Yeni Başlayanlar için Adalet Yürüyüşü Rehberi

Adalet kavramı hem Batı, hem Uzakdoğu hem de İslam medeniyetinin vurguladığı temel kavramlardan birisi…

Bilinen ilk adalet metinlerinden olan Urigakina adaletnamesi, M.Ö. 2400’lü yıllarda adalet kavramını gündemine taşımış ve kanunların toplumsal alandaki adaletsiz yansımalarını ortadan kaldırmayı hedeflemiş…

Hammurabi kanunları da Marduk ve Adalet Tanrısı Samas’a dayandırılarak yeryüzündeki adaletsizliği kaldırmak için ortaya konulmuş… Bu dönemden günümüze miras kalan Talion (Kısasa kısas) prensibi, insanlığın adalet arayışında önemli bir adım olmuştur.

Tevrat’ın ve İncil’in adalet alanında ortaya koydukları ilkeler de insanlığın adalet yürüyüşü açısından oldukça önemli duraklardır.

Ancak, insanlığın adalet yürüyüşünün hiçbir döneminde Kur’ân’ın vaz ettiği adalet ilkelerinin kıyısına yaklaşılamamıştır.

Örneğin Kur’an-ı Kerim, 21. Yüzyılın şu saatlerinde bile Filistin benzeri yerlerde acı sonuçlarına rastladığımız, bir kişinin suçu yüzünden bütün bir toplumu cezalandırma prensibini tamamen ortadan kaldırmıştır.

Fatır suresi 18. Ayet, “hiçbir suçlunun başka bir suçlunun suçunu yüklenmeyeceği” prensibini ortaya koyarak suçun şahsiliği ilkesini insanlığa armağan etmiştir.

İslamiyetin gelişiyle birlikte, insanlık “kul hakkı” kavramıyla tanışmış ve kadınların, yetimlerin, kölelerin, işçilerin, fakirlerin, hayvanların ve hatta bitkilerin hakları bile ciddi kurallarla koruma altına alınmıştır.

Uygulamalardaki eksiklikler Kur’an’da temel olarak vaz edilen adalet ilkelerinin mükemmelliğini asla ortadan kaldırmaz.

Bugün insanlığın adalet anlayışı, Nisa suresi 135. ayette geçen şu tek adalet ilkesinin kıyısına bile ulaşamamıştır:

“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın, (şahitliği) eğer, büker (doğru şahitlik etmez), yahut şâhidlik etmekten kaçınırsanız (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”

Örneğin, bugün küresel manada adaleti korumakla yükümlü olan Birleşmiş Milletler, adalet yürüyüşünde Kur’ân’ın adalet ilkelerinin fersah fersah gerisinde kalmıştır.

Ve yine bugün Türkiye, bütün dünyaya hitaben “dünya 5’ten büyüktür” diye haykırırken, adalet davasını bütün insanlık adına çoktan omuzlamıştır.

ADALET İSTEYENLER GEÇMİŞLERİYLE HESAPLAŞMALI

Türkiye’de ya da dünyanın herhangi bir bölgesinden gerçekleştirilecek bir adalet yürüyüşünün tiyatrodan öteye geçmesi için, öncelikle küresel adaletsizliği hedef alması gerekmektedir.

Mısır’daki adaletsiz uygulamalarla, Arakan’daki katliamlarla, İsrail’in zulümleriyle, Batı’nın Ortadoğu’yu bataklığa çevirmesiyle sorunu olmayanların “adalet” söylemi inandırıcı değil.

Esad’ın vahşetleriyle, Katar’a yönelik adaletsiz uygulamalarla, dindarlara yönelik nefretle herhangi bir sorunu olmayanların “adalet” kavramıyla alakası olabilir mi?

Türkiye genelinde adalet yürüyüşü gerçekleştirmek içinse, öncelikle tek parti zihniyetinin bu ülkede gerçekleştirdiği zulümlerle hesaplaşmak gerekir.

Dersim’le, Said Nursi gibi dindarlara yönelik baskılarla, 1960 darbesi sonrasındaki zulümlerle, Adnan Menderes’in haksız yere idamıyla hesaplaşmadan “adalet” kavramını ağza almak haramdır.

28 Şubat’la, başörtüsü zulmüyle, İmam Hatiplere yönelik ayrımcılıklarla, Siyasi Muhâfazakarların maruz kaldığı haksızlıklarla yüzleşmeyenlerin “adalet” kavramını dillendirmeye hakkı olamaz.

TÜRKİYE’NİN ADALET YÜRÜYÜŞÜ

Ancak elbette “adalet” kavramının toplumun gündemine taşınması oldukça önemli bir gelişmedir ve bu gelişmenin miladı bugün değil, 1950’li yıllar olmuştur.

2000’li yıllarda ise Adalet ve Kalkınma Partisi’nin “adalet” adına gerçekleştirdiği inkılapları görmezden gelmek de adalet kavramıyla asla bağdaşmaz.

2002’den bu yana dindarların, Kürtlerin, Alevilerin ve diğer toplum kesimlerinin eski dönemlerle kıyas edilemeyecek haklara kavuştukları apaçık bir gerçektir.

Başörtüsü serbestiyeti, dini yasakların kaldırılması, İmam Hatiplerin geldiği nokta, Kürtçenin ve diğer lehçelerin devlet eliyle korunması gibi gelişmeler, sendikaların kazandıkları haklar “adalet” adına oldukça önemli gelişmelerdir.

2000 yılında Türkiye’deki Cemevi sayısı 169 iken 2012’de bu sayı 937’ye ulaşmıştır mesela. Şimdi ise bu sayı iki binleri geçmiş olmalı.

Bu örnek, daha önceki dönemlerde ötekileştirilen kesimlerin, artık özgüvenlerini kazandıklarını ve kendilerini eskisinden daha özgür hissettiklerini gösteriyor.

Bu örnekler Türkiye’nin “adalet” yolunda emin adımlarla yürüdüğünün apaçık kanıtı… TRT’nin Ramazan ayı kadar, Muharrem ayını da önemsemeye başlaması, bu adalet yürüyüşünün kanıtlarından bir diğeri değil mi?

BATI’NIN ADALETİNİN BATI’YA FAYDASI YOK

Kaldı ki, Batı’nın adaletinin kendine dahi hayır yoktur. Eğer Batı, bize de örnek olabilecek mutlak bir adalet formülü bulmuş olsaydı bunu bilirdik.

Eğer böyle bir mutlak adalet kuramı olsaydı, Rawls’ın eşitsizlikleri hoş gören “Bir Adalet Kuramı” Nozick tarafından yerden yere vurulmaz; sonrasında ise Nozick de Nagel ve Rothbard tarafından; onlar da diğerleri tarafından ağır bir şekilde eleştirilmezlerdi.

Eğer Türkiye ya da dünya çapında bir adalet yürüyüşü gerçekleştirilmek isteniyorsa, Rawls’ın, Nozick’in ya da Hayek’in adalet kuramlarını eleştirmekle işe başlanmalıdır.

Yani matbaalarda kolayca hazırlanmış “adalet” yazılı pankartlarla sokaklarda düşe kalka dolaşmanın, ne Türkiye’deki; ne de dünyadaki adalet anlayışına bir katkısı olmayacaktır.

Batı’da neyin nasıl oluşup neye evrildiğini bilmeden, üstelik Batı’nın adalet anlayışındaki çöküşün bile farkında olmadan, Batı’dan adalet dilenmek kadar adaleti inciten bir duruş olamaz.

Türkiye’ye ve İslam dünyasına yönelik çifte standardı apaçık olan Batı’dan adalet dilenmek ise, adalet kavramına yapılacak en büyük haksızlık. Çünkü Batı merkezci bakış açısı nedeniyle Batı, sadece kendisine ait olanı yüceltiyor ve koruyor.

İslam’ın Almanya’ya ait olmadığını iddia ederken de, bu gerçeği dile getiriyorlardı aslında. Bugün de Batı, Hıristiyan ve Yahudileri el üstünde tutarken, Müslümanları ötekileştirip öcüleştiriyor mu?

Suriye’de, Mısır’da, Arakan’da, Afganistan’da ya da Irak’ta Müslümanlar değil de Yahudiler/Hıristiyanlar katledilmiş olsaydı, Batı’nın tepkisi oldukça ani olmaz mıydı?

Hala daha Batı’da tesettüre, ezana, camilere, Suriyeli mültecilere, İslam’ın özgürce yaşanmasına yönelik ciddi baskılar ve yasaklar mevcut değil mi? Üstelik bu Batı, Türklerin Ermenilere soykırım yaptığını iddia eden ve Türkiye karşıtı bütün terör öğütlerini barındırıp destekleyen Batı değil mi?

Daha geçenlerde milletvekillerimize en azılı suçlulara yapılmayacak muamelelerde bulunan Batı’dan “adalet” beklemek kadar adaletin ruhunu inciten bir talep olabilir mi?

ÇÖZÜM NEDİR?

Evet, adalet için yürümek, öncelikle Batı’nın küresel adaletsizliğini tespit etmek ve bunu tam da esastan eleştirmekle olur.

Türkiye bağlamında ise adalet için yürümek, tek parti zihniyetinin geçmişteki bütün zulümleriyle tek tek hesaplaşmakla mümkündür.

28 Şubat’tan Gezi’ye, 17/25 Aralık’tan 15 Temmuz’a dek her türlü küresel saldırıyı savunup “adalet” kavramından bahsetmek, züğürt tesellisinden başka bir şey olamaz.

Bu ülkede adalet yürüyüşü 1950’lerde başlamış, 1980’lerde ivme kazanmış, 2002’den sonra ise koşar adım devam etmiştir. Bu yürüyüşün yeni safhasına ise 15 Temmuz’la girilmiştir.

Elbette bu süreçle ilgili bazı yanlış yargı kararları alınmış olabilir. Darbeyle ya da terör örgütüyle alakası olmayan kimi masum insanlar da dikkatsizliklerin kurbanı olmuş olabilir.

Bu yanlışları düzeltmenin yolu, vatandaşı sokağa çekmekten değil; TBMM’den, mağdurlar için kurulan komisyonlardan ve Türkiye’nin adil mahkemelerine başvurmaktan geçer.

İçinde bulunduğumuz bu kritik dönemde, toplumu birbirinden daha da ayrıştıracak eylemler yerine, birleştirecek ve birbirine kenetleyecek çalışmalara imza atmak en doğrusudur.

Yenikapı Ruhu, milli birlik ve beraberliğimiz için hala önemli bir fırsat... Eğer gerçekten adalet istiyorsak, bu ruhu diri tutmak ve adaleti, hepimiz için, hep birlikte istemek zorundayız.

Yoksa bu gibi adalet talepleri sadece adalet/siz olur. Oysa bizim bütün bu küresel saldırılar karşısında her zamankinden daha çok adalet/bize ihtiyacımız var.

YORUMLAR
avatar
  • avatar
    servet kocaağa

    Adaleti anlatırken suçun şahsiliğini ayetle bile açıklamışsınız, ancak buna inanmadığınız kesin. farzedelimki devletin iftirasıyla fetöcü damgası yedim. Benim çocuklarım ilelebet hangi sınavı kazanırsa kazansın kamu hizmetine giremeyecek. Fatır suresini yazarken biraz olsun inansaydınız bari. Çok eleştirdiğiniz eski CHP nin uygulamalarını kopyalayarak adalet madalet olmaz. Sendikaya üyesin, teröristsin. Sendika kurulurken kimden izin almış? Sendikayı denetleyen devlet değil mi?

    cevapla