umman, Birleşik Arap Emirlikleri, Arabistan ve Kuveyt’le, Hazar Denizi’nde ise Kazakistan ile de komşudur.

Parçalanma korkusu yaşayan İran için en tercih edilen durum, İran’daki halklarla akrabalığı bulunan ülkelerin istikrarsız halde bulunmalarıdır.

Bir yandan, ‘Büyük İran’ coğrafyası içinde bulunan bu ülkeler üzerinde hâkimiyet kurma, diğer taraftan bunlardan gelebilecek tehditlere karşı istikrarsızlaştırma amaçlı olarak bu ülkelerde yaşamakta olan Şiileri kontrol altına almak, onların hâmisi rolünü üstlenmek, yaşadıkları ülkelerde onları muhalif politik ve silahlı güç olarak organize etmek ve kendisi için stratejik bir güç haline dönüştürmek İran devleti için bir araç olarak benimsenmiş görünmektedir. Şii inancını politik bir araca dönüştüren İran rejimi, Devrim Muhafızları ve Besic’i bu stratejinin hayata geçirilmesiyle görevlendirmiştir. İran Devrim Muhafızları, Suriye’de ‘kutsal mekânları Sünni saldırılarından koruma’ bahanesiyle Suudi Arabistan Hicaz Hizbullahı da dâhil olmak üzere, Lübnan, Irak, Yemen, Afganistan, Pakistan, Hindistan, Somali hatta Fildişi Sahili’ndeki Şiilerden onbinlerce silahlı milis oluşturarak bunları Esed rejimi için savaşmak üzere Suriye’ye getirdi ve savaşa soktu. Suriye savaşı bir bakıma, İran’ın Şia üzerindeki etkisini sergilediği bir arenaya dönüştü.

İran, Şii unsurları stratejik güç olarak devşirirken, hedef devletleri istikrarsız halde tutmak üzere, etnik unsurlarla da ilişki kurmayı ve tâbiyeti altında bulundukları devletlere karşı desteklemeyi yöntem olarak seçmiştir. Bunun tipik örneği, Türkiye’de PKK hareketine olan gizlenemez desteğidir. İran, Türkiye’nin Kürt Açılım politikasının başarılı olması durumunda, kendisini de İran Kürtlerine ve diğer halklara benzer hakları vermeye zorlayacağını bildiği için, çatışmanın sürdürülmesini ve Açılım Sürecinin durdurulmasını arzulamaktadır. Türkiye’ye karşı laik hatta din karşıtı PKK’yı destekleyen İran İslâm Cumhuriyeti, Irak Kürdistan bölgesinde de Kürt laikleri ile işbirliği içinde Barzani yönetimini devirmeye çalışmaktadır. Benzer şekilde Suriye’de, Sünni muhalefete karşı laik Kürt partisi PYD ile sıkı bir işbirliği içerisinde bulunmaktadır.

İran, ulusal çıkar sahası olarak gördüğü Afganistan’daki etkinliğini ise, bir taraftan Türk asıllı Şii Hazaralar, diğer taraftan Farsça konuşan Sünni Tacikler üzerinden tesis etmeye çalışmaktadır. Sünni Peştun çoğunluğun iktidarını engellemeye odaklanmış olan İran, 1996’da kurulan Peştun ağırlıklı Taliban yönetiminin devrilmesi için Afganistan’ın 2002 yılında ABD tarafından işgaline destek vermiştir. İşgal sonrasında kurulan Hamid Karzai hükûmeti üzerinde oldukça etkili olan İran, ABD işgalinin sona ermesi ile toparlanan ve istikrara kavuşmaya çalışan Afganistan’da etkisini yitireceği endişesini taşımaktadır.

Sünni Belucilerin yaşadığı Sistan ve Belucistan bölgelerinin, Pakistan ve Afganistan Beluçları ile birleşerek kopacağı endişesi de İran’ı korkutmaktadır. Bu eyaletler Çin, Hindistan ve Pakistan güzergâhına giden doğal gaz boru hatlarının güvenliği bakımından İran için oldukça hassas bölgelerdir. İran devletinin Sünnileri asimile ettiği gerekçesi ile rejime karşı mücadele eden Beluci Cundullah örgütünün arkasında Batı ve Pakistan’ın bulunduğuna inanılmaktadır. Bir yandan Afganistan’da Peştunlara destek vermesi, diğer taraftan Beluc Cundullah örgütünün arkasında olduğuna inanıyor olması ve Sünnileştirme politikası güttüğü gerekçesi ile İran, Pakistan Şiilerine güçlü destek vermektedir. Toplam nüfusun %20’sini teşkil eden Şiiler ile Sünniler arasında bitmek bilmeyen çatışmalar sürmektedir. Bu çatışmalar Pakistan’ın istikrarını tehdit etmektedir.

Kuzey komşusu Azerbaycan halkının büyük çoğunluğu Şii olmasına rağmen İran yönetimi, İran Azerileriyle birleşecekleri korkusu ile, Azerbaycan’a karşı Ermenistan’la işbirliği yapmaktan çekinmemektedir. İran, Kafkaslarda ve İç Asya’da Müslüman halkların taleplerine karşı Rusya ile ittifak etmeyi tercih etmektedir.

İran, ülkenin güneyinde yaşayan Sünni Arapları koparacakları kaygısı ile Körfez ülkeleri (Bahreyn, BAE, Umman, Katar) ile Suudi Arabistan’da Şii unsurları sevk etmeye ve yönetimlere karşı ayaklanmaya teşvik etmektedir. Öte yandan, Yemen’de Zeydi Hûsileri siyasi ve askeri yönden destekleyerek yaptırdığı hükûmet darbesi ile, bir yandan Yemen’i Şii nüfuz alanına sokmaya çalışmakta,  diğer yandan Suudi Arabistan’ı güneyden kuşatmak istemektedir. Hûsi Ensurullah örgütü, Devrim Muhafızlarının bir parçası haline getirilmeye gayret edilmektedir.

Halkının % 60-65’i Şii Arap olan Irak’ta, İran’ın artan nüfuzu ve Irak yönetiminin Sünnilere yönelik dışlayıcı tavrı, Sünni Irak Kürdistan’ı ile Sünni Arapların yaşadığı orta Irak’ın merkezi hükûmetten uzaklaşmasına neden olmuş, İŞİD örgütünün ortaya çıkmasında ve taban bulmasında birinci derecede etkili olmuştur. Ayrıca, İran’ın Irak’ı eski Acem toprağı olarak kabul etmesi birçok Şii Arab’ın İran’a öfke duymasına sebep olmaktadır. Bununla birlikte, İran Devrim Muhafızları binlerce Iraklı Şii Arab’ı eğiterek Suriye’ye savaşa göndermiştir. Yine Devrim Muhafızları, İŞİD’e karşı kullanılmak üzere Şii milislerden oluşan Heşd el Şebî adlı silahlı bir örgüt kurmuş, ama bu örgütün genel olarak Iraklı Sünni Araplara karşı teşkil edildiği ortaya çıkmıştır.

Büyük İran projesi için Akdeniz’e açılmak çok önem taşımaktadır. İran bu hedefini, Şii bir rejimi iş başında tutarak Suriye üzerinden, Şii Hizbullah örgütünü devlet içinde hâkim bir duruma getirerek Lübnan üzerinden gerçekleştirmek istemektedir. Bunun için kanlı bir savaşı dahi göze aldığını göstermiştir.

Suriye ve Yemen Savaşları Bölgedeki Diğer Devletlerin Gözünü Açtı

Bölgedeki diğer ülkeler, kendi ulusal menfaatleri ve klasik ittifakları çerçevesinde pozisyonlarını devam ettirirken, İran’ın dünyanın her yerinden toplayıp eğittiği Şii savaşçıları Suriye’ye yığmasıyla, diktatoryal bir yönetime karşı halkın direnişinin bir Şii-Sünni savaşına dönüştürülmekte olduğu gerçeği karşısında şaşkınlığa uğradılar. Afganistan ve Çeçenistan savaşlarında müslüman olmayan işgalcilere karşı Sünni mücahitlerin birleşerek mücadele etmesi bilinen bir durumdu. Ancak ilk defa, Devrim Muhafızları tarafından dünyanın her yerinden toparlanan Şii savaşçılar, Nusayri azınlığa dayalı bir rejimi ayakta tutmak için Sünni çoğunlukla savaşmak için gelmişti. Bunu meşrulaştırmak için İran, Şii milislerin terörizme karşı savaştığını ilan etti. İran, Baas rejimini ayakta tutmak için Suriye’ye savaşmaya gelen Arap, Türk ve Kürt kökenli ne kadar Marksist-solcu örgüt varsa Suriye’de onlarla işbirliği yapmaktan da çekinmedi.

Daha önce Esed gitsin diyen ABD ve müttefikleri, muhalefetin Sünni İslamcı karakterinin ortaya çıkması karşısında Esed’in iktidarda kalması için rejime silahlı koruma sağlamaya başladılar. Ne İran’ın bizatihi savaşa müdahil olmasını, ne Lübnan Hizbullah’ının Suriye savaşına katılmasını ne de İran’ın pek çok ülkeden toparlayıp savaşmak için getirdiği silahlı milisleri eleştirmediler.

Bu konjonktürde, 5+1 ülkelerinin (BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri ABD, Rusya, İngiltere, Fransa ve Çin ile Almanya) İran’la yürütülen nükleer müzakerelerde alelacele uzlaşmaya varması ve ABD’nin İran’a yönelik ambargonun kaldırılmasına karar vermesiyle, küresel sistemin Ortadoğu’nun yeniden dizaynında İran’a yol verdiği anlaşıldı.

Sonuç

1979 Devrimi’nden sonra ortaya çıkan İran İslam Cumhuriyeti, İslam tarihinde ve halen dünyada bir örneği olmayan bir Ruhban devleti olarak teşkilatlandı. Devletin en tepesinde bulunan ve vahiy bile aldığı iddia edilen Veliy-i Fakih, İran anayasası ile tüm Müslümanların dini lideri ve yöneticisi ilan edildi. Doğrudan kendisine bağlı Devrim Muhafızları Ordusu ve Besic, diğer Müslüman ülkelere devrim ihracı ile görevlendirildi. Devrim Muhafızları tarafından tüm dünyadan derlenen Şii toplulukların İran’da eğitilerek Suriye’de savaşa sokulması ile yeni bir döneme girildi. İran, tüm İslam coğrafyasına savaş ve kaos taşıma kapasitesini gösterdi.

İran resmi ağızlarından, üç Arap ülkesinin (Irak, Suriye ve Lübnan'ın) bugün İran'ın elinde ve İslâm devrimine bağlı bulunduğunun, sıranın Yemen’de olduğunun açıklanması Arap dünyasını sarstı. Başta Suudi Arabistan olmak üzere Arap dünyası, İhvan’la, Hamas’la uğraşmayı bırakarak, İran patronajındaki yeni bölgesel denge oluşturma çabalarını anlamaya ve yeni duruma uygun ittifaklar geliştirme başladılar.

Nitekim, dış politikada müşterek hareket etmekte olan Türkiye-Katar ikilisine, Kral Selman yönetimindeki Suudi Arabistan da dâhil oldu. Ortaya bir blok görüntüsü çıkmaya başladı. Yemen’deki iç savaşta Suudi Arabistan’a askeri yardımda bulunmaya sıcak bakan Pakistan’ın bu blokun tabii üyesi olacağı açıktır. Ama en ilginci, halkın çoğunluğu Şii olan Azerbaycan’ın İran karşıtı blokta yer almasıydı. Yemen’de iç savaş başladıktan sonra Nisan ayında, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev resmi temaslarda bulunmak üzere Suudi Arabistan'a gelmiş, bir de umre yapmıştı. Bu ziyaretle Türkiye’nin müttefiki olan Azerbaycan, arka planda Suudi Arabistan ile İran’ın çatıştığı Yemen iç savaşında, tercihini İran yayılmacılığı aleyhine koyduğunu gösterdi. Bu gelişmelerin Arapların büyük devleti Mısır’ı da etkilemesi, düşük katılımlı seçimlerin de ortaya koyduğu gibi, kredisi gittikçe tükenen Cumhurbaşkanı Sisi ile halkın yollarını ayırarak Mısır’ın da bu bloka dâhil olması sürpriz sayılmamalıdır.

Netice olarak, İsnâaşeriye (İmâmiye) Şiiliğinin tarihte ilk defa kurmuş olduğu İran İslam Cumhuriyeti devletinin, hem İran halkını hem de İslam coğrafyasını nereye sürükleyeceği meçhuldür.

Ancak, ‘Büyük İran’ı kurma şehveti, kendisini İran tehdidi altında gören doğuda Afganistan ve Pakistan, Kuzeyde Azerbaycan, batıda Türkiye ve güneyde başta Suudi Arabistan, Katar ve diğer Körfez ülkeleri olmak üzere, ‘Büyük İran’ coğrafyasında yer alan ülkeleri bir ittifak ilişkisine sokacaktır. Bu ülkeler arasında siyasi, askeri ve istihbari alanlarda işbirliği yapılması sonucu İran’ın komşuları tarafından kuşatılması tetiklenecek görünmektedir.

El Kaide Afganistan İsrail ABD Pers İran
YORUMLAR
avatar
  • avatar
    Göktan

    Elinize sağlık. Başlık ile içerik arasındaki uyumsuzluğa bir kez daha dikkat çekeyim, İran kuşatılan bir devlet değildir. Bu kendisinin bir korkusudur. Bu nednele İran reaksiyoner olmamayı tercih etmiş, tarihinden tevarüs ettiği derinlikle komşularının hassasiyetleri üzerinde oynamayı başarabilmiştir. Bunda Şii inancı/mezhebi büyük pay sahibidir ve bu inanç İran'ı "aslında sahip olmadığı" bir güç poziyonuna (position of strength) sokmaktadır. İran şu an kuşatılan değil, kuşatan devlettir. Uyguladıkları İslami/ahlaki bir dış siyaset değildir. İslam ve/veya Şiilik sosuna bulanmış "reelpolitik" yapmaktadır. Bu ise net Avrupai bir siyaset yapım türüdür, modalitesidir. Şahsım bu politikayı "sonuçları itibariyle" başarılı buluyorum. Son 10 yılın kazananı İran'dır...

    cevapla
  • avatar
    Duygu

    kaleminize saglik....gayet basarili bir analiz

    cevapla
  • avatar
    şükrü

    türkiye irandaki azeri ve türkmenleri silahlandırmalı

    cevapla
  • avatar
    Ertuğrul

    Ayıdan post irandan dost asla olmaz!!

    cevapla
  • avatar
    orijinal adam

    İran'ın bu faşistliği Orta Doğu'ya yarar yerine zarar veriyor, Batılıların da buraya çomak sokması işleri daha da karıştırıyor ve kardeş kavgalarını arttırıyor, adeta bir 3. Dünya Savaşı yaşanıyor, en iyi çözüm kaostaki ufak devletlerin Türkiye liderliğinde birleşmesi olacaktır ki, inşallah yakın gelecekte öyle olacak, bu karmaşık savaşı biz müminler kazanacağız ve zamanla mezhep ayrılığını da giderip Türk-İslam birliğini kuracağız inşallah, teröristleri ve sömürücüleri alt edeceğiz er geç, İslamiyet'in 3. ve son altın çağını biz getireceğiz, Allahü ekber!

    cevapla
  • avatar
    egenç

    İran o kadar yardımseverdi de müttefiki Rusya'ya niçin Afganistan'da destek vermedi.

    cevapla
    • avatar
      TÜRKî

      iran o zamanlar saddamla ve kendi iç işleriyle uğraşıyordu. o zamanki iran şimdiki gibi değildi.

  • avatar
    vatandaş

    güney Azerbaycan iran devletinden ayrılmalıdır. bütün Azerilerin iran ın asimile ve fars ırkçılığından korunmalıdır.

    cevapla