Devrim öldü, Yaşasın devrim...

Arkadaşlarımızın ikisi de otuzlu yaşların sonlarında. Yani İran Devrimi olduğunda her ikisi de çocukmuş. Ancak devrimin gerçekleştiği günü çok iyi hatırlıyorlar. “Babamın o hali hiç aklımdan çıkmıyor” diyor Muhsin. “Öyle sevinçliydi ki, beni kucakladı ve havaya fırlattı.” Ortahalli bir öğretmen olan babası İran şahından ölesiye nefret ediyormuş. Nefretinin en büyük nedeni yabancı devletlere verilen imtiyazlar, Batı taklitçiliği ve ülkede süregelen baskı yönetimi. “Babam sık sık Şah’ın yeterince onurlu davranmadığını söylerdi” diyor Muhsin. Ve “İşte bu nedenle devrim müthiş bir mutluluk vermişti bizlere” diye ilave ediyor. Ardından evlerinde uzun süre adeta bir bayram havası estiğinden bahsediyor. Azadi Meydanı’nda gerçekleşen devrim kutlamalarını babasının omuzlarından seyretmiş. Meydanı dolduran kalabalık çılgınlar gibiymiş. O muazzam kalabalığı gördüklerinde, hiçbirşeyin eskisi gibi olmayacağını düşünmüşler. Canlarını sıkan, kötü olan ve yolunda gitmeyen ne varsa geride bıraktıklarına inanıyorlarmış.

Asghar, Muhsin konuşurken sürekli başıyla onu onaylıyor. Ve bir yerde dayanamayıp araya giriyor; ”Bizim evimizde de tıpatıp buna benzer şeyler yaşanmıştı.” Azadi Meydanı’ndaki kalabalık içerisinde onlar da varmış. “Babam da beni aynı Muhsin’in babası gibi bir süre omuzlarında taşıdı” diyor. Ancak daha sonra yorulduğundan olsa gerek Ashgar’ı yere indirmiş ve elini tutmuş. İşte o zaman, kalabalık arasından başını kaldırıp havaya baktığında, gökyüzünün bile sanki başka bir renge büründüğünü düşünmüş Asghar. Babasının elini bırakarak, kalabalık arasında dilediğince koşup yuvarlanmak istemiş. O konuşurken aklımıza Samed Behrengi’nin “Küçük Kara Balık” hikayesi geliyor. Asghar’ın bu coşkusu, 1968 yılında Şah’ın adamları tarafından öldürülen Behrengi’nin hikayesinde bahsettiği küçük balığın merak ve heyecanını çağrıştırıyor bizlere.

Muhsin ve Asghar’a, o zamanlar bir sürü insanın İran halkı ile aynı hisleri paylaştığını söylüyoruz. Zira devrim, sadece İran’da değil, özellikle İslam ülkeleri olmak üzere başka pek çok ülkede de büyük bir coşkuyla karşılanmıştı. Milyonlarca insanın, düşünü kurdukları bir şeyin henüz kendi ülkelerinde olmasa bile, en azından bir yerlerde gerçekleştini görebilmesi kolay rastlanır bir şey değildi. Ve İran Devrimi, bu anlamda büyük bir ihtiyaca tekabül ediyordu aslında. Neredeyse 2 asırdır Batı karşısında yenik durumda görünen Müslüman toplumların, tipik bir Batılılaşma siyaseti güden İran Şah’ının mağlup olduğunu görmeleri, onlar için bir çok şeyin rövanşı anlamına geliyordu. En azından insanların, devrime olan inançları tazelenmişti. Ve tek başına bu bile büyük bir şey sayılabilirdi. Karl Liebknecht, Sovyet Devrimi’nin etkisinin sadece Sovyetlerle sınırlı kalmadığını, aksine başta Alman sosyalistleri olmak üzere herkes için çok önemli bir dönüm noktası olduğunu söylüyor. İran Devrimi hakkında hiçbir zaman Sovyet Devrimi üzerine olduğu kadar çokça şey yazılıp çizilmedi. Ancak örneğin sadece Türkiye’de yarattığı büyük heyecan dalgası bile, devrimin ne kadar ciddi yansımalarının olduğunun bir göstergesiydi.

Devrimden önce, Şah karşıtı gösterilerin iyice yoğunlaştığı bir dönemde İran’ı ziyaret eden Fransız düşünür Michel Foucault, burada Ayetullah Humeyni ile görüşmüş ve İranlı muhaliflerle bir dizi mülakat gerçekleştirmişti. Muhsin, bizlere Foucault’un devrim hakkındaki meşhur sözünü anımsatıyor; “İran İslam devrimi ruhsuz dünyanın ruhudur.” Ve buruk bir gülümsemeyle konuşmaya devam ediyor; “ O zamanlar, Foucault da hepimiz gibi fazlaca iyimsermiş.” Foucalt’ın İran Devrimi’ni zihninde Batı sömürgeciliğinin anti-tezi olarak kodladığını söylüyoruz. “Hepimiz böyle düşünüyorduk zaten” diyor Muhsin ve ilave ediyor; “Ancak kim ne derse desin, devrim bizleri mutlu etmeyi başaramadı.Bu uğurda canını dişine takarak mücadele eden insanlar bile dahil buna...”

Muhsin’in bu sözleri üzerine, her devrimin önce kendi evlatlarını yuttuğu trajik gerçeğini anımsıyoruz. Bu anlamda İran İslam Devrimi’nin diğerlerinden bir farkı yok. Zira İran’da da büyük ideallerle ortaya çıkan devrimci hareketlerin, iktidarı ele geçirdikten sonra büyük siyasi temizlik operasyonlarına giriştiğini gösteren pek çok örnek var. “Devrim öncesi Şah karşıtı gösteriler içerisinde yer almış bir komşumuzun idam edildiğini öğrendiğimde büyük bir hayalkırıklığına uğramıştım. Sonradan öğrendiğime göre Sâzmâne Mojâhedine Khalqe yani Halkın Mücahitleri örgütüne üyeymiş. Babam bu çizgiden uzaktı ancak komşumuzun öldürülmesini onda da çok derin bir üzüntü yaratmıştı” diyor Ashgar.

Muhsin ve Asghar’la hemfikir olduğumuz bir nokta da, devrim sürecinde aktif görev alan Mutahhari, Talegani, Çamran ya da Beheşti gibi pek çok kimsenin çok erken vefat etmesinin, büyük bir talihsizlik olduğu. Ancak hem Muhsin hem de Ashgar, bu simaların hayatta olmuş olsalar da “1988 İran siyasi suçlu idamları” olarak adlandırılan dönemde, aralarında pek çok Hüseyniye-i İrşad talebesi ya da hocası da olan inkilapçının da olduğu 30.000 kişinin idam edilmesini engellemeye güçlerinin yetmeyeceği görüşündeler. “İnanın onların da ellerinden hiçbirşey gelmezdi, hatta büyük ihtimal ortadan kaldırılanlar arasında onlar da olurdu.” diyor Asghar. Muhsin ve Asghar’ın bu konuda karamsar olmalarının geçerli nedenleri var. Zira devrim hareketi başlarda pek çok farklı siyasal söylem barındırıyordu. Ancak kısa süre sonra tüm farklı görüşlerin sesi bastırıldı. Beklenen devrim gerçeklemiş fakat devrimle işbaşına gelen yeni iktidar her türlü farklılığı inkar ederek, tektip bir toplum yapısı oluşturmaya başlamıştı. Geleneksel Şii inanışında, 12. imamın gelişine kadar geçen zaman içerisinde tüm karar verme yetkisinin ruhban sınıfına ait olması, bu kesimin büyük bir otoriteye sahip olmasına da neden oluyordu. Ve bu otoritenin siyaset üzerinde de etkili olması kaçınılmaz bir durumdu.

“Bu baskı artık dayanılmaz bir hal aldığında Kanada’ya gitmeye karar vermiştim” diyor Asghar. İran’dan ayrıldığında henüz 18 yaşındaymış. Önce Kanada’da bir üniversiteye kaydolmuş. Okulu bitirdikten sonra, bir süre günübirlik işlerde çalışmış, ardından düzenli bir iş bulmuş. Asghar, Kanada’ya gittikten 8 sene sonra Muhsin de onun yanına gelmiş. Aynı evde kalmışlar ve beraber çalışmışlar. “Her ne kadar Kanada’da rahat denebilecek bir hayatımız varsa da, İran’ı çok özlüyorduk” diye söze giriyor Muhsin. “Ve bunu ancak yaşayanlar bilir” diye ilave ediyor. Akılları sürekli ülkelerindeymiş. Kanada’da pek çok İranlı ile tanışmışlar ancak bunların neredeyse tamamı Şah yanlısı ve devrim karşıtı olduğundan arkadaşlık etmek için çok fazla ortak nokta bulamamışlar. “Bizimkisi çok tuhaf bir durumdu” diye izah ediyor Asghar; “ İran’ı terk ederek, dünyanın bir ucuna gelmiştik çünkü artık ortada bir devrim falan kalmadığını biliyorduk. Ancak çocukluk hayallerimizin ellerimiz arasından böyle kayıp gitmesini de bir türlü kabullenemiyorduk. Neredeyse otuzlu yaşlarımıza merdiven dayamamıza rağmen hala Azadi Meydanı’ndaki o kalabalık içerisinde kalpleri küt küt atan iki çocuktuk sanki.”

Muhsin ve Asghar, ülkelerinden bu denli uzakta yaşamaya daha fazla katlanamayarak 3 sene önce İran’a geri dönmüşler. Her ikisi de, Batılı toplumların insana verdiği sahte mutluluklardansa, ülkelerinde kalıp dert sahibi olmayı tercih ettiklerini söylüyorlar. Bu nedenle, her ne olursa olsun, mücadele etmekten vazgeçmemeye karar vermişler. Ancak İran halkının özellikle son dönemlerde bir hayli karamsar bir ruh hali içerisinde olduğunu söylüyorlar. Zira bu zamana çıkan pek çok ayaklanma şiddet yoluyla bastırılmış ve insanlar tepkileri ne olursa olsun bastırılmaya alıştıklarından, bu yolla bir şeyler kazanmanın güç olduğuna inanmaya başlamışlar. “Sesimizi yükselttiğimiz zaman kaybeden taraf daima biz oluyoruz, nasıl baş edeceğiz ki? ” diye düşünen pek çok insan varmış.

Muhsin ve Asghar’a mücadele etmek durumunda olduklarının sadece perde önündeki figürler olmadığını aksine güçlü bir Fars aristokrasisiyle karşı karşıya olduklarını belirtiyoruz. Ve uzun bir maziye sahip olan Fars aristokrasisinin devrimden sonra kabuk değiştirerek, mollalar üzerinden devrimi sabote ettiğini düşündüğümüzü söylüyoruz. Hiç duraksamadan bu sözlerimize katılıyorlar ve Muhsin konuşmaya başlıyor; ”Ayetullah Humeyni’nin sahip olduğu büyük karizma asla inkar edilemezdi. Ve ölümünden sonra ardından bıraktığı veresiye defteri, İran Devrimi’nin ruhuyla birebir örtüşüyordu aslında. “ Bir süre Humeyni’nin Türkiye İslamcılığı üzerindeki etkisinden ve onun işte bu arkasında bıraktığı veresiye defteri gibi figürler nedeniyle Ali Şiasını temsil eden bir lider olarak tasavvur edildiğinden bahsediyoruz. Anlattıklarımızı ilgiyle dinliyorlar. Ancak aslında aklımızda önemli bir soru var ve bunu sormak istiyoruz. Zihnimizi meşgul eden şey, Humeyni’nin ne zaman yenilgiye uğradığı... Devrimden 6 ay sonra mı, 1 yıl sonra mı ya da 5 yıl sonra mı? Adalet peşindeki Ali Şiası tarafından gerçekleştirilen devrim, ne zaman siyaset ehli Safevi Şiasının iktidarına geçti işte bunu merak ediyoruz.

Önce uzun bir sessizlik oluyor. Belli ki Muhsin ve Asghar bu soru karşısında hazırlıksız. Veyahut dosdoğru bir cevap verebilmek için, devrimden bu yana olan biten ne varsa hızlıca zihinlerinden geçiriyorlar. Önce Asghar başlıyor konuşmaya; “Siyasi suçlu idamlarının bizler üzerinde büyük bir travmatik etkisi oldu çünkü bu ölümleri hak etmediklerini düşünüyorduk. Ancak şimdi düşündüğüm zaman şunu kesin bir şekilde söyleyebilirim ki, devletimizin 1982’de gerçekleşen Hama Katliamı karşısında sessiz kalması aslında devrimin daha o zaman öldüğünü gösteriyordu.” Ve Muhsin ilave ediyor; “İran halkı Şii bir toplum ancak mezhepçi politikalar güderek, onbinlerce masum Sünni’nin ölümünü seyredecek kadar zalim değiliz hiçbirimiz”

Bu aslında tam da beklediğimiz cevap. Daha doğrusu duymayı umduğumuz... Ve “Kral çıplak” demenin kolay bir itiraf olmadığını biliyoruz. Ancak hem Muhsin hem de Asghar, Fars aristokrasisinin aslında üzerine Ali Şiası kılığı giydirilmiş ancak içi tamamen Safevi ruhaniliği ile donatılmış bir yapıya sahip olduğunu görebiliyorlar.

Azadi Meydanı’ndaki o kalabalık içerisinde devrimi kutlayan iki çocuk aklımıza geliyor ve üzülüyoruz. Zira insanın hayallerinin altüst olmasının ne anlama geldiğini, bizler çok iyi biliyoruz. İnandığı ve güvendiklerinin kumdan kaleler gibi birer birer yıkılmasının da... Ancak Muhsin ve Asghar, önemli bir noktayı hatırlatıyor bizlere. Kanada’daki rahat yaşamlarını geride bırakarak, Azadi Meydanı’nda bıraktıkları çocukluk hayallerinin peşisıra İran’a geri dönmeleri, çoktan öldüğünü kabul ettikleri bir devrimi canlandırmaya gayret etmeleri ya da en azından bunu hala ümit edebiliyor olmaları..Bunların hepsi geleceğe dair besledikleri inancı yitirmemiş olmalarından kaynaklanıyor. İsteselerdi dünyanın bir ucunda kendilerine çok farklı bir hayat kurabilirlerdi, isteselerdi bir daha İran’a adım bile atmayabilirlerdi, isteselerdi çocukluk hayallerine dair ne varsa silebilirlerdi akıllarından ve belki de isteselerdi bir devrimi hiç olmamış bile farz edebilirlerdi...Ancak bunların hiçbirini yapmamışlar.

Sıcak bir Tahran ikindisi, tüm bu düşünceler zincir olup birbirine ekleniyor zihnimizde. İran çok güzel bir ülke. Mezhep taassubuna ve milliyetçiliğe lanet ediyoruz beraberce. “Sorsan devlet adamlarına kimse mezhepçiyim demez” diyor Muhsin gülerek. “Ne İran’da ne de Türkiye’de...Der mi hiç” diye gülerek karşılık veriyoruz biz de. “Ancak pek çoğunun aklında kırk tane tilki dolaşıyor” diye lafa giriyor Asghar. Ve o kırk tilkinin kuyruğunu da birbirine bağlayabileceğimize dair olan inancımız güçleniveriyor birden. “Yaparız” diyoruz bir ağızdan.

Ne de olsa hepimiz de “Devrim ölse de, yaşasın devrim” diye geçiriyoruz içimizden.

perenbirsaygili@gmail.com

YORUMLAR
avatar
  • avatar
    zaza.amed-yorum-2

    Günahkarız..Yuvarlanıp gidiyoruz işte...Allah hepimizi ıslah etsin...iRan olmasaydı,islamın dünyadaki konumu ne olacaktı sizce..düşünmek bile istemiyorum..El kaide mi-fetullahçılar mı-vehhabiler mi-yoksa diyanetin kravatlı tosuncukları mı...Kim temsil edecekti,mustazafları-ezilmişleri-ebuzerleri-huseynleri-meşakkat ve sürgünle yaşayan ehlibeyt torunlarını...Boşver İran ı...bırak dejenere olsun..Bozulsun..Onun 1979 da bu ümmete pompaladığı kan yeter...belki 50 sene sonra mısır olur,belki 100 sene sonra endonezya olur,problem değil be heyran...Ama 1979 olmasaydı,sanırım şu anda ya ateist bir sosyalist veya hırıstiyan olurdum...ve vallahi ve billahi,bazen dünyayı gözlemliyorum,o kadar çirkinlik ve karanlık görüyorum ki,bu kadar pisliğin içinde dahi o devamlı zahiren kınadığımız iran a derin derin hak verip sempati duyuyorum..Hammade insan..iran da insandan müteşşekil,ve de tüm dünya..İnsan nankör bir varlık..En nankör ü de benimki,Rabbin bana verdiği birçok lütufa rağmen günahkarım,hem de bile bile günah işleyenlerden..ben adam olamadım ki iran ı eleştireyim...hangimiz masumuz..

    cevapla
  • avatar
    zaza.amed-yorum-1

    Hamd alemlerin sahibi olan Allah a dır... Şunun bilinmesini isterimki ,İmam Humeyni; NE Hz. Muhammed den,NE Hz. Ali den,NE DE İmam huseyn den DAHA alimdir,DAHA bilgilidir,DAHA keramet sahibidir...Ve İmam Humeyninin veya İran islam devrimin gücü ve heyecanı ve aşkı ve etkileme gücü asrısaadetten veya salih halifelerden veya imamlardan DAHA GÜÇLÜ değildir...Hz muhammed zehirlendi,İmam Ali şehit edildi,Kerbela da hz huseyn ve ehl beyt katledildi...Peygamberimizin islam devletinin ömrü pek uzun değildi..peygamber ve yezid arasında kaç yıl geçti mesela.hz isa veya hz musa yeryüzünden ayrıldıklarında arkalarında kaç kişilik salih topluluklar bırakmıştı ki...İran devriminden beklediğiniz nedir?Misyonu ne olmalıydı..Hama da İran a kurulan tuzak,Irak saldırısıalkın münafıkları sizce emevi çetelerinden,sıffın dan daha çetin değil miydi..Herşeyin güllük gülistanlık olmasını nasıl beklersiniz...nedir bu hayal kırıklığınız..habil -kabil boşuna mı yaşandı...Şeytan a neden kıyamete kadar süre verildi...Gayba iman etmiştik hani...hz huseyn yezid i yenseydi,sonrası ne olacaktı sizce...fitne her zaman olacak..Birileri kur an ı her zaman mızrağa takmaya çalışacak..İman etmişiz..çoluğumuz-çocuğumuz ve nesebimiz ateşten uzak olsun demişiz,dua etmişiz,islami yaşamaya çalışmışız..peygamberin imha etmediği iblis i siz mi ortadan kaldıracaksınız..siz örgütçü müsünüz cemaatçi mi..sol örgüt mantığıyla düşünmeyelim,islami tasavvuf mantığıdır,cemaat kültürümüz...

    cevapla
  • avatar
    Mehmet UFUKALP

    İran İmam Humeyninin yaptığı devrimlere sadık ve her geçen gün devrimin meyvelerinin alındığı günler olmaktadır. Ancak islam devrimini anlamayanlar, sloganik tarzda anlayanlar, eksik anlayanlar ve zihinleri ölenler devrimin öldüğünü zannediyorlar. Hangi olayları devrimin öldüğüne delil gösteriyorlar acaba? Devrimin öncü kadroları devrimin başında ve her geçen gün islam devriminin kazanımları gelişmekte, serpilmekte meyve vermektedir. Hangi devrimin öldüğünden bahsediyorsunuz? Ruhunuzda ölen devrim olabilir. İran İslam Devrimi bütün haşmeti ile yaşıyor. Hem de emperyalist düşmanların onca düşmanlığına, cahil dostların onca anlayışsızlığına rağmen.

    cevapla
  • avatar
    şuayip kılıç

    şehre yeni gelmiştim 1979 yılında tv yi yeni görmüştüm oyıllarda babam komşunun evide tv var hadi gidip sana gösterelim demişti gittik herkes oradalar yani komşular babam beni kucağına aldı konuşmadan izle demişti o sattlerde iranda devrim olmuş imam humeyni uçaktan iniyordu o sahnde çocuksu duygularla baba bu kim dmiştim babam o humeyni demişti o zaman dan sora hayal dünyamın beyaz atlı kahramanı olmuştu 18 yaşına geldiğimde imam aşığ olmuştum devrim marşları dinliyordum farsca dilini bilmeden marş şın sadece şu kısmını anlıyordum allahu ekber humeyni rehber ardan yıllar geçti beheşti mutahri ve üsdadım ali şeriati .şimdi bakıyorum da ancak ağlıyorum geçmişe ve geleceğe böylemi olacaktı islamın devrimi tasuplar ve milliyetçilik gibi iki lanette kurban olacaklardı??????????

    cevapla
  • avatar
    FATİH

    yine mi kimse yorum yapmamış . cık cık cık. dur ben yapayım. yazınızı okumadım bile... zaman kaybı...

    cevapla
  • avatar
    CİHAN

    Türkiyenin Bekası İran'nın bütünlüğünün korunmasından geçer.ABD'nin maksadı İranın bütünlüğünü ve siyasal yapısını bozarak, işbirlikçi Kürtleri ayaklandırarak, Türkiyanin başına bela edip, ortadoğuda ABD kontrolünde ikinci bir İsrail yaratıp Ortadoğuya tamamen egemen olmaktır. Hayır yanıbaşımızda süper zalim bir devlet istemiyooruz.Bütün varlığımızla İranın yanındayız, ve İranın nükleer faaliyetlerini destekliyor ve diyoruz ki, İranın da en az Kuzey Kore,Hindistan ve İsrail kadar Nükler silah yapmaya hakkı vardır. Darısı Türkiyenin başına

    cevapla
  • avatar
    mustafa

    İsrail'de bulunan atom bombalarını görmezden gelip İran'la kalakalmanın anlamı yok. Eğer mücadele edilecekse topyekün istisnasız edilmeli. Süper güçler dahil herkes bırakmalı. Denetim her ülkede yapılmalı. Birilerine yeşil ışık. Birilerine kırmızı ışık yakılmaz ki.

    cevapla