Duralım, Tefekkür Edelim Ramazan-ı Şerifte

Hepimizin malumu olduğu üzre Ramazan Ayındayız… Oruç Ayı… İçinde Kur’an’ın indirildiği mübarek geceyi, Kadir Gecesini saklayan bir ay... Hayatın her anında insanı kuşatan ve kuşatması gereken rahmet, merhamet, şefkat tam da bu zamanlarda gönül dünyamıza sağanaklar gibi boşalır. Muhammed’ül Emin’i Hira’nın karanlığından aydınlığa çıkaran Kur’an’ın rehberliğinde tefekkür… Kendi içimize derin bir yolculuk… Evet, Ramazan bizi buna davet eder. Kur’an’a ve içimize… Sükûnete çağırır, sessizliğe… Ramazan karnaval gibi, festival gibi kutlanmayı istemez asla. Gürültü patırtının içinde bize insan olmaklığımızın sırlarını fısıldamaz. Oruç gün boyu aç kalan ama iftar ve sahur arasında ne var ne yoksa midesine dolduranları, eline, diline, beline sahip olmayanları, kendini arzu ve öfke arasında açılmış paranteze hapsedenleri tutmaz, tutamaz. Oruç, kendini herhangi bir perhize dönüştürenlerin, kendini diyet gibi algılayanların elinden tutup onları yücelere de çıkarmaz.            

Ramazan-ı Şerif… Evet, tam da bu ayda insanoğlunun başını iki elinin arasına alıp daha çok, daha da çok düşünmesi gerekir. Durması, sakin olması ve düşünmesi… Akletmesi… Bedeni hazlara, gelip geçici arzulara, nefsin süfli isteklerine oruçla vurulan darbeler dolayısıyla akıl canlanır, harekete geçer. Beden durur akıl yürür, dolayısıyla düşünce… Oruç belirli bir süre yemeden, içmeden, cinsi münasebetten kesilme anlamına gelmez. Orucun hikmeti sadece bu bedensel eylemleri durdurmayı içine almaz. İnsanı kendinden uzaklaştıran, kendi üzerine düşünmekten alıkoyan bütün etki ve etkenlerden uzaklaşmayı da sağlar. Gereksiz, amiyane, basit, derinlikten uzak bir konuşma ya da muhabbet yerine susma orucu mesela. Gün boyu bir şey yiyip içmemenin yanında susmak… Ağzın terbiye kazanması… Sürekli konuşmanın değil susmanın da hayır olduğunun, hayırlı olduğunun bilincine varılması. Hem bedenin hem ruhun hem aklın hem yüreğin ibadeti…

Bedenimizi oruçla dizginlerken dilimizi susma orucuyla temizlemek. Nutkumuzu bütün amiyaneliklerden kurtarmak… Orucun bedensel kazanımlarını susma orucuyla tefekküre kanatlandırmak… Kendimiz dışındaki her şeye gözümüzü, kulağımızı, dilimizi kapamak… Dışarıyla münasebeti keserken içimizle söyleşmek, içimizdekini söylemek ve söyletmek… Yanımızdaki, yöremizdeki kalabalıkların, yığınların ayartıcılığından yalnızlığımıza dönmek. Nefsimizi şımartan sahteliklerden sıyrılmak… Aynı Mekke’nin kalabalığından kaçıp Hira’da kendine dönen Muhammed’ül Emin gibi… Hakikatin kalabalıkların, rakamların arasında gezmediğinin, gezmeyeceğinin bilincinde olmak… Hakikati Muhammed’in rehberliğinde kendine dönenler bulabilir ancak. O uzaklarda, gösterişte, güçte, erkte, hegemonik aygıtlarda değil…

Bu ayda durmak ve düşünmek gerekiyor. Hem de en derininden… Hem de Müslümanların durup düşünmesi… Ne yazık ki şimdilerde Ramazan Ayında yaptığımız en az şey -ya da hiç yapmadığımız da denebilir- durmak ve düşünmek. Sakin de değiliz, düşünme yetilerine de sahip değiliz. En basit güdülerimizle yaşıyoruz. Aklın ve hikmetin uzağında… Gün boyu aç kalmanın acısını iftarla sahur arasında çıkarıyoruz. Aslında normal zamanlarda yediğimizden içtiğimizden daha fazlasını oruç ayında yiyoruz. İftar ve sahurları kitlesel arzularımızın nesnesine dönüştürüyoruz. Bir iftardan diğerine, bir sahurdan başka sahura hızla geçiyoruz. Durmak, düşünmek, nefis muhasebesi yapmak yoğun gündemlerimiz(!) dolayısıyla mümkün olamıyor. Bir eğlence hem de en kalitesizinden… Derme çatma Ramazan çadırları… Gelenek düşüncesini katleden gelenekçilik… Gürültü patırtının hengamesinde her dem tıkınmak…

Hayatı alış verişten ibaret, alış veriş merkezlerinde ömür geçiren bir insan türü ortaya çıktı. Büyük alış veriş merkezleri de hayatın bütün alanlarını içinde barındırıyor. Hiralarımız, Ashab-ı Kehf'i saklayan mağaralarımız işgal altında. Bütün bu mahrem sığınıklarda tüketimin, turizmin yağmasına açılmış durumda. Tefekkürümüz, tezekkürümüz paramparça… Büyük küçük kahir ekseriyetin en büyük, en mühim gayesi yeme içme, gezme tozma, vakit geçirme… Artık mütevazı sofralara diz çöküp, bağdaş kurup samimiyetin, sıcaklığın paylaşılması da yok. Gösterişten, gösteriden fersah fersah uzak olması gereken iftar sofraları da şatafatın, görgüsüzlüğün, samimiyetsizliğin, maneviyatsızlığın karanlığında kayboluyor. Açık büfe iftarlarda yüzlerce yoksulu doyuracak israf… İbadetin maneviyat, nezaket, sükûnet iklimi göğümüzün çok uzaklarında. İhlâsın adı bile yok maalesef.

Aziz Peygamberimiz açlığın, tefekkürün, yalnızlığın duvarlarına sindiği Hira’da muhatap oldu ilahi hitaba. Bir mübarek ayda leyle-i Kadir’de… İlahi hitabı duymak için bedenimizi, gönlümüzü kirden pastan temizleyelim. Arınalım… Toprak yanımızı silikleştirip ruhumuzu kanatlandıralım. Oruç her gelişiyle bu imkânı verir. Yeter ki akıntıya kapılmış başıboş bir çöp olmadığımızın farkına varalım ve akıntıya direnelim. Hakikatin hızda ve hazda olmadığını bilelim. Ramazan’ı boş, gayesiz eğlence metaı olmaktan kurtarıp Onun hikmetiyle tefekkür edelim. Duralım, bir nefes alalım!... Duralım, bir tefekkür edelim!...    

YORUMLAR
avatar

Henüz hiç yorum girilmemiş. İlk yorumu siz yazın!