İslamcılık ve Batı’ya Meydan Okuma

Çok tartışılsa da İslamcılık kabaca 19. yüzyıldan itibaren İslam dünyasında egemen olan Batı merkezli siyasete, dünya görüşüne ve yaşam tarzına karşı çıkarak İslami değerlere dayalı bir dünya görüşünü savunan ve bunun mücadelesini veren akımları tanımlayan bir kavramdır. İslamcılık, bu şekilde tesmiye edilenlerin kendilerinden ziyade dışarıdan onlara yakıştırılan, ancak zamanla genelde kendileri tarafından da yadırganmayan bir kavram haline gelmiştir.

İslamcılığın en temel görünür özelliklerinden birisi Yahudi-Hıristiyan bir kültür dünyasından beslenen seküler Batı kültür ve medeniyeti ile İslam kültür ve medeniyet algısı arasındaki bir antagonizmayı esas almasıdır. Bu anlayış doğrultusunda İslamcılık açısından Batı, sahip olduğu zihniyet ve buna dayalı sosyal ve siyasal yapı ile insanlığın esenliğini ve felahını yok etmekte, ahlaki değerleri erozyona uğratmakta, toplumsal yapıda ekonomik, askeri ve politik güçlüler lehine bir durum üreterek zayıfı, yoksulu ezmekte ve materyalist bir perspektifle maneviyatı yok etmektedir. Dünya genelinde yaşanan krizlerin ve özellikle de İslam dünyasında yaşanan despotizmin, ahlaki çöküntünün ve kendi değerlerine yabancılaşmanın sebebi, Batı zihniyetine dayalı bir siyasetin ve dünya görüşünün belirleyici, dominant yapısıdır.

Buna karşı çözüm yolu insanlığın yeniden İslami değerlerle buluşması ve bunlardan hareketle bireysel ve sosyal yaşamını dizayn etmesidir. Ancak tevhid, adalet, güzel ahlak, iyilik, zulme ve münkere karşı çıkmak ve ihsan gibi temel değerlere dayalı olarak inşa edilecek bir hayat, insanlığı, bugün karşı karşıya olduğu sorunlardan kurtarabilecektir. Bunun için insanların İslamın öngördüğü bu değerler etrafında bir araya gelmelerinin sağlanması yönünde bir çaba ve gayret sarfedilmesi gerekir. Bu çaba, bunun bilincinde olan her Müslümanın asli görevi olmalıdır.

İslamcılık, yapısı itibarıyla bir meydan okumadır. Son birkaç yüzyıldır bütün dünyayı yalnızca askeri ve siyasal anlamda değil kültürel ve zihniyet anlamında da egemenliği altına alan Batı'nın dominant yapısına bir meydan okumadır. İnsanlığa kendi fıtri değerlerini hatırlatma ve insanın yeniden Rabbiyle ve kendisiyle barışması çağrısıdır. İçinde yaşadığı evrende ve sosyal yapıda insanın ve insanın sahip olduğu sermaye, sosyal statü, siyasal ve askeri güç gibi araçların merkeziliğini ve egemenliğini esas alan zihniyete karşı Allah’ın mutlak egemenliğini vurgulama ve insana, evrende Allah’ın yaratmış olduğu canlı cansız tüm varlıklarla uyum içinde yaşaması gerektiğini hatırlatmadır.

İslamcılığın bu tezlerine karşı Batı, kendi tarihsel ve kültürel birikiminden ve geçirdiği sosyal, siyasal ve kültürel tecrübelerden hareketle bugün sahip olduğu değerlerin aksi düşünülemeyecek kadar belirleyici olduğu kanaatindedir. Onlara göre kapitalizm, liberal demokrasi ve sekülerizm gibi değerler, medeniyetin ulaştığı ulaşabileceği en son noktadır. Bütün insanların felahı, kurtuluşu, ilerlemesi ancak bu değerleri benimsemekle ve bunlara eklemlenmekle mümkündür. Nitekim Fukuyama gibi sosyal bilimciler bunu “tarihin sonu” olarak nitelemişlerdir. Zira bu bakış açısına göre ilerlemeci tarih anlayışı doğrultusunda sürekli sosyal ve siyasal yapıda kendisini geliştirecek ve olgunlaştıracak bir arayış içinde olan insanlık, Batının insanlığa sunduğu bu değerler ile bu ilerleme sürecinin “sonuna” ulaşmıştır.

İşte bu noktada İslamcıların, Batı medeniyet algısının üretmiş olduğu liberalizm, demokrasi, sekülerizm ve benzeri değer yargılarına meydan okuması kabul edilemez bir durumdur. Dolayısıyla İslamcılık, tehlikeli ve yok edilmesi gereken bir tümördür. Her ne kadar İslam dünyası olarak tesmiye edilen coğrafyada ortaya çıkmış olsa da bütün dünyaya yayılmış olan Müslümanlar aracılığıyla Batı ve Batı dünya algısı karşıtı söylemlerini yaymakta ve Batı merkezli dünya düzenini tehdit etmektedirler.

Fukuyama yoksa haklı mı?

İslamcılığın Batıyı ve Batılı değerleri sorgulayıp bunlara meydan okuması ve insanlığı felaha kavuşturacak farklı bir değerler sistemi öngörmesi karşısında Batının ve Batı zihniyetinin yönlendirdiği çevrelerin öncelikli yaptığı şey, İslamcılığın şeytanlaştırılması olmuştur.

Özellikle İslam coğrafyasında sömürge ve koloni sistemi kalıntısı siyasal ve entelektüel çevreler Batı değerler sisteminin sorgulanmasına ve eleştirilmesine şiddetle karşı çıkmışlardır. Bu karşı çıkış yalnızca entelektüel düzlemde eleştiri ile sınırlı kalmamış, şiddet yanlısı bazı “İslamcı” gruplardan hareketle bütün İslamcı yapılar şiddetle özdeşleştirilmeye ve şiddet çağrısı yapmakla itham edilmeye çalışılmıştır.

Batılı dünya düzeninin tesis uğruna başta içinde yaşadığımız coğrafya olmak üzere bütün dünyanın nasıl bir şiddet ve çatışma ortamına sevk edildiği ve hegemonik güçlerin çıkar ve menfaatlerinin korunması için şiddet ve terör de dâhil her türlü yolun mubah görülmesi bir tarafa konulmuş ve İslamcı söylemin şiddet ürettiği söylemini ön plana çıkaran bir propaganda geliştirilmiştir.

Temelde Batı karşıtı bir yaklaşımı esas almakla birlikte, özellikle içinde bulunduğumuz yüzyıl başlarından itibaren İslamcı olarak tesmiye edilen yapıların bir bölümünün zaman içerisinde zihinsel bir tekâmüle uğradığı da bir gerçektir. Bu zihinsel değişimde Batıya karşı mutlak bir antagonizma ve meydan okuma, yerini, İslami değerlerle Batıyı ve Batılı değerleri buluşturmaya ve Batı değer yargıları doğrultusunda İslamcı söylemleri yeniden yorumlaya bırakmıştır.

Şöyle ki; daha düne kadar İslam’ın temel öğretilerinden ve değer yargılarından hareketle sorgulanıp reddedilen liberalizm, kapitalizm, demokrasi, sekülerizm ve laiklik gibi hususların aslında çok da kötü olmadığı; hatta bunların İslamcı anlayışla telif edilebilecek şeyler olduğu noktasına gelinmiştir.
Hüküm, egemenlik, otorite yetkisi her anlamda tümüyle Allah’a aittir söyleminden Allah teolojik, metafizik ve kozmolojik düzlemde egemendir, sosyal yapıda ise egemenliği insana bırakmıştır söylemine bir tekâmül yaşanmıştır. İslamcı siyaset söyleminden liberal demokratik siyaset söylemine, Kur’an anayasal bir referanstır söyleminden laiklik aslında olması gereken bir yapıdır söylemine bir tekâmül…

Bütün bu söylemleriyle söz konusu bu “İslamcı” yapılar, Batıyla rekabet edilebilirliğin Batılı değer yargılarına bağlanmak ve kendilerini ve söylemlerini buna göre yeniden anlamlandırıp inşa etmek olduğunu düşünmektedirler. Batılı değerlere eklemlenerek kendini ifade etmek ve kurtuluşu bunda görmek…

Kuşkusuz bu tekâmülde, söz konusu İslamcı yapıların Batıyla, Batılı güçlerle ya da Batıya eklemlenmiş yapılarla şu ya da bu şekilde kurdukları ilişkilerin ve içinde yaşadıkları toplumsal yapıda ekonomik ve siyasal güç devşirme çabalarıyla elde ettikleri sosyo-ekonomik ve siyasal gücün etkisini de göz önünde tutmak gerekir.

En azından söz konusu İslamcı yapıların geldiği bu durum, İslamcılığın, Batıya ve değerler sistemi olarak Batı tarafından öngörülen hususlara meydan okuyan özelliğini bir tarafa bıraktığını gösteriyor. Bu durumda insan şunu sormadan edemiyor: Henüz 1989’da liberal demokrasinin ve kapitalizmin tarihin sonu olduğunu ve artık bunlara meydan okumanın mümkün olamayacağını savunan Francis Fukuyama haksız mı?

YORUMLAR
avatar
  • avatar
    gezgini

    hocam diyanetin kafası 2 haftadır bayağı, karışık bu hafta nisa 34-35'i verdi, sonunu bağlayamadı, "kadınları dövecek miyiz, dövmeyecek miyiz?" hutbeyi yazan amcalar islamınoğlunu az izlesinler direkt hutbeler ordan toparlanmış gibi oluyor.

    cevapla