Batı Düşüncesi İmam Maturidi’ye Yetişebilecek mi?

Aydınlanma ile birlikte Batı düşüncesi, Kilise’nin baskıcı ve tek tipçi tahakkümünden kurtulmanın coşkusunu yaşadı.

Bu coşku onu, din dışındaki bütün bilgi kaynaklarına balıklamasına atlamaya itti. Bilginin kaynağı, dinden uzak olsun da nasıl olursa olsun dedi Batı.

Bugün içine düştüğümüz bu tek gözlü yani maddeci seküler bakışın geçmişinde böyle bir duygusal alt yapı vardır gerçekte.

Antik Yunan’ın Tanrılarla dolu mitolojik baskısının ardından, Skolastik dönemde de, Kilise aforozu ile endülüjansı arasında sıkışıp kalan akıllar başka ne yapabilirdi ki?

İnsan aklını teslis inancı ve kilise tahakkümü arasında esir eden Ortaçağ paradigması, 1600’lerden itibaren ciddi bir dönüşüme uğradı.

-Şu da bir gerçektir ki, toptan bir Ortaçağ karalaması, modernizmin abartılı ve adaletsiz bir söylemidir. Batı’nın bize anlattığı gibi gerçekte tamamen karanlık bir Ortaçağ Avrupası yoktur-

Çağın ruhu artık değişmiş ve Batılı burjuva için yeni bir özgür alan oluşmuştu. Üstelik bu özgür alan, yeni keşfedilen ticaret yollarının sunduğu ticari imkânlarla da alakalıydı.  

Gellner’in sanayi toplumları için söyledikleri, o dönemin ticaret toplumlarına da uyarlanabilir. Ticaretin yeni keşfedilen imkânlarla geliştiği bu dönemin toplumu, hareketli olduğu oranda özgürlükçüydü de.

Düşünce, hangi şartlar nedeniyle olursa olsun, eskiye göre daha özgür bir ortamda, kendisini daha coşkun bir şekilde var edip inşa edebildi.

Böylece aydınlanma aklı, bilginin imkânını vahyin dışındaki başka kaynaklarda aramaya başladı.

Özetle Batı, deneycilik ve akılcılık (aydınlanma akılcılığı) olarak iki başlığa indirgenebilecek bilgi kuramları arasında gelip gitmeye başladı.

Örneğin Locke zihni bir “tabula rasa” yani boş bir levha olarak görüyor ve insanın doğuştan hiçbir bilgiyi getirmediğine inanıyordu.

İnsanın bilgisinin kaynağı duyulardı. Daha sonraları katı bir sensatiolisme yani duyumculuğa evrilecek bu anlayış, aklı adeta yok hükmünde kabul etmeye başladı.  

Rasyonalizmin öncülerinden olan Alman filozof Leibniz ise, insan zihninin bizatihi kendisinin doğuştan gelişine vurgu yapıyordu.

Ona göre aklî doğrular deneysel doğrulardan daha üstündü. Sonuçta deney doğrularının imkânına da akıl karar veriyordu.

İşte Aydınlanma ile birlikte Batı düşüncesi bu iki bilgi kaynağına, akılcılık ve duyumculuğa itibar etmeye başladı.

Kant ise, geliştirdiği eleştirel yöntemle bu iki bilgi kaynağını uzlaştırmaya çalışırken; ruh, Tanrı gibi metafizik kavramları, ne aklın ne de deneyin asla ulaşamayacağı aşkın kavramlar olarak betimliyor ve bu kavramları bilgi alanının dışına çıkarıyordu. 

Aydınlanma düşüncesi, tamamen onun oluşmasına etki eden duygusal ve kültürel saiklerle “vahyi” bilgi kaynağı olmaktan çıkarmıştı.

Bu saiklerin başında Kilise kavramında tecessüm etmiş dini bilginin “kötü” olduğu şartlanması bulunuyordu.

İmam Maturidi ise, henüz 9. yüzyılın sonlarında Batı’nın bugün içine düştüğü epistemolojik krizi aşmayı başarmıştı.

Maturidi’nin Kitab’ut Tevhid’i İslam dünyasının genelinde kabul gören bir “bilgi kuramı” ile başlıyordu.

Bilginin kaynağı konusunda zıt kutuplara savrulan aydınlanma aklının aksine, Maturidi’nin kuramında tecessüm eden Müslüman aklı için bilginin kaynakları oldukça açıktı.

Ona göre bilginin kaynakları üçtü ve bu epistemolojik kuram henüz Batı’nın ulaşamadığı bir bütüncül bakışı haber veriyordu.

Maturidi’ye göre bilginin birinci kaynağı “a’yan” yani duyulardı. Deneyim yoluyla algıladığımız bütün o varlıklar gerçekten vardı. Varlığın yokluğunu iddia etmek imkânsızdı.

Demek ki, Locke’nin bilginin kaynağı olarak “deney”i vurgulamasından 800 yıl kadar önce İslam dünyası ve bilhassa da ehl-i Sünnet düşüncesi, duyuların bilginin kaynağı olduğu konusunda kesin bir bilgi kuramına sahipti.

İmam, bilgi edinme yollarının en üstünü olarak algıyı görür ancak duyuların zayıflığı, algılanacak şeylerin uzaklığı, hacimsiz olması veya çok küçük bir hacme sahip olması gibi nedenlerle algıda yanılmanın mümkün olduğunu vurgular.

İmam Maturidi’ye göre bilginin ikinci kaynağı “haberler”dir. İmam, insanın kendi doğup gelişmesinin bile haberler yoluyla kendisine iletildiğini vurgulayarak, haberlerin bilgi kaynağı oluşunu inkâr etmemizin kendi varlığımızı inkar etmek olacağını vurgular.

Örneğin, nüfus cüzdanındaki bilgiler, bizimle ilgili bugüne ulaşan haberlerdir. Bu haberlerin dışında akrabalarımızın da bizimle ilgili anlattıkları vardır ki, bu haberleri de inkâr etmeyiz.

Yine insanın yaşaması ya da bilimi, teknolojiyi geliştirmesi için gerekli bilgi de insana haberler yoluyla ulaştırılmaktadır. Derste okuduğumuz kitaplar, gazete ve dergiler buna örnektir. Bilhassa tarih bilimi, geçmişten bugüne iletilen haberlerden oluşur.

Maturidi bu konuyla ilgili verdiği pek çok örnekten yola çıkarak, vahyin ve sahih hadisin de bilgi kaynağı olduğunu kesin bir dille vurgular.

Ancak o mütevatir haberin bile hadis alimleri tarafından iyice incelendikten sonra bilgi kaynağı olarak kabul edilmesinden yanadır. O müçtehitlerin icmasını da bu kategoride güvenilir bilgi kaynağı olarak değerlendirir.

İmam bu düşüncesiyle, Aydınlanma düşüncesinin bugün içine düştüğü ve postmodernizm, yapıbozum gibi kavramlarla adlandırdığı güven bunalımının reçetesini de verir.

İnsanlık vahyin yani Kur’ân’ın haberlerine güvenmelidir. Yoksa insan için tutunacak bir dal, basılacak sabit bir zemin kalmayacaktır. İnsanlığın bugünkü bunalımın sebebi de işte bu zeminsizlik problemidir.

İmam Maturidi için üçüncü bir bilgi kaynağı akıl yani “istidlal” yöntemidir. Ona göre Allah Kur’ân-ı Kerim’de akıl yürütme yöntemlerini kullanmış ve bizlere öğretmiştir. 

Aydınlanma düşüncesinin “ratio”ya yani akla vurgu yapmasından yaklaşık bin yıl önce, Kur’ân insanı akletmeye teşvik etmiştir. İmam, çeşitli ayetlerden örneklerle Kur’ân’ın “akla” verdiği önemi açıklar.

Hatta o, “akıl yürütmeyi inkâr eden kimsenin elinde onu reddetmek için akıl yürütmekten başka kanıt yoktur” diyerek, 800 yıl öncesinden Descartes’e “cogito ergo sum” yolunu da göstermiştir.

İmam Maturidi’nin ve genelde de İslam âleminin bilgi kuramı, modern epistemolojik anlayıştan 800-900 yıl önce (hatta çok daha önce) oluşturulduğuna göre, o kuramı modern bağlamın paradigmasıyla anlamlandırmaya çalışmak anakronik bir çaba olacaktır.

Yapmamız gereken, zihnimizi modern bağlamın bu seküler zindanından çıkarıp, Kur’an kaynaklığında oluşan kendi medeniyet bağlamımıza yeniden dâhil olmaktır.

İslâmî düşüncenin bilgi kaynakları arasında görüldüğü üzere “vahiy ve hadis” önemli bir yer tutmaktadır ve biz bugün bu kaynakları modernizm adına yok saymamalıyız.  

Dahası aydınlanma felsefesinin doğuşundan en az bin yıl önce kabul ettiğimiz, deneyin ve aklın rehberliğini, -modern bağlama dâhil olmadan- kendi medeniyet bağlamımızda yeniden ihya ve inşa etmeliyiz.  

Bunu neredeyse bin yıl boyunca başardık, şimdi de başarabiliriz. Yeter ki kendimizi Batı merkezci anlayışlarla değil, kendi ilim ve medeniyet dünyamızda doğmuş kaynaklar yoluyla tanımlayalım.

İmam Maturidi’nin Kitab’ut Tevhid’i bu kaynaklardan sadece birisi ama en önemlilerinden birisi…

Modern çağ sayesinde yabancılaştığımız gerçek dünyamızın şifreleri orada… Bizim dünyamızın, bizim medeniyet evimizin şifreleri…

Artık eve dönmemizin vakti gelmedi mi?

Kaynaklar

Arslan, Ahmet; Felsefeye Giriş, 23. Baskı, 2016, Ankara.
Maturîdî, Ebu Mansur Muhammed b. Muhammed b. Mahmud, Kitâbü’t-Tevhid, (Çev. Bekir Topaloğlu), 8. Baskı, 2016, Ankara.

 

YORUMLAR
avatar
  • avatar
    A

    Slm . bahsettiklerinizi, SoL postmodern laik kemalist tarikatçı muhafazakâr herkese ulaştırmalıyız. Yoksa , Aynı Yanlış Yollardan Türkiye de geçiyor.

    cevapla