Geç Kalmış Bir Sevgililer Günü Yazısı!

Pür ateşim açtırma benim ağzımı zinhar,
Zalim, beni söyletme, derunumda neler var;
Bilmez miyim ettiklerini, eyleme inkar,
Zalim, beni söyletme, derunumda neler var!
Leyla Hanım


 

Yokla başlamak lazım aslında. Yeri dolmayan odur çünkü. Varlığın değil yokluğun tadını alanı hiçbir varlık doyurmaz. Davranışın arkasındaki yok sebep, kararsızlığı yenen somut yokluk… Başka türlüsünü ne akıl alır ne mizan tartar.

Localı kafelerde nargile içip ihale bağlamak için değil, teşkilatta adını parlatmak için değil, boşalırsa oturacağı koltuk için değil… Ya! Niye ekinini yakar ki bir adam?

Briyantinli saçlarıyla ekstra bağlamayacaksa, televizyon programı koparmayacaksa, reklam yüzü olmak gibi bir derdi yoksa, bir çoban niye ağıt yakar?

Birikmiş bir yokluk var burada. Bayrakları dolduruyor. Kazanmak gibi bir hırsı yok. Kazandığında kimseye zulmetmiyor. Divane aşık gibi hep kendi etrafında dönüyor. Asla başkasının sırasına geçmez, kendi nasibine küsmez, izlediği her filmde ağlar, her cenazede tabut taşır.

Yenilir, yenilmiştir; hem de çok kereler. Aldatılmıştır. O sevmiştir eller almıştır. O yeter ki sevsin, alacak el mi yok. Dün sarışın bir batıcılık bugün badem bıyıklı, tavuklu pilav gecelerinde göbeğiyle beraber ikbalini de büyütmüş bir FETÖ’cü… Veya kariyerist bir parti züppesi. Ne fark eder? Yeter ki o sevsin, alacak el mi yok?

Yirmi yaşında ya vardım ya yoktum. Ütülü, beyaz gömleği kendime yakıştırabildiğim zamanlardı. Ağacın birine uzunca bir iple bağlı, doru bir at gördüm. Ağacın etrafında, idman yapar gibi koşuyordu. Kızıl tüyleri güneşte alev alev… Adamın biri çingenelerden satın almış. Çingeneler fark etmemiş anlaşılan; lakin bizimki görür görmez anlamış safkan bir at olduğunu. “Kelepire aldım” diye övünüyordu. At bir ağacın çevresinde koşmak için hazırlanıyordu. Ben o atı çay ocağı köşelerinde memleket meselesi konuşanların boşluğa dalgın bakışlarında da görürdüm.

15 Temmuz gecesi yılkı, doru atlar gibi akan kalabalığa baktığımda da hatırlardım o atı. Ancak bu kez başkaydı.

Sırası çalınmış, oyunda misketleri ütülmüş, er gibi sevmiş de söyleyememiş, fısıldarken bile etrafına bakınmış, utangaç çocuklar koşuyordu. Ödüle değil, ikbale değil, şana şöhrete değil… Söylenmemiş aşklarına koşuyordu.

İlk gençlik yıllarında Sadri Alışık filmleri seyredip, “Ah be Müjgan” tiradına eşlik eden yaşlı amcalar, Cüneyt Arkın filmlerinde haçlılara kılıç sallayan abiler, Yılmaz Güney filmlerinin düzene baş kaldıran kanunsuzlar, arabeskçiler, mollalar, sofular, evvel şehirliler, ahir şehirliler… Bu memleketi sevip de kavuşamayanlar… Ulusal ve uluslararası medyanın PR’ını yapmayacağı, yarış bitse bile koşacak atlar gibiydiler.

Gülerken gamzesi çıkarmış, saçları dalgalıymış da ona şiirler yazılmış, yokluğun ve beklemenin tadını kekre bulduğu için saldırmak için bile aceleci kariyerist bir FETÖ’cüye varmış… olsun!

O gece ülkesini karşılıksız, üçüncü şahıs gibi uzaktan ve utanarak seven o doru atların ayakları altında kaç kariyerist ezildi. Hey yavrum hey!

YORUMLAR
avatar
  • avatar
    Şikesti

    Bir zamanlar bu memleket platonik sevgiliydi ama şimdi helalimizdir. Ona yan gözle bakanın gözünü oyariz.

    cevapla