Büyük Hedeflere Giderken Küçük Hesaplarda Boğulmak

Yüzyıl önce yaşayan birini alıp bugüne getirebilsek bize şunu itiraf ederdi sanırım: 1916-25 yılları ile son on yılınız neredeyse tıpatıp aynı. O gün bu bölgede yaşayan Müslümanların durumu ve tartıştıkları gündemle, hasımlarının onlara bakışı ve gaddarca planları neredeyse tıpatıp aynı.

O gün de direniş vardı. O gün de Manda diye tanımlanan düşman gruplar vardı; o gün bu gaddar düşman gruplar yerli halka karşı son derece acımasızdı.

Yüzyıl önce de Cenevre’de çözümü aramışlardı. O gün Suriye ve Filistin ağırlıklı olmak üzere daha geniş bir coğrafya için Cenevre’de çözüm aranıyordu. İlk defa Şam, Halep ve İdlib’de varil bombaları kullanılıyordu. Tek farkıyla o gün bunları yapanlar Fransızların başını çektiği batılı bir güruhtu. Bugün batılılar ve onların desteklediği yerli işbirlikçileri bu mezalimi yapıyorlar.

Bu coğrafya bu saldırganlıklarla uğraşırken; yüzbinlerce şehit verirken, kadınların namusları iğfal edilirken, ekinler kurutulurken, milyonlarca ahali sürgün edilirken küçük hesapları aşmak gerek.

Ulusçuluk bu ülkede sürekli yükseltilmeye çalışılıyor. 7 Haziran seçimlerinden bu yana durmadan bu durum besleniyor. Bu ileride sıkıntı verebilecek büyük bir sorun.

Ülkemizde yapılan tüm seçimlerde birileri hep ötekileşti/ötekileştirildi ve bu sayede seçimlerde bir motivasyon sağlandı. Bu referandumda güzel bir gelişme olarak öteki, bu coğrafyanın yerli kesimlerinden değil de direk gavur olarak tanımlanabilecek Avrupa’dan çıktı. Yüzde ellinin sıkıntılarla elde edilebileceği bu referandumda Almanya ve akabinde Hollanda kendilerini ötekileştirerek belki de referandumun “evet” yönünde olmasının garantisini verdiler. Almanya’nın ve Hollanda’nın ve akabinde belki de Avusturya’nın, Yunanistan’ın, Kıbrıs Rum tarafının ve diğer ülkelerin göstereceği çirkin tepkilerle referandum iyice garanti altına alınacak.

Ancak bu gidişat böyle iyi gidebilecekken şartları zorlamanın ve onları daha da tahrik etmenin sonucu avantajdan dezavantaja dönüşebilir. Tüm Avrupa’nın beraber hareket edebileceği gerçeği göz ardı edilmemeli. Altından kalkılamayacak büyük söylemlerden kaçınmanın zamanıdır şimdi.

Yüzde yüz haklı olduğumuz bir pozisyonda şartları zorlayarak haksız duruma düşebilme ihtimali var. Sanırım Avrupalılar için Nazizm ithamı son derece ağır oldu.

 

Birkaç sene önce umre için Mekke’de, Kabe’de bulunduğumuz bir oruç gününde iftar için hazırlık yaparken akşam ezanına doğru yanımdaki yaşlı amca "dua etmeyecek miyiz?" diye  sordu. Ben de bizim hocamız (Ramazan Kayan) biraz kenarda duayı sen yap dedim. Amca ellerini açarak Arapça uzun bir duada bulununca Türkiye’den beraberimizde olanlar bu amca kim diye sordular? Kıt Arapçam ile amcaya nereli olduğunu sorduğumda Hindistanlı olduğunu söyledi. Bu arada karşımızda oturan Türkiyeli bir genç birden; “desene Hindu” demez mi? Eyvah ki eyvah. Tabi amca Hindu kelimesini duyar duymaz feveran ederek; “La ene müslim (hayır ben Müslümanım)” diye bağırmaya başladı. Amcayı teskin etmek için ellerini tutarak, Arapça “biz Arapça bilmeyiz” demeye başladım ve tekbirler getirip kelime-i tevhidi seslendirdim. Bu sayede amca biraz teskin edilmişti. Sonra bizim gence dönüp; “Kabe’deyiz, hem de oruçluyuz ve bu amca da bizimle orucunu açıyor. Bilmediğin kavramları niye kullanıyorsun. Hindu’luk bir inanç şekli ve müşrik bir din” dedim. Tabii sıkıntılı bir durumu kolay bir şekilde atlatabilmiştik.

Anladığım kadarıyla Avrupalıların Nazizm nitelemesinden yaşadıkları rahatsızlık, Hindistanlı amcanın “Hindu” tabirinden yaşadığı rahatsızlık gibi bir şey.

Bu son gerilim aklıma daha önce İtalyanlarla ve geçen sene Ruslarla yaşadığımız gerilimi hatırlattı. Ruslarla ile olan gerilimi henüz dahi aşmak için neler yaptığımız ortada. Kaldı ki her tarafımızın bir kuşatılmışlık içinde olduğu ve içimizde de beşinci kol faaliyetlerinin hız kesmediği bir dönemde Ruslara olan büyük ihtiyacımız ortada. Bunun için ne ödünler veriliyor.

Avrupalıların da ırkçılıkla sorunları olduğu bir dönemde onları bu kesimin kucağına itecek adımlardan kaçınılması daha makul değil mi?

Üstelik iç muhalefet de Hollanda ile olan tüm ilişkileri kesin diyebiliyor. Yarın diğer Avrupa ülkeleri de bu tavra benzer tavırlar takınabilir. Şu an için iktidar için avantaj sayılabilecek bu durum, şartların zorlanması halinde tersine dönebilir. Muhalefetin istediği şeyi, yani tüm ilişkileri askıya almayı göze alamayacaksak makul adımlar atmalıyız. Duygularımızla değil, zekâmızla hareket edebilmeliyiz. Yoksa haklı olunan bir pozisyondan zor bir pozisyonla karşı karşıya kalınabilir.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanının Hollanda’da bir polis şefi karşısında onlarca dakika dil döküp beklemesi doğrusunu isterseniz beni rahatsız etti. Büyük bir ülkenin bakanı böyle bir polis şefi karşısında bu durumda bırakılmamalıydı. Onu muhatap alması bile gerekmezdi.

Dört tarafı kuşatılmış, bir de içeriden beşinci kol faaliyetlerinin hız kesmediği bir yerde yöneticiler, istikbale dair attığı adımları iki defa düşünmek zorunda. Söz konusu olan bir büyük ülkenin, belki de bir ümmetin istikbali iken daha kısa ve küçük hesaplardan herkesin kaçınması şarttır. 

YORUMLAR
avatar

Henüz hiç yorum girilmemiş. İlk yorumu siz yazın!