Bir Fırtına Tuttu Bizi

Derviş olmak istedim, kasırga yıktı tekkeyi
Hacca niyet eyledim, Vehabi bastı Mekkeyi
 (Yeşilzâde Salih Efendi)

 

Bir fırtına tuttu bizi. Tek tesellimizse bir tek bizi değil, tüm dünyayı tutmuş olması. Zımpara kâğıdı gibi etimizi sıyırıp geçen rüzgâr şimdi yapış yapış, tiksindiren, nefes aldırmaz bir hale dönüştü ve kürenin üzerinde asılı kaldı.

15 Temmuz’un ardından ülkede başlayan nefes açma girişimleri ümit veriyordu. Bir anda sanki toprağın altında, filiz vermek için uygun atmosferi bekleyen tohumlar fışkırmıştı. Hiç beklemediğimiz adamlar, hepsi elinin erdiğince ülkesini ve yaşamış olduğu süreci Batı’ya ve tüm dünyaya anlatıyordu. FETÖ, herkeste bir bilinci, derununda bir yerlerde uyandırılmayı bekleyen anıyı tetiklemiş, canlandırmıştı.

Bazen olmakta olanı anlamak için durmak, geriye çekilmek gerekir. Şöyle geriye baktığımızda “biz demokrasinin gereğini, kuralını iyi biliyormuşuz” diyesi geliyor insanın. Turgut Özal’ın konuşmalarına bakıyorum; mesela paranın konvertibilitesinden, gümrük ve ithalat vergilerini düşürmesine, ticaretteki ve siyasetteki serbesti anlayışına kadar her şeyiyle tam bir liberal! Küresel siyaset kitabının demokrasi cüzünde ne yazıyorsa okumuş hıfz etmiş.

Demirel’e bakıyoruz; mesela vesayet çevreleriyle oynadığı köşe kapmacada sivil kalabilmek için elinden ne geliyorsa yapmış. Bütün dünya İngiltere ve Amerika içindir; onlarsa İsrail içindir kanununu zarif bir dille ama inatla çiğneyen Erbakan, bölgesel istikrarı ve iş birliğini denemiş durmuş. Solun bugünkü tüm kofluğuna rağmen ön alabilen, elini kirletmemiş pek çok adamı varmış. Biz darbelere, ham hayallere, cahil işi cesaretimize, dar ufkumuza, abartılı ve zararlı özgüvenimize hatta öğrenilmiş çaresizliğimize rağmen demokrasinin kanunu kitabını yazanlardan çok biliyormuşuz.

15 Temmuz’dan sonra televizyonlara çıkan bazı yorumcular, Batı’nın Türkiye’ye karşı sergilediği tavrı ve Ankara’nın dış politikasının seyrini yorumlarken laf aralarında “Türkiye ölçeğinde bir ülkenin” diye başlıyordu söze. Üstü kapalı bir şekilde ayağını yorganına göre uzatmaktan bahsediyordu.

Bunlardan en çok hatırımda kalan Mesut Yılmaz olmuştu mesela. Tekrar siyasete dönüp dönmeyeceği sorulduğunda, Türkiye siyasal kültürü içinde siyaset yapmanın kendisine göre olmadığını söylemişti. Okurken aklıma Yılmaz Güney’in "Biz de bilirdik sevgiliye karanfil almasını, lakin aç idik yedik karanfil parasını." şiiri gelmişti.

Evet, karanfil almasını biliyorduk, denedik de ama yârin niyeti başka çıktı. Türkiye siyasal aklının ve kültürünün üretebildiği yegâne strateji “yâri” ürkütmemek olarak tecelli etti.

Katar krizi çıktığında, ABD’nin ve Körfez ülkelerinin tavrı için “Jeopolitik ölmüştür” yorumunda bulunulmuştu. “Medeni” dünyanın artık kural dinlemeyen, meşruiyet kaygısı çekmediği, kitapların rafa kalktığı, küresel ittifakın pornografik törenleri için yapılabilecek en iyi yorum bu doğrusu.

Tarih ve toplum ne kendini tekrar eder ne de sıçrama yapar. Toplum siyaseti besler, siyaset toplumu örgütler. Toplumun siyasal ahlakı, siyasetçinin siyaset ahlakını belirler; siyasetçinin ahlakı topluma örnek olur. Ölçek ister ulusal ister bölgesel isterse küresel olsun, bu böyle gelişir. Aslolan üçüncü bir yolu açabilmektir.

Nizamülmülk’ün Siyasetnamesinde bir hikâye vardır: Doğunun meliklerinden birinin kulakları ağır işitirmiş. Bu yüzden derdini tasasını anlatmaya gelen, adalet isteyenlerle melik arasında tercümanlar bulunurmuş. Melik, tercümanların nefsine uyarak kendisini ve halkını kandıracağından şüphe ettiği için bir ferman yayınlamış. Yalnız adalet isteyenlerin kırmızı giymesini emretmiş ve büyük bir file binerek ovada dolaşmış. Böylece adalet isteyenler yanına yaklaşıp derdini anlatırmış.

Nizamülmülk, siyasetin, üçüncü yolun imkânını yaratmaya dair olduğunu söyler. Tamam, dünya medeni değil, jeopolitik öldü, yârin de niyeti bozuk ve yorgan kısa… kabul. Kulak sağır olabilir, renkler karışmış, içi kararmışlar kırmızıya da bürünmüş olabilir; ama göz vardır. 

YORUMLAR
avatar

Henüz hiç yorum girilmemiş. İlk yorumu siz yazın!