Terke Mani Olan Ne Ey İnsan?

Biz insanlar, diğer tüm canlılardan farklıyız, hem de çok farklı.

Peki, nedir bizi farklı kılan acaba?

Dünyada sadece bir yolcu olduğumuzun farkına varabilme yeteneğimiz olabilir mi?

Belki de öyledir: Dünya bir yol, biz garip bir yolcu.

Madem bir yolcuyuz neden acı çekiyoruz?

Nedir içimizdeki tarifi zor acıların sebebi?

Nedir, birbirimize uyguladığımız şiddetin, savaşların, tatminsizliklerin, hırsın sebebi?

Madem hepimiz yolcuyuz, üzerimizde sadece tatlı bir yol yorgunluğu olması gerekmez miydi?

Yanık bir türküye katılsak bu yorgunluğumuzu alıp götürmez miydi?

Fakat gel gör ki acılarımız yorgunlukla ilgili değil, daha derin ve ontolojik.

Zaman geçtikçe, üzerimizde acılar birikiyor, artıyor, bunaltıyor.

Acı biriktiren bir ömür sürüyoruz.

Yakınlarımız, ailelerimiz, dost diye sarıldıklarımız, koşulsuz güvendiklerimiz, içinde yaşadığımız her tür sistem, atalarımızdan miras aldıklarımız ve alışkanlıklarımız, üzerimize acılar yükleyen bunlar değil mi?

Bundan dolayı değil mi içimiz yandıkça dilimize düşen: “Göçtü kervan, kaldık dağlar başında

Peki, neden kaldık dağlar başında?

Çünkü yola çıkmadık. Yürümeye başlamadık. Terk edemedik, dünyayı sevdik, dünyaya bağlandık. Bağlandıkça bağımlılaştık. Bağımlılaştıkça korkular sardı bizi. Alıştıklarımızdan kopma korkusu.

Hayatımız korkularla şekilleniyor. Öyle bir hayat sistemi oluşturduk ki beşikten mezara kadar korkuyoruz.

Aç kalmaktan korkuyoruz, işten atılmaktan korkuyoruz, yalnız kalmaktan korkuyoruz, başarısız olmaktan korkuyoruz, sevilmeme ihtimalinden korkuyoruz, değişimden korkuyoruz.

Her değişim tedirgin ediyor bizi.

Aslında değişimin, yolculuğun diğer adı olduğunu bilmiyoruz. Değişimin bağımlılıklarımızdan kurtulmak olduğunu bilmiyoruz.

Bu nedenle sığındıkça sığınıyoruz. Güce sığınıyoruz, paraya sığınıyoruz, makamlara sığınıyoruz, atalarımıza sığınıyoruz, alışkanlıklarımıza sığınıyoruz.

Tüm dinlerin insanı içine gömüldüğü alışkanlıklarından kurtarmak ve tekrar yola çıkarmak için geldiğini göremiyoruz.

Tüm peygamberlerin birer yolcu olduğunu, yolun hakkını en iyi veren bir yolcu olduğunu göremiyoruz.

Dinlerin aslında hasta düşmüş, yoldan çıkmış, kanatları kırılmış insanı onarıp tekrar yola çıkarmaya çabaladığını göremiyoruz.

Tüm dinlerin hicret ile başladığını fark edemiyoruz.

Tüm dinlerin mevcut sistemi değiştirmek, onarmak olduğunu anlayamıyoruz.

Yola çıkmak yürümektir. Yürüyen insan, üzerine çöken kaygı, haset ve korku yumaklarını çözer, varlığını âlemin kalbine düğümler, âlemin raksına uymaya çalışır. Yürüyoruz, işte bu düğümü atabilmek için yürüyoruz. Kendimizi sonsuzluğun kulpuna düğümleyebilmek için yürüyoruz.

Yürürken bizi yoldan alıkoyan, yolculuğumuzu zorlaştıracak tüm ağırlıkları atmak gerekmez mi?

Tüm bağımlılıklarımızdan kurtulmamız zaruret değil mi?

Çünkü özgürleşmek vazgeçmekle mümkündür. Bağımlılıklardan kurtulmakla.

Sadece en yüce, en sağlam bağa, âlemin kalbine bağlanmakla mümkündür.

“Hicret ve niyetin kimin için?” diye soruyor Mustafa Kutlu ve devam ediyor: “Bir gece yarısı uyandığında yatağından kalk, şöyle yıldızlara bir bak. Düşün!.. Mademki içinde bulunduğun yer, konuştuğun kimse sana feyz vermiyor; terke mani olan ne?”

Tabi ki korku.

Hayat yolculuğumuz boyunca ailede, cemaatlerde, okullarda, iş yerlerinde hep korku ile dolduruluyoruz.

Korku, hayattaki en büyük sorunlarımızdan biri ve korkunun en büyük nedenlerinden biri kendimizle yüzleşmekten korkmamız.

Korkuya kapılmış biri hep çatışma halinde yaşar. Bu nedenle şiddete meyilli olur, çarpık ve saldırgan olur. Korkuya kapılmış biri kendi düşünce kalıplarından uzaklaşmaya cesaret edemez. Bu da ikiyüzlülüğe yol açar, maskelerle yaşamaya.

Bizi yıllarca sömüren arkadaşlarımızdan kurtulma cesareti gösteremiyoruz, çünkü yalnız kalmaktan korkuyoruz.

Sigara içmenin ve şeker yemenin ciddi kronik hastalıkların sebebi olduğunu bildiğimiz halde bunlardan kurtulamıyoruz. Çünkü alışkanlıklarımızla varlık kazanıyoruz.

Kötü bir sistemi değiştiremiyoruz. Yeni bir şehre gittiğimizde hala içimizi korkular sarıyor. Yeni insanlarla tanışmaktan, yeni arkadaşlıklar kurmaktan korkuyoruz. Çünkü yola çıkmaktan, belirsizlikten korkuyoruz.

Yola çıkmak korkudan kurtulmakla mümkün. Yolcu olsak, yolculuğun terk etmek olduğunu bilirdik.

Dünyaya kazıklar çakmakla meşgulüz. Fakat ne yazık ki o kazıkların kalbimiz üzerinden kendimize çakıldığını göremiyoruz.

Yola çıkmak, yürümek iki mesafe arasında gidip gelmek değildir. Üretici, zenginleştirici yepyeni bir eylemdir. Yürüyerek hem kendi yalnızlığımıza çekiliriz hem de toplum olarak bizi dönüştürecek bir dirilişe sebep oluruz.

O halde;

Bizi daraltan, sömüren, enerjimizi bitiren, umutlarımızı söndüren, özgürlüğümüzü kısıtlayan, bize acı veren ne varsa; arkadaş, cemaat, cemiyet, alışkanlık, eşya ve sistem, bunları terke mani olan nedir ey insan?

Irmağa kapılıp yola düşmek mi, ölü bir gölde zamanla kendi pisliğimizle ölmek mi ey insan?

Kervana katılıp yola düşmek mi, dağ başında yalnız kalmak mı ey insan.

YORUMLAR
avatar
  • avatar
    Fahri uğur

    Sayın cevdet hocam hayatın anlamını bulanlar için ACI ne olaki...onlar acı cekerkende zaten MUTLU Degilmidir?Anlamı bulanlar zaten TERK edilmiş ve GARİP dir dünya da.MUTLULUK ruhsal doyumun bedensel doyumu yenmesi değilde nedir...peki bunu en iyi bilen Müslümanlar hangisini doyurmaknın peşindedir!!! Fahri uğur

    cevapla
  • avatar
    Dr. Ramazan Gürgöze

    Elinize,kalbinize,kaleminize sağlık Cevdet hocam.Ülke olarak yarınki halk oylamasından sonra ölü bir göl olmaktan kurtulup ,temiz duru ve gür akan bir ırmağa dönüşüp ulaştığımız tüm toprakları yeşertecek güce muktedir olacağız

    cevapla
  • avatar
    İbrahim Bozkurt

    Cevdet bey okuduğum yazınız bugünkü sorunlarımız evet hepsi doğru ve güzel yorumlamışsınız Teşekkür ederim

    cevapla