Temmuz'un kanı

‘çağı binip
cübbesinden gözükara
süvariler çıkaran
o beyaz taş oyuncusunu nerde bulmalı
tutup üzengisinden öpüp koklamalı’

İlhami Çiçek

Dağın yamacında karanlık birikiyor. Karanlık kaplıyor yavaş yavaş ovayı. Yapışkan bir sis eşliğinde hızla yayılıyor ürkünç bir karanlık. Bir işgal gibi, insanın ruhunu kirleten mülevves bir korku...

Anlaşılmaz gürültüler eşliğinde endişe nehri geçiyor hızla. Herkes ahlaksız bir yaltaklanmaya doğru hızla seğirtmeye başlıyor. Bir ses bekliyor herkes, bir im. Umuda dair bir haykırış bekliyor umutsuzca, bu mülevves, insanın ruhunu kirleten bu karanlık korkuyu dağıtacak bir patlama, bir umut bekliyor şehirler.

Baştan başa coğrafyalara siniyor tedirginlik. Esir şehirlerde direnen mazlumlara da sirayet ediyor derdest edici umutsuzluk. Bağdat mecalsiz ağlıyor. Şam ağlıyor. Bosna ve Kudüs göğümüzde ışıyan bu son umudun da yitip gideceği korkusu ile titriyor. Adları unutulmuş nice kasabası Libya’nın, Cezayir’in, Kahire’nin ve Erbil’in, Kabil ve Urumçi’nin kalbi güm güm atıyor. Dağ başlarında ve çöllerin derinliklerinde unuttuğumuz nice mümin bu son varoluş umudunun da yiteceği korkusu ile duaya kalkıyorlar. Karanlık sadece şehirde değil, sınırlı sınırsız, vatanın her köşesine, bucağına sirayet ediyor.

Mekke’de hacılar duaya kalkıyor. Kabe’nin kara taşları daha da kararıyor öfkeden. Müminin halim kalbini yakıcı bir öfke istila ediyor. Allah’ın evinde öfke ile alevleniyor yürekler. Dualar derin bir hınçla gerilmiş avuçlara dökülüyor. Görünür görünmez nice ordulara ulaşıyor öfke, öfke ebabillere ulaşıyor.

***

Korku ve endişe sokaklara varıyor hızla, balkonlara, odalara, salonlara, yetimlerin, kadınlar ve çocukların böğrüne gümlüyor korku. Giderek kanepelerin altına siniyor çocuklar. Yüzler kararıyor. Babalar iç acıtan bir çaresizliğe doğru hızla savruluyor. Gözler korkutan bir bulanıklığın içinde debeleniyor. İman bir kora dönüşüyor ki yanına yaklaşılmaz. Allah’ım diye duaya kalkıyor yaşlı, nasırlı eller.

Artık masallarda kalmış, okul kitaplarında destan yerine okutulan nice fotoğraf karesi geçiyor akıllardan hızla. Seyit Onbaşı’yı anımsıyor ortaokul çocukları, liseli çocuklar Sütçü İmam’ı anımsıyor birden, Antep’te gavura kök söktüren Şehit Kamil’i.. Gönüller telaşla tutunacakları bir kahramanlık arıyor. Gözler her evde, her sokakta bir kahraman arıyor. Daralıyor evler, sık sık balkonlara fırlıyor kadınlar. Herkes aklına ilk geleni hızla kovuyor; ‘olmaz, olamaz’ diye isyan ediyor gönüller. Kimse kocalara, oğullara, kızlara, bacılara, ciğerparelere konduramıyor kanlar içinde bir haber fotoğrafı olmayı.

***

‘Ve dünya
abasının altında
örtbas ediyor bir suçu’
Şehir gerçekten çöktü çökecek.

Belirmek kadar etkileyici bir kelime düşünemiyorum. Beliren bir şeydir insan, sisin içinden önümüze dikilen dağ gibidir. Karanlık çağların içinden ışıl ışıl ışıyan bir Musa elidir insan. Bir imkandır, bir potansiyel, hak edenlere, adananlara bahş edilen bir büyülü varoluş... Adına iman derler, bir hesapsız aşktır insan.

Ölüm şüphesiz yaşamın insana sunduğu en son ve en büyük var oluş imkanıdır ve ne için yaşadığını bilmeyenler şüphesiz ne için öldüklerini de bilmezler. Oysa Allah zamanı anlamsızlaştıran, yaşamı bir sonsuzluğa dönüştüren, bir derin esriklik içinde yok olup, bu oyun ve oynaş, bu evlad u âyâl, bu davarlar ve gözlerin süruru olan evlatlar, bu çer ü çöp içinden gerçek bir varoluşa giden yolu her an gönlüne fısıldar insanın, haykırır, tavsiye eder, her yolla ile anımsatır durur.

***

Şehid derler adına, işte tam da bu büyük çağrıya meftun olmuş, çerin çöpün içinden muazzam bir sıçrama ile bir sonsuz cennet varetmiş, ölüme meydan okuyup yalın kılıç küffara dalarak varlığı muazzam yoğunlaştırmış, insan olmuş, insanı aşarak yüksek bir varoluşun imkanını herkesin önüne serivermiş bir kutlu kahraman. Kadın, erkek, genç veya yaşlı, bu iman, bu adanma, geride yürek burkan bir hüzün de bırakarak, ama en çok da imrenme, en çok onur ve haysiyet, ‘aşk olsun be çocuk, aşk olsun sana’ dedirten bir geniz yakması bırakarak, bir büyük şavkıma bırakarak, insana yepyeni bir ufuk katarak, peygamberleri kıskandıracak kadar büyük lütuflara mazhar…

Ah işte, kelimeler yetmez, anlatının hiç bir tekniği yetmez, iki testide aşkın ve imanın gözyaşını, adanmaktan, kahramanlıktan damıtılan kanını elinde götüren şehidin yaşadığı şeyi anlatmaya hiç bir yol yetmez. Bildiğimiz bütün mikyasları tuz buz eden bir matematiği var şahadetin.‘Sakın ha onları ölü sanmayasın, onlar dipdiridir ama sen anlayamazsın’ 2/154

Şehid bir çağrıdır tüm nesillere ve çağlara. Hüznün onura bu kadar yakıştığı bir hal daha düşünülemez. Koyup gitmek hiç bu denli şerefli olmamıştır. Bir karar anıdır şahadet, adanmaya dair, Calut’un tanklarına, Firavun’un dağ dağ ateşlerine, türlü maskeler takmış şeytanın ayartılarına yalın kılıç bir dikiliştir şahadet. Zayıf, silahsız, çırıl çıplak insan etinin uçakları, tankları, yenilmez orduları yerle yeksan edişine dair akıl dışı bir mucizedir şahadet.

Göğümüzde apak ışıldayan yıldızlara, insanın onur, ekmek ve özgürlük davasına dair hak savaşının muhteşem yıldızlarına 15 Temmuz gecesi harikulade yıldızlar eklendi. Gülşah, Cennet, Ömer, İlhan, Erol, Abdullah Tayyip, Zeynep, Demet, Seher, Mustafa, Ümit, Ramazan, Muhammed, Hüseyin, Halil İbrahim ve diğerleri, 249 kişilik bu büyük, bu silahsız, bu sadece insan eti ile maskeli küffarı rezil rüsva eden şehitlerle insanlığın ufku şimdi daha berrak. Binyıllardır savaştığımız karanlık şimdi daha güçsüz. Mazlumların umudu şimdi daha büyük. Vatan şimdi daha vatan. İnsan şimdi daha insan...

***

“Ve doğurgan bir sessizlikte okudu savaş duasını
yüksek sesle
ve dedi
‘herkes okusun’
çocuklar susun.”

Savaş duasını okuyan bir komutan, kendisine teklif edilen yaltaklanmayı ağır hakaret sayan bir komutan, bir masal kahramanı gibi, korkusuz bir komutan, bir çağdaş Davut iki adım öne çıkar, ‘Allah’ der bir komutan yüksek sesle, ‘Allah-u Ekber’ der, ‘vatan ve namus’ der bir komutan, ses yankılanır şehirde, sınırlı sınırsız vatanın her köşesinde yankılanır cihad çağrısı... Gökte Ebabiller belirir, tanklara yürür mücahitler, çıplak insan etinden başka bir şey olmayan elleri ile ve ama kor bir ateş olmuş, inanç ve adanma ile, baştan ayağa cesaret ile, iman ile donanmış bir ordu sökün eder fevç fevç.

Evlerden, sokaklardan, vatanın mübarek meydanlarına iman sökün eder, korku dağılır. Ölümü öldüren bir varoluşa yücelir insan, şahadet çağrısına aleve koşan kelebekler gibi ısrarla, tekrar ve tekrar tankların paletlerine yatar müminler, kimi meyhaneden çıka gelmiş, kimi camiden, kimi yatağından, kimi secdesinden, sofrasından kimi, ana kucağından, yar dudağından, Allah’ın dağıttığı şahadet fırsatında kendine bir şans, bir imkan arar müminler inatla.

Telefon çaldı. Yüreğim güm güm, çaresizce ekranda akıp duran, hepimize derin bir umutsuzluk bulaştıran haberlere bakıp duruyorum. Az evvel yanımda hesapsız bir siyasa ile çemkiren adamın ve karısının sesleri duyuluyor aşağıdan, “nerde bu uzun adam!, nerede!, niçin çıkıp konuşmaz iki kelime!” diye isyan ediyorlar. Korkunun sindiği seslerinde garip bir masumiyet, yürek burkan bir umut kırıntısı var. Israrla çalan telefonu açıyorum, ‘abi’ diyor mütevekkil, kararlı bir sesle, “Çocuklara söyleyemedim, abdestimi aldım, çocukları öpemedim korkudan, çıktım evden gidiyorum, kimsem yok buralarda abi, bir şey olursa sana emanet çocuklar ve Gülcan” diyor. Yüreğim sıkışıyor, genzim yanıyor, gözlerim doluyor, ellerim koynumda öyle kala kalıyorum…

***

“Umut kesilmiyorsa dostlarım
kesip
barikatlar kurarak kangrenli gövdelerimizden
şurada güneşe ne kaldı...”

Yüzyıldır ölümlere yatırılan milletin adına; katledilen gençler, yaşlılar; tecavüze uğrayan kadınlar, kızlar; derin bir kan gölünde vahşice boğdurulan çocuklar, bebekler aşkına; çığlıkları duyulmayan mazlumlar aşkına; her gün bir bahane ile yavaş yavaş katledilen, akıl almaz desise ve hilelerle harimine girilen Kudüs’ün iniltisi aşkına; Şam’ın, Bağdat’ın yetimleri aşkına; namus ve onur aşkına; özgürlük ve ekmek aşkına; Allah ve Muhammed aşkına; yüzyıldır parça parça doğranan, mahremine girilen mübarek insani değerlerin tamamı aşkına; elimizdeki avucumuzdaki tek varımızı,canımızı, kanımızı kurban eyledik, kabul buyur Allah’ım.

‘Biri gül yakmış olmalı ocakta,

sanki genişlemiş dam.’  

mustafaekici@hotmail.com

YORUMLAR
avatar

Henüz hiç yorum girilmemiş. İlk yorumu siz yazın!