Kaybolan Dini Ruh, Yükselen Deizm…

 

Mustafa Öztürk Hoca birkaç gün önce Karar’daki köşesinde ‘Deizm’le ilgili bir yazı kaleme aldı. Özellikle işlerin çok iyi gittiği, dindar nesil yetiştiği, İslam’ın yükselişe geçtiği iddialarının çokça dillendirildiği bugünlerde bu yazı gerçekten önemli. Ciddiye alınması gereken uyarılarla dolu. Hoca, dini alandaki bütün düşünce ve yaşayışların muhafazakârlığa demirlediği, camiaların ve cemaatlerin körler sağırlar birbirini ağırlar psikolojisiyle hareket ettiği, insandan ve ahlaktan önce maslahatların, kurumların, menfaatlerin belirgin olduğu dindarlığın sınırlarından çıkıp çevreyi gözlemlediğimizde gelmekte olan tehlikeye dikkat çekiyor. Abartılan, yaşanılamaz hale getirilen İslam’ın sadece sohbetlere, muhabbetlere malzeme haline getirilen bir enstrüman olduğunu, Müslüman zihnin derin boşluklarda yuvarlandığını belirtiyor. Doğru yanlış, iyi kötü, yüzyıllarca insanlarımızın zihninde, hayatında kurucu, belirleyici bir değere sahip İslam ne yazık ki bu zamanlarda hem zihinlerde hem de hayatın içinde çekip gidiyor. Hoca’nın da vurguladığı gibi İslam’dan boşalan bu boşluğu deizm dolduruyor, dolduracak.

Aslında ‘Deizm’ ya da ‘Deizm’i andıran düşüncelerin tartışılması yeni değil. İslam dünyasında 865-925 yılları yaşayan Tabip, Kimyager, Filozof Ebu Bekir Er Râzi konuyu tartışmış. Farabi, Bakillani, İbn Rüşt, Kadı Abdülcabbar gibi âlimler de nübüvvet savunusu etrafında ‘Deizm’e temel teşkil eden mevzuları derin bir şekilde ele almışlar. İmam Maturidi’nin ‘Nübüvvet Savunusu’nu da bu bağlamda değerlendirebiliriz. Ayrıca bu tartışmalar İslam düşüncesinde birer düşünce okulu, ekol haline gelmedi. O zamanki tartışmalar bugünkü gibi cehaleti çoğaltan, Müslümanları alternatifsiz bırakan bir noktayı içermiyordu. O zaman Müslümanların her türlü düşünceyi serbestçe tartışmaları ve hayatın her alanında verilebilecek cevapları vardı. İnanmanın, sahici inanmanın öz güveni vardı. Canlı, hayata müdahil pratikler gerçekleştirilebiliyordu.

Hem çok tarihsel bir tartışma olması hem tek kategoride toplanamadığı için ‘Deizm’in tanımlanması ya da doğru tanımlanması çok da kolay değil. Genel olarak adına ister ilk sebep ister Tanrı densin bir Yaratıcının kabul edildiği, Yaratıcının âlemi yarattığı daha sonra Yaratıcının âlemden elini eteğini çektiği, dünyaya karışmadığı sisteme ‘Deizm’ adı verilir. Bu sisteme göre Tanrı âlemin işleyişine, insanın yeryüzünü şekillendirmesine müdahale etmez. Peygamberlik, nübüvvet, kitap ve din gereksizdir. İnsan kendi kendine iyiye, akılla doğruya ulaşabilir. Rehbere, dine gerek yok. Tanrı, insanın adi işleriyle uğraşmaz. O yücedir, yücelerdedir. ‘Deizm’de mutlak aklın hâkimiyeti var. Akıl dışında geçerli hiçbir belirleyici yok.

Modern ‘Deizm’ 16. YY.’dan itibaren Batı’da tartışılmaya başlanır. Hıristiyanlığın ana metinlerindeki tahrifatlar, metinlerdeki anlatılanların doğruluğu hakkındaki kuşkular felsefi ve teolojik tartışmaları alevlendirir. Kilisenin kurumsallığı, katı din anlayışı, kilisenin ürettiği ruhbanlık dolayısıyla geleneksel inançlarda aşınma başlar. Hıristiyanlığın tek tip, tek düze baskıcılığı, dünyayı dünya gerçekliğinden farklı yorumlayışı aynı zamanda bu öğretilerden kopmayı da getirir. Kilisenin ürettiği Tanrı anlayışını reddeden ve bunun karşısına aklı koyan ve akılla dünyanın daha güzel inşa edilebileceğini savunan ‘Deizm’ kendini gösterir. Deizm, Din adamlarının ruhsal otoritesine karşı çıkar. Samuel Johnson sözlüğünde, ‘Deizm’i: “Tanrı’ya inanç, fakat dinsel imanın diğer tüm öğelerini reddetmek” olarak tanımlar. Batı’daki ‘Deizm’ aslında çok güçlü filozof ve düşünürler de çıkardı. Lord Herbert, Thomas Morgan, Descartes, Spinoza, Rousse, Voltaire, İmmanuel Kant… İslam’da ruhban sınıfının olmaması, dinin katı bir kurumsal yapı öngörmemesi, dini otoritenin kilisedeki ve ruhbanlıktaki gibi tanımlanmaması ve dini hareket alanının sadece din adamlarına bırakılmaması, din ve dünya işlerinin uhrevi ve dünyevi olarak kesin sınırlarla ayrıştırılmamış olması,  aklın ve ruhun dışlanmaması dolayısıyla Batı’daki gibi sert ‘Deizm’ düşüncesi görülmez. Yukarıda isimlerini saydığımız filozof ve âlimler dinsizlerin, ya ha Hıristiyan, Yahudi düşünürlerin İslam peygamberi ve nübüvvet hakkındaki eleştirilerine cevap verme amacındadırlar.

Günümüze geldiğimizde Müslümanların arasında da ‘Deizm’in yayılmakta olduğunu, ülkemizdeki gençlerin dine mesafeli yaklaştıklarını görebiliriz. Ahlaksızlaşan, yüzsüzleşen ve hayatta iyiliği, adaleti temsil etmesi gerekirken dini öğretilerin tam tersine kötülüğe, zulme evrildiğini görmek insanları İslam’a karşı soğutuyor. Dini ilkelerin sosyal hayatta, pratikte görünmemesi moral, motivasyon kaybına yol açıyor. İslam’ın özünden arındırılması, ruhunun yitmesi insanımızı da derinden yaralıyor. Ne yazık ki Batı’nın yüzlerce yıl önce yaşadığı dini, sosyal buhranı biz şimdilerde yaşıyoruz. Hem de daha zor şartlarda. İslam’ın ilk dönemlerinde ruhban sınıfının olmadığını belirtmiştik. Bugün meşruiyeti kendinden menkul cemaatler, tarikatlar ruhbanlık üretiyor. Beşinci sınıf teorilerle kitleler hipnozite ediliyor. Allah’ın, Peygamberin insanlara yüklemediği misyonlar, dini unvanlar çeşitli kurumlara ve kişilere etiketleniyor. Kriz dönemlerinde, sıkıntılarda insanların, Müslümanların yanında yer almaş gerekenler kurumların, statükoların yanında mevzileniyor. Bu zor dönemlerden, buhranlardan sağ çıkanlar da kendilerini Batı’da neşv-ü nema bulan ‘Deizm’in kucağına atıyor. Başkaca alternatif te yok zaten.  Çünkü kötü kullanılan, dünyasal güce araç haline getirilen İslam insanları kucaklayacak sıcaklıktan, ruhtan, merhametten arındırılıyor. Batı’da kilise ve din adamları marifetiyle bozulan, tahrif edilen metinler dolayısıyla insanlar dinin alanından kaçıyor. Bizde ise bozulmamış, tahrife uğramamış kaynaklar ilim adamlarının, siyasetçilerin elinde oyuncağa döndürülüyor. Her iki dünya içinde düşünen, akıl eden namuslu bireyler için dinden kaçmak dışında bir alternatif bırakılmıyor. Evet, ‘Deizm’ Batı’da çok büyük filozof ve düşünür yetiştirdi ama bizde bunlar çapında kafalar da çıkmayacak…

‘Deizm’ tepkisel, reflektif bir duruş. Kurumsallaşmış, bireye nefes aldırmayan her türlü baskıcı dini otoriteye karşı bir başkaldırı. Yalnız bu başkaldırı aynı zamanda yeni bir boşluk, kaos ve yabancılaşma getiriyor. Kâinatın kozmik işleyişine karşı yabancılaşma… Varoluşun anlamına uzak düşme… Evet, kurumsallaşmış dini sahtekârlıklara şerefli bir başkaldırı ama sonucu yine hüsran… İnsana taşıyamayacağı ağırlıkta bir yükün yüklenmesi… Bize şah damarımızdan daha yakın olan Allah’a sırf Allahçılar, din tüccarları, Allah pazarlayıcıları dolayısıyla uzak düşmek, ırak olmak…

Aslında ‘Deizm’ akıl dışındaki bütün otoriteleri dışlıyor ama aklıda abartarak en büyük zulmü akla yapıyor. Sünnetullah’ın dengesini insan zararına bozmaya kalkışıyor. Peki, burada kim suçlu? Tabiiki dinin yapısını bozan, insanı yapay sınırlara hapseden sahtecilik. Sahte dindarlık… Kendi düşüncesi dışındaki her şeyi boğan bağnazlık… Tanrının insana yüklemediği cehennem zebaniliği ya da cennet bekçiliğine soyunmak… 

‘Deizm’ Tanrıyı ve tanrı düşüncesini yeryüzüne bulaştırmıyor. Günümüz Müslümanlığında ise Tanrı adeta insanın egemenliği altına alınmış bir nesne gibi. Müslümanların büyük çoğunluğu gerçek din düşüncesinden bîhaber olması dolayısıyla Allah’ı da inançlarını da putlaştırıyor. Allah zor anlarımızda ya da menfaatlerimize uyduğunda yardıma çağırdığımız bir yardımcımız. Düzlüğe çıktığımız anda gökyüzüne gönderip, unuttuğumuz bir paket gibi. Evet, bir yanda ‘Deizm’ yani âlemi yaratıp çekilen, insanoğluna din, peygamber, kitap göndermeyen bir tanrı inancı bir yanda da çeşitli dayatmalar, zorlamalarla birlikte Allah’ın Kitabını, Peygamberini, öğretilerini kendi dünyasal menfaatlerine, zulmüne, istikbarına, sömürüsüne paravan yapan din bezirgânları. İnsanların yüreğine dokunmayan, mazlumu kucaklamayan, sevgisi olmayan, nefreti yaşam şekline dönüştürmüş inananlar! Umudu kurşunlayan sahte şeyhler… 

Mustafa Hoca’nın dikkat çektiği gibi klasik kelamın kalıpları, zat/sıfat, isim/müsemma, hissi/kevni mucize gibi tartışmalar günümüz sorunlarını teğet geçiyor. Bugünkü İnsanoğlunun ezeli arayışına, çığlığına yanıt vermiyor. Varoluş sancısı çeken cins kafalar kendini İslam dairesinde hissedemiyor. Dogmatik, tarihsel, siyasi inanç ve itikatlar yaraya merhem olmuyor. Müslüman olmayı Allah’ı egemenlik altına almak ve buradan devşirilen sakat özgüvenle dünyayı yağmalamak anlayışı vicdan, merhamet, perspektif sahibi gençleri dinden uzaklaştırıyor. Dinin engin, derin düşünce dünyasını sığ, çıkarcı dar anlayışlarına mahkûm eden cemaatler uzun vadede yıkılıp gidiyor. Hoşgörüden, düşüncenin seçkinliğinden, dini ruhun kalitesinden uzak hacılar, hocalar, şeyhler, dervişler Müslüman zihinleri tıkayan tıkaçlar, düşünceye giden yolu kapayan bariyerler haline gelmiş durumda. Dinamizmden uzak, zamanın ve mekânın bir anını dondurarak orada yaşayan gelenekselci, diyalektikten uzak, tek düze, renksiz bir din ne yazık ki ‘Deizm’e kapı aralamaktan başka bir işe yaramayacak.

 

YORUMLAR
avatar
  • avatar
    servet kocaağa

    Cihân ârâ cihân içindedür arayı bilmezler O mâhîler ki deryâ içredür deryâyı bilmezler Beyitindeki gibi olmuş. Son günlerde okuduğum en dolu yazı. tebrikler.

    cevapla
  • avatar
    salih

    eyvallah değerli yazar.

    cevapla