Bir tuzak olarak İslamcılık

Hedefi ortadan kaldırmak için iyi kamufle edilmiş, kolay tetiklenen patlayıcılarla kurulan tuzaklara bubi tuzağı denir.

Bubi tuzağı, yok eder, parçalar ve yaşamsal fonksiyonları yitirir.

İslamcılık, bir bubi tuzağıdır.

Müslüman dinamizmi yok etmek gerektiğinde ya da oluşumu engellenmek istendiğinde İslamcılık tuzağı kurulur.

İslamcılık; Müslümanı anne-babasından, toplumundan soyutlayan, şekli her söylem ve eylemin bıraktığı izdir.

Müslüman coğrafyada örneklerine bol miktarda tanık olduğumuz bu tuzak; bir Müslüman’ın en kolay düştüğü tuzaktır.

Buna kapılmaya teşne görüntüsü veren Türkiye İslami hareketi, bu tuzağa doğru sürükleniyor.

Küresel network, İslamcılığı kullanarak Doğu’da istediği sonucu almak noktasında profesyonelleşmiş durumda. Bu konuda onlarla yarışmak ya da mücadele etmek stratejik olarak doğru değil. Sağ çıkmanın mümkün olmadığı bu alandan uzak durmaktan başka çare bugün için yok.

Paradoks şu; Müslüman toplumlarda İslamcılık, toplumla bütünleşmenin değil toplumdan soyutlanmanın bir aracı.

Bir şekilde dünyayı kurtarma, alelacele İslam devleti kurma fikri Müslümanların dimağına saplanmış paslı bir savaş dönemi fikri. Müslüman olmadan, İslamileşmeden, Müslüman olgular var etmeden sonuç almaya çalışan, çağın realitelerini ıskalayan ezik asırların mirası, kalıplaşmış, bize dair bir cihat psikolojisi.

Son yüzyılda ise, Sosyalizmin mücadele yöntemleri devşirilerek Müslüman toplulukları, İslam adına geri dönülmez bir kapana sıkıştıran macera dolu bir mefkûre.

İslami büyük sözler altına gizlenen üçüncü sınıf bir “doğrudan satış”  yöntemi.

En kutsal değerleri Müslümanın gözüne sokup örgütlere dâhil eden sonra illegalitenin en süfli yöntemlerinin boyunduruğuna sokarak bir yön çizen tufeyli bir üslup.

Müslüman toplumları, üretilen İslamcılıklar parçalıyor. İslami dinamizm ve hakikatli direniş öykülerinin yönü; suni İslamcı çıkışlarla değiştiriliyor.

-Kurt avlayan ses dalgaları gibi- önce yoğun ve keskin bir anti-İslam sinyal yayıyorlar, ardından sinyalin ulaştığı coğrafyaları tarıyor, ağa düşeni örgütlüyorlar.

Müslümanı kendini dava için feda etme duygusundan yakalayıp izole ediyorlar.

Yeryüzünde fitneden eser kalmayıncaya kadar mücadele etme fikriyle yoğrulmuş kalpleri, kendi gerçekliğinden kopararak Prokrustes yatağına bağlayarak biçimlendiriyorlar.

Bu yöntemi; testten geçirip damıtılmış haliyle şimdi Türkiye’de uygulamaya çalışıyorlar.

Türkiye’deki demokrasi, normalleşme, sivilleşme ve yenilenme mücadelesini, İslamcılık tuzağıyla küçültüp sonra kendi içinde patlatacaklar.

Türkiye toplumunun siyasallaşmasını, tarih ve toplum dışı bir İslamcılık olarak kodlamak istiyorlar.

Bu nedenle, yakın tarihimizdeki her kalkışmada, bilinçli olarak önce İslami objelere saldırdılar.

Retrospektif bir gözlemle Türkiye’nin demokratikleşme iradesine karşı devreye sokulan tüm saldırılar, İslam’a yönelik saldırılar olarak planlandı.

Böylece tepesine tepesine vurulan Müslüman kimlik, kabukla yetinen İslamcı bir çizgiye çekiliyor.

Bağlamından kopuk nice ezber diskurlar altında, kapalı bir eğitim modelinden geçen dindar topluluklar içinden çekilip alınan gençler bu oyuna sürülüyorlar.

Eski düzen, Milli Görüş’ü düz İslamcı Görüş yapmak istiyor. Eski düzen, demokratik muhafazakâr hareketi, kuru bir İslamcı harekete dönüştürmek istiyor. Eski düzen; dindar aile çocuklarını, ezberinde bir ayet bile olmadan duygusallıkla İslamcı militan yapıyor. Ülkücülüğü yeniden üretiyor!

AK Parti savunma refleksiyle, bazen zorunluluk bazen gereklilik bazen de basiretsizlikle bu hali tersinden besliyor.

Biteviye saldırılarla toplum, “İslamcılar ve diğerleri” şeklinde bölünmek istendi. Hedeflerine ulaştılar. Bu süreçte, diğer partilerin çatısı altında tercih kullanan kitleler duygu olarak AK Parti’den bir bir koptu.

Tam bu geçişte, HDP olayı patlak verdi. AK Parti; alışkanlıkla, kendine iki büyük zafer kazandıran aynı referansla, HDP’ye akışı durduracağını düşündü. Yanıldığını o gün anladı.

Hatasıyla sevabıyla devlet ve hükümet eliyle önü açılan Kürt kimliği, yanlış adrese yöneldikleri fark edilince yine devlet ve hükümet eliyle İslam referansı temelinde (İslamcılık) kontrol edilmek istendi. Ters tepti, bu siyasetle İslam referansı yara aldı.

Bugün Türkiye’nin dönüşüm iradesi, İslamcılıkla kendini azaltıyor. İslamcılık, Muhafazakâr demokrasinin alanını daraltıyor.

Yeni dünya konseptinde Müslüman coğrafyanın ihtiyacı olan “Müslüman demokrasi”; Müslümanların hataları ve dayatılan İslamcılık eğilimleri nedeniyle tarih sahnesine çıkamadan hastalandı.

Gelinen noktada alternatif bir ufuk olarak “Müslüman demokrasi” tartışılmalı.

Hatta bir tür Müslüman laiklik, özgün ve yerel formlara dökülerek teknik bir yönetim biçimi olarak entelektüel gündem olmalı.

Kendi kendine devre dışı kalmadan, tıkanıklığın önü bir şekilde açılmalı.

Yazının güne dair konteksini de kurmalı.

Bu seçimlerde ve bundan sonraki süreçte kamuoyuna açık her mecrada; hazır, ideolojik ve direk mesaj içeren, başka çatılar altında yaşayan Müslüman toplulukları ayrı tutan dini söylemlerden uzak durmalı.

En basit ve en yalın haliyle; artık herkes her şeyi biliyor. Bu çelişki temelinde kritik çatışma kazanıldı. Şimdi bu müktesebatı heba etmemenin stratejisini bulmalı.

Muhafazakâr demokrasinin kadroları, bu toplumda, İslami söylemde maksimum ufka ulaştılar, önce bunu görmeli. Her insan bulunduğu yerde İslam’ı hakkı ile yaşar, herkes buna tanık olur, en iyi İslamlık budur.

Gerekmedikçe din atmosferinden geçirmeden, bizatihi devlete, bireye ve topluma dair, yaralı bilinçlere, inanışlara, mezheplere, meşreplere dair, bizatihi yaşama; kültürel, sosyal, psikolojik, siyasi ve ekonomik iyileşmeye dair konuşmalı.

Dikkat, ön tarafta iyi kamufle edilmiş kapan var.

Ayağınızı bir adım yana atın.

Tunus deneyimini göz ardı etmeyin.
 

omeraltass@gmail.com

twitter.com/omraltas

www.facebook.com/Ömer Altaş

İslamcılık Tuzağı Türkiye AK Parti İslam İslami Hareket Demokrasi Müslüman Demokrasi Müslüman Laiklik Tuzak HDP Ülkücülük Toplumsal Barış
YORUMLAR
avatar
  • avatar
    İslamcılık, İslami Hareket. İttihadı İslam

    İTTİHADI İSLAMDAN İSLAMCILIĞA Yazar, 'islamcılık tuzağı' diye ilginç bir tesbitte bulunmuş. Lakin yorumcular, sorunu şahsileştirmiş. 20. Yüzyılın ikinci yarısında müslümanların siyasal gerileyişine bir çözüm bulmak amacıyla ve Batıda başlayan fikri düzeyde İslama saldırılara cevap verme niyetiyle (Renan'ın İslama saldırmasına karşı ve İngilizlerin, sömürgelerinde müslümanları sindirme politikalarına karşı) Osmanlı'da Namık Kemallerin, Hindistan'da Afgani'nin fikri düzeyde cevap verme çalışmalarıyla literatüre giren İslan Birliği fikri, 2. Abdülhamit, jöntürkler ve 1. Dünya Savaşı döneminde Enver Paşa'nın Cihadı Ekber fikriyle (Sultan 5. Mehmet Reşad'ın imzaladığı fetva) bir mücadele şekli olarak kullanılmıştır. Yusuf Akçura'nın 1905 gibi erken bir tarihte yayınladığı Üç Tarzı Siyaset kitabında da Türkçülük ve Osmanlıcılık yanında İslam Birliği de tartışılmıştır. Ancak 1. Dünya Savaşında Osmanlı Devleti'nin tarih sahnesinden silinmesiyle Türkiye Cumhuriyeti'nin yanında İngiliz ve Fransız Devletlerinin sömürgeleştirdiği ülkelerin meydana gelmesi, İslam Dünyasını sahipsiz bırakmış ve sömürge ülkelerde ve Türkiye'de ortaya çıkan İslami Hareketler siyasal ve kültürel mücadeleler başlatmışlardı. Ancak değişen dünya dengeleri içinde çalışma yapan bu İslami hareketler dünya konjoktörünü gözden kaçırmış ve manipulasyona açık hale gelmiştir. Sykes-Picot'tan bu yana önceleri Yakındoğu sonra da Ortadoğu denilen bölgeyi kontrol altına alan Batı, elbette bu İslami Hareketleri yakından takip ediyordu. (ABD'nin yıllık istihbarat harcaması FBI hariç 400 milyar doların üzerinde olduğu söyleniyor) Batıyı gerektiği gibi tanımlayıp kavrayamayan İslami hareketler ise kendilerinin önünde sınırsız bir özgürlük alanı olduğunu düşünüyorlardı. Batı için İslami hareketler, yeraltı ve yerüstü kaynaklarını rahatça kullandığı ölçüde sorun teşkil etmiyordu. Zamanla İslami hareketlerin devletlerin yönetimine etki etmeye başlaması Batıyı yeni Sykes-Picot planları yapmaya itti. Kendilerine çizilmiş bir özgürlük alanında mücadele eden bu İslami hareketlerin fanatizminden faydalanan Batı, bu hareketleri kolayca manipule edeceğini gördü. Hatta kendi icat ettiği İslami Hareketleri, silahlandırıp piyasaya sürdü. (El Kaide, İşid, Boko haram) Eline silah almayan İslami hareketleri de farklı şekilde kullanmaya çalıştı. Batı, nasıl sömürge düzenimi devam ettiririm düşüncesini taşırken İslami hareketler de kıldan tüyden işlerle uğraşıp esas düşmanı unuttular. Silahlı İslami hareketler de Batıdan aldıkları silahlarla mücadele! Ettiler. Gelinen nokta itibariyle İslam düşmanları Müslümanları kategorize ederek, İslamcı, Siyal İslamcı, Radikal, Fundemantalist, aşırı dinci gibi kavramlarla İslami hareketlerin alanını sınırlamaya çalıştılar. (Siyasal İslamın İflası, Oliver Roy) Müslümanlar da, tarih algısı olmadığından, (Tarihi 610'da başlatıp 661'de bitirmişlerdi. Bir de 5. Halife 2. Ömer vardı, Selçuklu-Osmanlı dönemi pek okunmadı. Tarih Cumhuriyet sonrası 1950'lerden başlatıldı) İttihadı İslamı unutup, fundementalizmle birlikte kullanılan İslamcılığı benimsediler. 80'li 90'lı yıllarda işgören bu kavramın şimdi yenilenmesi gerekiyor. Değişmemek marifet değil. Değişen dünyada nostaljik takılmak hiç akıl işi değil. Müslümanların toplumla birlikte olması lazım. Ayırk otu gibi bitmek ve kendini farklı şekillerde tanımlamak İslami harekete zarar verir. Soğuk savaş zihniyle 2015'te hareket etmek bizi ancak geriye götürür.

    cevapla
  • avatar
    mantık

    yazarın batının liberalizm ve sosyalizm karşısında geliştirdiği üçüncü ana akım tarzı olan muhafazakar demokrasiyi müslümanlara bir çıkış yolu olarak sunması, bununla da yetinmeyip yıkıcılığın, çatışmanın ve dünyanın yaşadığı buhranların ana kaynaklarından bir olan laikliği müslümanlara kanıksatmaya cüret etmesi tam bir akıl tutulması yaşadığını gösteriyor. Hayır bayım İslami hareketler bu coğrafyanın bağrından çıkan toplumsal dinamikler ile en hakiki ilişkileri olan yalnız bölge için değil bütün dünya için yegane umut vadeden nadir oluşumlardandır. Sizin bahsettiğiniz 18,20 yaşlarındaki bazı gençlerin ergenlik çıkışları veya şaz bir takım kişi ve grupların söz ve davranışları ile köklü bir geleneği kavramsal kargaşalara kurban edemezsiniz

    cevapla
  • avatar
    şinasi okur

    birçok alan iç içe geçmiş...siyasetin oluşturduğu atmosfer ile bireysel kaygıların ayrışması kolay değil.. sözü AK parti'ye mi yoksa sorumluluk almaktan imtina edenlere mi söylersiniz...partilerin dili ile halka olan mesafe...bu konu biraz soyut..halkı kuşatma, ancak siyasetin gönüllere dönük çizgisi ile gerçekleşir...tarih dediğimiz "yaşanmışlıktan" kopuk bir bakış sadra şifa olmaz..İslamcılığı bu kadar ucuz bir köylü siyasetine rapt ederek ilerlemeniz tutarsızlıktır...İslamcılık devletlüdür... kamusal alanda yer tutmuş zatların sıkıntıdan çıkış ve kurtuluş arayışıdır...bunun seyrini bile günlük acemiliklere kurban etmeniz paradoksunuzu çetrefilleştirmiştir.. ez cümle, yazı üslubunuz bildiri üslubu düzeyindedir..

    cevapla
  • avatar
    hüseyin kerbela

    "Muhafazakâr demokrasinin kadroları, bu toplumda, İslami söylemde maksimum ufka ulaştılar, önce bunu görmeli. Her insan bulunduğu yerde İslam’ı hakkı ile yaşar, herkes buna tanık olur, en iyi İslamlık budur." yerinde, yazılarınızdaki islamcılık ideolojik "fanatik" duruş nedeniyle okuma ihtiyacı!! hissetmiyordum artık...Ama sanırım İslamın evrenselliği konusunda ve laik düzenin farklı partileri içinde müslümanların bulanabileceğine dair ufkunuz baya gelişmiş bu sevindirici...Sizi okuyan kendi halinde islamcılık dışı "sade müslüman" lar islam ile akp yi neredeyse özdeşleştirdiğinizi rahatlıkla görebilmektedirler...bence cenghan uğur beye kulak vermelisinz ve hakkı hak bilip hakka tabi olmaya,batılı işleyen kim olursa olsun!!! batıl diyebilme erdemini gösterebilmeliyiz..ve bu devri hastalığı olan kendinden olmayanı aşşağılama yı bırakıp Allah cc kendi hesabımızı nasıl verebilirizin endişesine odaklanmalıyız...Allah cc verdiklerini Onun yolunda kullanmayınca şefkat tokatları geliverir,Devleti verdi Allah cc,biz ne yaptık devleti insanımızın hizmetine sunacağımıza bizzat devletleştik,"devlete başkaldıranın başını ezeriz"diyenleri alkışlamakla meşgulüz u aralar,daha düne kadar başörtüsüyle kapısından geçemediğiniz ordu evlerinin kapısı açılınca hemen islam ordusu oldu,siz dün düşman görenler. Bu dünyevileşme kendi halindeki insanların müslümanlara bakışını daha da keski hale getirdi...şimdide "müslüman laiklik" safsataları...Kardeşim biz islam ahlakını üzerimizde taşıdık ta mı buhallere gelindi..,yoksa "fanatik,partili müslüman" olunca mı ayrşmalar oldu bir düşünelim...Ya Rabbi Sen hayatımızın hiç bir anında zulümden taraf olanlardan eyleme...

    cevapla
  • avatar
    Cenghan Uğur- Açık Mektup

    Ömer bey, Konuya geçmeden önce hem hızlı, hem uzun bir giriş yapacağım. Sabrınızı istirham ediyorum. Aşağıda işaret edeceğim bir yazınız, geçenlerde arkadaşlarımızla mühim bir tartışmaya sebebiyet verdi. Ve ben fakir, arkadaşlarıma aşağıda zikredeceğim sözünüz sebebiyle “imanınızdan şüphe ettiğimi” söyledim. Hayır, sizi tekfir etmedim. Ben tekfir etme makamı değilim. Üstelik sizi tanımam etmem. İslamlığınıza da kefil olamam, kafir olduğunuzu da iddia etmem. Dediğim gibi sizi tanımam etmem. Lakin kaleminizin kalbimize sapladığı ifadenin “İslam dairesi dışında” olduğunu görmek için tüm bunlar lazım değildi. Ben konuya kendi ahiretimi ve arkadaşlarımın imanını muhafaza etme saikiyle müdahil oldum. Sizin imanlı veya imansız olmanız – lütfen üzerinize alınmayın – benim pek umurumda değil. Hayır, sizi umursamadığımdan değil. Sizi tanımadığımdan. Bununla birlikte arkadaşlarımın sizi savunurken cansiperane bir şekilde hareket etmeleri imanınız hususunda hüsnü zannımın kuvvetlenmesine sebep oldu. Yazınızda geçen ve biraz sonra bahsedeceğim ifadelerinizin “yanlışlıkla yaşanan bir kalem sürçmesi” olabileceğini düşündürdü bana. Üstelik, aynı zamanda akrabam da olan arkadaşlarımdan birisi, sizi savunma sadedinde “niye bunları kendisine söylemiyorsun” diye haklı bir çıkış yaptı. Bir diğer arkadaşım ise “gıybet yapmaya devam” ifadesiyle konunun muhakkak size intikal etmesi gerektiğini ima etti. Ben baştan itiraz ettiysem de, düşününce kendilerine hak verdim. Siz iman sahibi birisiyseniz, elbette yanlışlıkla dilinizden dökülen bu küfür sözü için tövbe etmek isteyeceksiniz. Birisi size hatırlatmazsa, “aman yapma” demezse bunun kendiliğinizden farkına varmanız belki de asla gerçekleşmeyecek. Ve elbette ruz-i mahşerde “beni niye uyarmadın” diye benim yakama yapışacaksınız. Veya belki bu sözü ben yanlış anlıyorum. Ben göremesem ve böyle bir yorumunun varlığına inanmasam bile, belki de bu bir küfür sözü değil, gayet güzel, gayet İslami bir söz. Bu durumda da size sözlerinizi açıklamanız ve bizim de güzel sözlerinizden istifade etmemiz için bir imkan vermemek size haksızlık etmek olacaktır. Bu durumda da “niye yeterince anlaşılmamış bir sözümü açıklamak için bana imkan vermedin” diye yakama yapışacaksınız. Veya belki siz de – lütfen şahsınıza saldırı olarak algılamayın, ihtimallerden bahsediyorum – siz de pek çokları gibi Allah'ın dinini batılı “değer”lerle enfekte etmeye çalışanlardan, dini değiştirme, kul eliyle yeniden yazma gayretinde olanlardan birisiniz. Bu durumda dahi siz söz ve fiillerinize muhalefet edenlerin varlığını bilme hakkına sahipsiniz, ben de yaptığınız tahribatın tamiratı mükellefiyetine sahibim. Ve hatta, evet o halinizde dahi kalbinize inmesi için, yarın ahirette “ben niye uyarılmadım” dememeniz mü'minlere düşen size kendi halinizi mümkün olduğunca yumuşak bir üslupla haber vermek ve size kendinizi toparlama imkanı vermektir. Konuya geçmeden bazı arkadaşlarımın sizi savunma sadedinde söyledikleri bir noktaya da temas etmeden geçemeyeceğim. Bazı arkadaşlarım böyle tehlikeli bir ifadeyi kullanmanıza rağmen konuyu “iman”a dayamamak gerektiğini, fikir özgürlüğü çerçevesinde mütalaa etmek gerektiğini, fikrinden dolayı – ben kimseyi tekfir etmemiş olduğum halde – kimsenin tekfir edilemeyeceğini ifade ettiler. Bu fikre katılmak mümkün değil elbette... Bunu 2 nokta ile cevaplamak istiyorum: 1. Nokta: Prensip olarak kişinin fikrinden dolayı Müslüman veya kafir olamayacağı veya böyle addedilemeyeceği pek komik bir söz geldi bana. İman öncelikle bir fikir, sonra da bir kalbi tutum değilse nedir ki? “Aklı olmayanın dini yoktur” düsturunca, aklı olmayan delinin kalbî dünyası ne olursa olsun dini olmadığına göre, iman önce bir fikir sonra bir kalbi tutum olmuyor mu? Ve kendi dinlerine “iman” eden Yahudiler, Hristiyanlar ve sair din mensuplarından bizi ayıran “fikrimiz” değil mi? O halde evet, kişiyi Müslüman eden veya etmeyen faktörlerden birisidir “fikir”. 2. Nokta: Evet İslam'da fikir özgürlüğü vardır. Yani dileyen istediği her fikre inanabilir. Ancak İslamın tanımı belli olduğundan ben Müslümanlardanım diyenlerin fikir özgürlüğü sınırlıdır. Müslümanların fikir özgürlüğünün sınırlarını Kur'an-ı Kerim ve Hadis-i Şerifler belirler. Hiçbir şahsın keyfi değil. Bir Müslüman “Allah yok” fikrine sahip olamaz mesela... Yine “Muhammed Resul değildir”, fikrine sahip olamaz mesela. “Kur'an'dan falan ayet çıkarılmalıdır, bu ayet çağımıza uygun değildir” fikri de bir Müslümanın sahip olabileceği fikirlerden değildir. Evet o kişi, sonuna kadar bu fikirlere inanma ve fitneye sebep olmadan bunları savunma hak ve özgürlüğüne sahiptir. Hem ben de sonuna kadar onun istediği fikre inanmasını savunurum. Ama kimsenin ben bir yandan Kur'an'a inanmıyorum derken diğer yandan Müslümanım deme hakkına sahip olması düşünülemez. Veya böyle dediği an benim de ona Resul-ü Zişan'ın müteveffa olduğu bu çağda, İslam'ın basit bir mü'mini sıfatıyla “muhalefet” hakkım doğar. Ve kimse de bana “senin muhalefet hakkın yoktur” diyemez. Sonuç olarak demek istediğim, her hal ve şartta, sizin gıyabınızda söylenenleri duyma hakkınız, benim dinimi savunma hakkım doğuyor. Aşağıda okuyacağınız yazıyı hem kendi ahiretini hem de kardeşinin ahiretini düşünen birisi olarak, bana sizi kardeşçe uyararak sizde gördüğüm “muhtemel kalem sürçmesi”ni düzeltmek için yazmak zorunda kaldım. Ya başka ne yapmalıydım? Yani mü'min bilinen birisi alenen küfür sözü kullandıysa ne yapılır ki? Görmezlikten mi gelmeliydim? Sözü tevil edip maalesef “var olmayan” iyi bir yoruma mı oturtmalıydım? “Adam aldırma da geç” mi demeliydim? Bu durumda akla üşüşen Akif'in dizelerine ne yapmalıydım? “Adam aldırma da geç diyemem, aldırırım. Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.” Yoksa “aman dikkat” diyerek hem sözün muhataplarını, hem sözün sahibini uyarmalı mıydım? Ben kendimin, hem sevdiğim arkadaşlarımın, hem de zat-ı alinizin ahiretini koruyacağını düşündüğüm tarz-ı hareketi seçtim. Böyle yaparak doğrusunu yaptığıma inanıyorum. Arkadaşlarım kusura bakmasın. Pişman değilim. O halde eğer samimi bir Müslümansanız, size de düşen, size kardeşçe yapılan bu hatırlatmadan sonra bir mü'min gibi davranıp, kibre saplanmayıp hatanızı tashih ve telafi etmek olmalıdır. Bende de benzeri bir hal görürseniz çekinmeden beni de uyarınız. Beni bilen arkadaşlarım bilir, geçmişte benzeri uyarılar tarafıma yapıldı. Tamamını teşekkürle karşıladım. İnsanın ağzından kalbi imanla dolu olduğu halde istemeden veya cehaletle de “küfür sözü”nün çıkması mümkündür. Kişinin tövbe etmesi, Allah'ın affetmesi ümit edilir. Günahın büyüklüğü ne olursa olsun Rabbimiz rahmandır, rahimdir. Bugün bir garip Cenkhan'ın, tabiri caizse bir Molla Kasım'ın iğne diline tahammül etmek, yarın ruz-i mahşerde hesap vermekten daha kolaydır. Siz yazınızı kamuya açık yazmış, yine tabiri caizse tahribatı halka açık surette yapmıştınız. Doğal olarak bana da size bir “açık mektup” yazmak, yani tamiratı tüm halka ulaştırmak düşüyor. Lütfen kusuruma bakmayınız. Ömer bey kardeşim... Kendiniz belki çok samimi ve güzel bir mü'minsiniz. Ancak haberiniz olmalı ki, http://www.haber10.com/yazar/omer_altas/bir_tuzak_olarak_islamcilik-495007 adresindeki “Bir Tuzak Olarak İslamcılık” yazınızdaki “Hatta bir tür Müslüman laiklik, özgün ve yerel formlara dökülerek teknik bir yönetim biçimi olarak entelektüel gündem olmalı.” yani sadeleştirirsek “Müslüman laiklik olmalı” ifadeniz Kur'an ifadesiyle bir “küfür sözü”dür. Söylerkenki niyetinizi veya cehalet veya ilim seviyenizi bilemediğimden ve bilemeyeceğimden ben size “kafir” diyemem. Ancak yukarıda yazdıklarım ve aşağıda vereceğim “laiklik” kelimesi anlamları çerçevesinde, eğer İslam dinine mensupsanız, sözlerinizi tashih etmeniz ve tövbe etmeniz gerektiği ortadadır. Bilemiyorum, belki kullandığınız “laiklik” kelimesinin anlamı konusunda yeterli bilgi sahibi değilsiniz. Bu sebeple sizin için ulaşabildiğim sözlüklerden bu kelimenin anlamlarını derleyiverdim. Bu açık mektubu okuyan başka arkadaşlar! Siz de lütfen zahmet buyurup okuyunuz. Atlayıp geçmeyiniz. Önemlidir. Wikipedia'dan (https://tr.wikipedia.org/wiki/Laiklik): Laiklik veya laisizm (Fransızca: Laïcisme); devlet yönetiminde herhangi bir dinin referans alınmamasını ve devletin dinler karşısında tarafsız olmasını savunan prensiptir. Fransızca'dan Türkçe'ye geçmiş olan "laik" sözcüğü, "din adamı olmayan kimse; din adamı dışında kalan halk" anlamına gelen Latince "laicus" sözcüğünden gelmektedir. Roma döneminde din adamlarına "Clerici" din adamı olmayanlara da "Laici" adı veriliyordu. Aynı terimin İngilizce karşılığı ise Secularity olup, din ve devlet işlerinin ayrı tutulması anlamına gelir. Kavramlar, her iki biçimde de cismi ve bilimsel olan ile soyut ve dinsel olanın birbirine karıştırılmamasını ifade etmektedirler. Bu uzun açıklamadaki anahtar ifadeler: “herhangi bir dinin referans alınmaması”, “devletin dinler karşısında tarafsız olması”, “din ve devlet işlerinin ayrı tutulması”, “cismi ve bilimsel olan ile soyut ve dinsel olanın karıştırılmaması” Turkcebilgi.com'dan (http://www.turkcebilgi.com/laiklik): Devletin dinler arasında ve dini görüşlerle dini olmayan görüşler arasında pozitif veya negatif ayrımcılık yapmaması gerektiği temel düşüncesine dayanan siyasal ve hukuki ilke. Bu tanımdaki anahtar ifadeler: devletin dini ve dini olmayan görüşler arasında ayrımcılık yapmaması (siyasal ve hukuki olarak) Türk Dil Kurumundan (http://tdk.gov.tr/index.php?option=com_gts&arama=gts&guid=TDK.GTS.5614867fc26552.41387572): Devlet ile din işlerinin ayrılığı, devletin, din ve vicdan özgürlüğünün gerçekleşmesi bakımından yansız olması Anahtar ifadeler: Devlet ve din işlerinin ayrılığı O halde en kısa şekliyle laiklik kelimesi yerine “devletin dini referans almaması” diyebiliriz. Yani kelimeyi en olumlu anlamıyla alsak dahi laiklik, “sözlüklere göre”, bir nevi dine, ama aynı anda tüm dinlere saygılı olabilecek olmayabilecek bir nevi ateizmdir. Zira inanan kişi inandığını referans alır. Mesela bir Müslüman “Allah var, Allah bir” der, ilim sahibi ve diri ve müdahil olduğuna iman eder. Bunun tabi bir neticesi olarak da hayatında Kur'an'ı referans kabul eder. Yani referans kabul etmek derken, inanç, fikir, düşünce ve amellerini inancına göre tanzim eder. Mesela Allah'ın bir olduğuna inanır, çünkü referans kabul ettiği kitap Allah'ın bir olduğunu söylemektedir. Mesela yetim hakkı yemenin, daha genel konuşursak hak yemenin kötü olduğunu savunur. Çünkü referans aldığı inanç sistemi buna “kötü” demektedir. Bu kişi örneğin Satanist olsaydı, belki de referans aldığı inanç sistemi yetim hakkı yemekte bir sakınca görmeyecekti. Mesela bir Hristiyan İsa Allah'ın oğludur, der. Çünkü bunu referans kabul ettiği Kilise söylemektedir. Özetle şunu söyleyebiliriz: Referans kabul etmek, doğru ve eğriyi öğrenmek demektir. O halde “MÜSLÜMAN LAİKLİK OLMALI” ifadeniz, “MÜSLÜMAN DOĞRUYU EĞRİYİ KUR'ANDAN VE İSLAMDAN DEĞİL BAŞKA KAYNAKLARDAN ÖĞRENMELİ” anlamına gelmektedir. Bunu yapan devlet olduğunda şunu söylemiş olur: ben doğru ve eğriyi dinlerden öğrenmem. Böyle bir devletin de doğru ve yanlış için referansa ihtiyacı vardır. Böyle bir devlet de “bilimi” referans gösterir. Yani ben bir şeye doğru veya yanlış diyeceksem, benim için Kur'an'da veya İncil'de konuyla ilgili “doğru” veya “yanlış” yazmasının hiçbir ehemmiyeti yoktur. Benim için esas olan “son bilimsel araştırmalar” bu şey için “doğru” mu diyor, “yanlış” mı diyor, odur, der. Bu yaklaşımın haddi zatında “iman” ve “inanç” ile uzaktan yakından alakası olmadığı aşikardır. Dinimizin kitabı Kur'an'dır. Kur'an'da devlet yönetimi ve hukuk ile ilgili çok sayıda ayet olduğu gibi İslam'ın bir devlet nizamı olduğuna başsız bırakıldığımız son 70-80 yılı istisna edersek 1400 yıllık İslam tarihi de sonuna kadar şahittir. Müslümanlar hiçbir devirde “İslam'ın ve Kur'an'ın referans gösterilmediği” bir İslam anlayışına sahip olmamışlardır. Bugün de böyle bir anlayışa sahip değildirler. Bugünkü laik düzen, bir başka deyişle “Novo Ordo Seclorum”, Müslümanlar için Allah'ın imanlarını test etmek için gönderdiği ve katlanmak zorunda kaldıkları bir imtihan ve bir musibetten ibarettir. Hayatı dünyadan ibaret gören ve doğruyu yanlışı öğrenmekte “Yaratıcıyı ve kitabını” referans kabul etmemek gibi ileri derece bir cahilliği ifade eden “laiklik” gibi bir musibetin başımıza musallat edilmesinin sebebini de, çok sevdiğim güzel bir kardeşim aşağıda vereceğim anektodla ifade etmiş. Sözlerimi bu anektodla noktalarken hakkınızda Müslümanların mevcut durumu hakkında seküler medeniyetin üflediği yanlış tespitlerden kurtularak aşağıdaki anektodda belirtilen gerçek sebepleri görmenizi temenni ediyor, Allah'ın rahmet ve hidayeti üzerinize olsun şeklinde dua ediyorum. Anektodun baş tarafını konumuzla ilgisi olmadığından kestim.Hülagu İslam dünyasına galebe ederek inleten zalim Moğol hükümdarıdır. Saygılarımla, M. Cenkhan Uğur *** “Hülagü, karşısındakinin sıradan biri olmadığını anlar ve 'Şöyle otur bakalım' diyerek kendisine yer gösterir ve ilk sorusunu sorar. 'Söyle bakalım, beni buraya getiren sebep nedir' diye sorar. Kadıhan gayet sakin bir şekilde; 'Seni buraya bizim amellerimiz getirdi. Allah'ın bize verdiği nimetlerin kıymetini bilemedik. Esas gayemizi unutup makam, mevki, mal mülk peşine düştük. Zevk ve sefaya daldık. Cenab-ı Hak da bize verdiği nimetleri almak üzere seni gönderdi' der. Hülagü, ikinci sorusunu sorar. ' Peki, beni buradan kim gönderebilir?' Cevap çok manidardır. 'O da bize bağlı. Benliğimize dönüp ne kadar kısa zamanda toparlanıp, bize verilen nimetin kıymetini bilir, zevk ve sefadan, israftan, zulümden, birbirimizle uğraşmaktan vazgeçersek işte o zaman sen buralarda duramazsın.' BUGÜN İSLAM ALEMİ PERİŞAN BİR DURUMDAYSA EMİN OLUN BUNUN MÜSEBBİBİ BİZLERİZ. BİZ NE ZAMAN KENDİMİZE ÇEKİ DÜZEN VERİRSEK İŞTE O ZAMAN "EN GÜR SEDA İSLAMIN SESİ OLACAKTIR".” Birde eklemeden geçemeyeceğim, Kuran bize, yapılacak her eylemin bir ahlak temeli olmasını, alırken, verirken, yazarken, okurken, savaşırken, siyaset yaparken, idare ederken...vs. Kuran ahlakı ile yapılmasını öğütler..

    cevapla
  • avatar
    abdulmetin

    "Müslüman demokrasisi" ilginc

    cevapla
  • avatar
    Haydar Yılmaz

    Çok doğru tespitler. Tebrik ederim. Öyle İslamcılar gördüm ki namaz kılmaz, nargile fokurdata fokurdata İslam nasıl yüceltilirin tartışmasını yapar. Bu arkadaşlar maalesef İslam'ı salt maddi bir harekete döküp 1+1 ile 2 elde edeceğine inanarak İslam'ı yorumlar. Oysa İslam'da salih amel ve kalbi dualarla 1+1=10 olur, 100 olur, 1000 olur. İslam'ın aksiyon tarafı İslam'ı yaşama aksiyonudur.

    cevapla
  • avatar
    Murat İslamoğlu

    Yazar (Ömer Altaş) bu sitede yıllardır İslamcılıkla ilgili yazılar yazdı, fikirlerine katılmasam bile ilgiyle okudum. Yazarımız önceki yazılarında İslamcılığı övüyordu. Ama bu yazıyla yazar, kendini yenileyerek daha önceki fikirlerinden farklı olarak İslamcı değil "Müslüman" olalım fikrini savunuyor. Yazarın, Allah'ın Kuran'da bizden istediği Müslüman olma düşüncesini savunmasından çok memnuniyet duydum. Allah Kuran'da bize İslamcı olun demiyor "Müslüman" olun diyor. İslamcılık sol akımların kopyası bir ideolojidir. İşgalci, kapitalist ülkelere karşı bir tepki olarak doğmuştur. 60'lı, 70'li yılların söylemleri (Seyyid Kutub vb.) o dönemki konjonktüre bakılmadan günümüze taşınıyor. Bazı yazarlar Müslüman olan herkes İslamcıdır diyor Allah bile böyle bizi nitelememişken. Evet Seyyid Kutub gibi Müslüman fikir, dava adamları ümmetin geleceğiyle ilgili mücadele ettiler, kafa yordular, çözüm önerileri sundular. Ama onların içinde bulunduğu şartlar farklı iken İslamcılar, bunların bütün düşüncelerini eleştiriye tabi tutmadan günümüze taşıdı. Ve İslamcılığın geldiği son nokta İslam'dan tümüyle uzak Işid gibi marjinal radikal hareketlerdir. İslamcılık "güç, iktidar, siyaset eksenli" yaşar ve bu amacına ulaşmak için ahlakı bir tarafa koyar, dini yozlaştırır, adam kayırır, kul hakkı yer, tekfir eder, kendi gibi düşünmeyen Müslümanları sindirir. Ama Müslüman "kulluk eksenli" yaşar, ahlakıyla, şefkatiyle, adaletiyle herkesi kendine hayran bırakır. Günümüz İslam ümmetinin temel sorun bazı Müslüman grupların esas hedefinin siyaset, iktidar ve güç eksenli olmasıdır. İktidar ve güç savaşları ahlak, din değerlerinin en çok tahribata uğratıldığı alanlardır. Halbuki Müslümanların yaratılış gayesi öncelikle Allah'a kulluktur. Kuran bizden salih ameller yaparak tüm insanlığa karşı “iyi bir insan” olmamızı, adaletli davranmamızı istiyor...

    cevapla
  • avatar
    Ashin

    Bunu ben senelerdir diyorum. Yazının parti kısmı beni pek ilgilendirmiyor lakin islamcılık da bir ideolojidir. Ayet bilmeden devlet kurma... çok yerinde bir tespit. Eyvallah

    cevapla
  • avatar
    cumali

    islamcılıkta bir sorun yok sorun islamcılık ile müslümanlığı ameli ve fikri birlekteliğe ulaştırıp ulaştıramamakta müslüman redikalizim döngüsünden ayrılıp meselerini asrı sadet mantığı içinde çağımız gerçekliği içinde değerlendirip dinamik olmalı yani içtihadi beceriler göstermelidir o zaman durmadan akan bir dinamizm oluşurki durağanlık olmaz dağınıklık olmaz cemaat imam ve beyat kavramları yeniden ele alınıp işlenmelidir

    cevapla
  • avatar
    Zafer Özer

    Söze güzel başlanmıştı. Genel ve kuramsal bir açıklamadan sonra AKP -partiye direkt geçiş yapılmış. Ara geçişin biraz daha işlenmesi gerekirdi bence..."Müslüman Demokrasi" kavramı ne kadar pratik bulabilir belirsiz ya da temenniden öte geçemeyen kaçış alanları...Biz en iyisi devlet mekanizmasını "tercihlerden/kabullerden" uzak tutalım.. Herkese eşit olan ve herkesin kendini güvende hissettiği bir uzlaşma zemini(devlet) bulalım. Değilse geçmişimize ait tekfir illeti sürekli tekrarlanacak. Yorum, anlayış/kavrayış farkından dolayı birbirimizi yok edeceğiz...

    cevapla
  • avatar
    yunus

    Talihsiz bir yazı... Ömer ALTAŞ'ın yazılarını atlamadan ve heyacanla okumuşumdur. Bana çok şey kazandırmıştır. Ancak bu yazı beni sukutu hayale uğrattı. Ayağına sıkmış Ömer Abi... İslamcılık konusunun üstadı Ümit Aktaş'ın yazılarını tekrar okumasını tavsiye ederim. İslamcılık, tarihte ortaya çıkan sağ(ruhanileşme) ve sol(dünyevileşme) sapmaları düzeltme çabasıdır... Ömer Bey, İslamcılığı nasıl tanımlıyor nasıl kurguluyor, ne kastediyor bir daha gözden geçirmesi lazım...

    cevapla
  • avatar
    Abuzer Dişkaya

    Vallahi çok ama çok talihsiz bir yazı olmuş. Son zamanlardaki modaya uygun olarak İslamcılığa hem de ne adına yapıldığı belli olmayan bir saldırı. Doğrusu islamcılık derken ne kast edildiği dahi anlaşılmıyor. Akp nin başarısız olduğu alanlar islamcı reflekse davrandığı alanlar değil aksine bu refleksten uzaklaşıp devletçi ve milliyetçi davrandığı alanlar. Dindar kürtlerin hdp ye kaymasına sebep olan davranış ve söylemlerin hiçbirisinin akp nin islamci refleksiyle bir alakası yok. İnsan bu yazıyı okurken yazarın islamcılar derken aklının gerisinde sadece taliban, işid, elkaide ve benzeri marjinal radikal hareketleri bulundurduğunu düşünüyor. Eğer öyle ise bunlar ıstılahı anlamda hiçbir zaman islamcı olmadılar zaten. Gerçekten islamcı olan hareketler ilk defa topluma değen bir siyaset geleneği kurdular ve bütün başarıları da buradan geliyor. Yazık.

    cevapla
  • avatar
    MOLLA KASIM

    iSLAMI İÇİNE SİNDİREMEMİŞ VE İSLAMIN İÇİNE GİREMEYİP KABUĞUNDA KALMIŞ MÜSLÜMANLARIN HAM HAYALLERİ NE KENDİLERİ İÇİN NE ÜMMET İÇİN HAYIRLI SONUÇLAR VERMEDİ VERMEZDE. ÖNCE ASRI SAADETİ,ONLARIN YAŞANTISINI,TAKVASINI,EMİR VE YASAKLARI KENDİ NEFSLERİNE UYGULAMA BİÇİMLERİNİ ÖĞRENİP İÇSELLEŞTİRİP YAŞAMADIKÇA ELLE TUTULUR HİÇBİR NETİCE ELDE EDİLEMEZ. AKSİNE SAĞA SOLA SAVRULUP "kafir"LERİN OYUNCAĞI HALİNE GELİRİZ. ÖNCE BİLMEK VE BİLDİKLERİMİZLE AMEL ETMEK,İHLASI ELDE EDİP ÖYLECE YAŞAMAK. SALİH OLMAYAN AMELLERİN SAHİBİNEDE BAŞKASINADA HAYRI OLMAZ.

    cevapla
    • avatar
      HAN KASIM

      Doğru söyledin Molla Kasım. Doğru söze ne hacet