Turgay Aldemir: "Anadolu'nun ötekisi şeytandır, emperyalistlerdir"

Turgay Aldemir:
Anadolu Platformu Başkanı Turgay Aldemir ile 15 Temmuz'u, Türkiye'nin dününü ve bugününü konuştuk.

HABER10 Anadolu Turu kapsamında Türkiye'nin en köklü Sivil Toplum Kuruluşu olan Bülbülzade Vakfı ve Anadolu Platformu Başkanı Turgay Aldemir'i de ziyaret ettim. Kendisi ile daha önce de bir çok defa görüşmüş, fikirlerini almış biri olarak, düşünce dünyamıza yararı olacak bir röportaj gerçekleştirdiğimizi düşünüyorum. 15 Temmuz'da sergilenen duruşun ardındaki ruhtan, sürecin fark edilemeyen getirilerinden, İslam Dünyas'nın çıkmazlarına, anayasa değişikliğinden, kültürel iktidara, milletin tercihlerinden, terörle mücadeleye kadar güzel bir sohbet gerçekleştirdik. 

İyi okumalar...

Cüneyt POLAT
twitter.com/aybers

Süreçleri doğru anlayabilmek için bir parça geriye gitmek gerekiyor. Buraya nereden geldik bunu bilmeliyiz.

Biz Osmanlı modernleşmesi, yenileşmesinde değerlerimizden koparak Batı’yı olduğu gibi taklit etmeye kalktık. Abdülhamid’i indirdik, padişah gitti. Saltanatı indireceğiz dedik, halife gitti ve o bugün bugündür rezaletten kurtulamadık. Birliğimizden dirliğimizden olduk.

Sonrasında Cumhuriyetle beraber bir süreç yaşandı ve bu süreçte millet direndi,  emperyalistlere baş kaldırdı ve buradan yerli milli bir direniş çıkardı.

Bu direnişe de sahip çıkamadık ve başka bir şeye evirildi, bir geçiş süreci yaşandı.

Millet, o geçiş sürecinde yaşananları içinde biriktirdi. Menemen’i biriktirdi, Şeyh Said’i biriktirdi, Dersim’i biriktirdi, sonraki süreçlerde 60 Darbesi’ni biriktirdi, Menderes’i içinde büyüttü, 12 Eylül’ü, 28 Şubat’ı, Erbakan’a yapılanları unutmadı, e-muhtıraları, 28 Nisan’ları, parti kapatmaları unutmadı.

15 Temmuz’a gelindiğinde ise tüm bu birikimleri içine hapseden bir milletin yeniden doğuşunu gördük. Yok sayılan,  hırpalanan, sürgün edilen, katledilen mahşeri vicdanın, yeniden içine dönerek asla şiddete, teröre bulaşmadan, zulmetmeden, adaletten kopmadan bir karşı koyuşuna şahit olduk.

15 Temmuz bir milletin yeniden doğuşudur. Yeniden ete kemiğe bürünüp, hayat bulmasıdır. Türküyle, Kürdüyle, Arabıyla yeniden bir millet doğdu. O gece ve ondan sonraki günlerde kimse kimsenin Kürtlüğüne, Türklüğüne, Araplığına, Sünniliğine, Aleviliğine, gayri müslimliğine, sağcılığına, solculuğuna bakmaksızın birbirinin koluna girdi. Anadolu’daki bin yıllık kardeşlik hikayesi yeniden hayat buldu.

Son 100 yıldır bu topraklardaki her farklılığı birbirine karşı kullanan, bu toprağın insanlarını birbirine kırdırıp, kan davasına dönüştüren tüm kavgalar bir anda bitti. Çünkü bunları var eden emperyalist akıl bizim kavgamız üzerinden var oluyordu.

Anadolu’nun ötekisi şeytandır. Bizler burada bin yıldır Türkü, Kürdü, Arabı, Acemi, Marunisi, Dürzisi, Çerkesi, Hristiyanı ve Ermenisi hep beraber yaşamışız. İnanılmaz bir hikayemiz var. 

15 Temmuz’da bu millet dalgasının hepsi yeniden bir araya geldi ve şunu dedi; Günahkar olabilirim, kendimi ihmal etmiş olabilirim, bir kısım yanlış işlerin içinde olabilirim, ama bugün milletimin geleceğine karşı, devşirilmiş hainler eliyle emperyalistlerin işgal saldırısı var. Bu saldırıya karşı gün birlik olma günüdür.

Ve işte o gün bizler birlik olduk, bu işgali bertaraf ettik.

C.P: Neyi bertaraf ettiğimizin farkında mıyız?

15 Temmuz; Fransız devrimi gibi, Mekke’den Medine’ye Hicret gibi, insanlık tarihinin ilerleyen süreçlerinde bir milat olacak. 

Biz şu an içinde olduğumuz için farkında değiliz. 15 Temmuz; yüzlerce yıllık İngiliz aklının, her türlü oyun ve hileyle kurduğu hegemonyanın Anadolu’da çöküşüdür.

Eğer Mısır’daki darbe girişimi 15 Temmuz’dan sonra olsaydı, ben başarılı olacaklarını sanmıyorum, olamazlardı. Nasıl ki dünyanın her noktasındaki hareketlilik başka yerlere ilham oluyorsa, 15 Temmuz’da bu anlamda İslam Ülkeleri için bir milattır, bir öncüdür.

C.P: Biraz daha açabilir miyiz?

İslam Ülkeleri’nin şuan ki hali çok sağlıklı değil. Aslında İslam Ülkeleri demek de çok sağlıklı değil. Çünkü ülkelerin bir kısmının yönetimlerinin İslam’la ilgisi yok. Halkı Müslüman olan ülkeler demek daha gerçekçi. Bir şeyin adını doğru koymazsanız ondan sonraki süreçler onun peşinden gelir, bir şeyin adını koyanda onun sürecini belirler.

Bizim yeniden bir kavramsallaştırmaya ihtiyacımız var. Kendi kavramlarımızı kendi tanımlamalarımızı, insanlığın bugüne kadarki birikimlerini de alarak gerçekleştirmemiz lazım.

C.P: Uluslararası süreçlerin tıkandığı bir zaman dilimi yaşıyor İslam Coğrafyaları. Müslümanlar olarak ne yapacağız?

Öncelikle dünyanın dört bir yanında, Filistin’de, Mısır’da Tunus’ta Libya’da, Türkiye’de bize yaptıklarını alt alta sıralayıp acının şiirlerini yazmayacağız.

Yeni bir yüzleşmeyle, onların insanlığı düşürdükleri yerden daha öteye götürmek için, bakışımızı durduğumuz yeri yeniden konumlandırmamız, şekillendirmemiz lazım. Onun için yeniden bir yorumlamaya ihtiyaç var.

Dünyanın içine düştüğü bu tıkanıklığı aşacak olan İslam coğrafyasının yaklaşımlarıdır. Küresel vicdan öldü. İnsan insanın kurdu oldu. Ciddi bir adaletsizlik var. Gelir dağılımında uçurum had safhaya çıkmış ve artık eskisi gibi yapılanlar gizli kalmıyor.  Her şey her yerde konuşuluyor.

Onun için dünyanın kendini yenilemesi lazım. Kök hücre bu coğrafyada, Anadolu’da var. Anadolu Halkı 15 Temmuz’da Dünya’daki tüm farklılıkları fırsata çevirip bir karşı koyuşla bunu gösterdi. Bu açıdan özellikle İslam coğrafyasındaki bu medeniyet geninin canlılığı yeniden insanlığa can suyu olabilir.

C.P: Türkiye’deki İslamcılar bu durumun farkında mı?

İslamcılığın kötü bir sınav verdiği kanaatindeyim. 15 Temmuz, bizim hikayemiz. O gece hayal edipte ulaşmanın çok imkansız olduğunu zannettiğimiz bir şey oldu. Herkes “Allahu Ekber” nidalarıyla ruha üflendiği gün gibi kalktı ve yürüdü.

Bunu doğru okuyamazsak, süreci de yanlış yönetiriz. Millet burada tekrar ayağa kalkar.

90 yıllık sürece baktığımızda İslami cemiyetler, vakıflar, dernekler çok sıkıntılı bir süreçten geçti. Müslümanlığımızı muhafaza etmek için çabaladılar. Temel dini ritüelleri hep canlı tuttular.

Özal’la başlayan, Refah Partisi ve sonrasında da AK Parti ile devam eden süreçte varlıkla tanışmamız, devletle tanışmamız, yönetimle tanışmamız, dünyayla tanışmamız, bürokrasiyle tanışmamız, bizde yozlaşmalara yol açtı.

Fakat bir taraftan da kendimizi test ettik. Nehri geçerken suya tenezzül edip kana kana içenlerimiz olduğu gibi, karşıya geçenlerimiz, davasına sadık kalanlarımız da oldu. İmtihanını başarıyla verenlerin oluşturduğu sinerji yüzbinlere bedel. “Hakkıyla iman etmiş nice az topluluk büyük topluluklara galip gelir” diyor ayeti kerime.

İslamcı kesimlerin yeni süreçte milletin önünde yürümesi gerekir. Hani Nurettin Topçu Maarif Davası’nda diyor ya; “Sana milletin içinde yürümek yakışmaz. Sen muallimsin, öndersin, rehbersin. Milletin önünde yürümen gerekir.”

15 Temmuz’dan sonra, Allah’ın lütfuyla, milletin basiretiyle sürecin önünde yol almak gerekirken FETÖ tartışmalarıyla beraber bir adım geriye düştük.

Bugüne kadar İslam’ın değerlerinin hayat bulması için çaba sarf etmiş cemiyetler, cemaatler eğer yeni bir sürece taşınmazsa, millet bunları da bir kenara bırakır diye düşünüyorum.

C.P: Taşınmaları gereken o süreç neresi?

Sayın Cumhurbaşkanı’nın da altını çizdiği bir şey var; daha fazla eğitim, daha fazla kültür, daha fazla sanat.

Bu ülkenin vicdanlı insanlarının yollarının kesiştiği, sivil toplum örgütleri, düşünce kuruluşları, vakıflar, dernekler, cemiyetler, cemaatlerin yapacağı şey kültürel işgali sonlandıracak çalışmalardır. Fiili işgali millet bertaraf etmiştir.

O çalışmalar; sanattır, edebiyattır, mimaridir, çevredir, ekolojidir, sinemadır, televizyondur, kültürdür, düşüncedir. Bunu mayalamaktır. Bunun için çalışmamız lazım. Allah için çıktığımız bu mücadeleyi küçük dünyevi makamlara düşürmemiz lazım.

C.P: FETÖ tartışmalarıyla bir adım geriye düştük dediniz. Tartışmadan kastınız nedir?

Devletlerde beşeri organizasyonlardır. Beşer yönetiyor, hata yapabilir. Sayın Cumhurbaşkanı da çıkıp “ben hata yaptım” dedi.

Şimdi de bazı hatalar olabilir. O hatalar üzerinden, “bize de dönüyor, biz de alınacağız korkularıyla” bu sürecin sert bir sorgulamasına girildi.

Ebrehe ve ordusu Kabe’yi yıkmaya geldiği zaman Ebrehe’ye diyorlar ki, Kabe’nin Reisi senle görüşmek istiyor. Buyursun gelsin diyor. Abdulmuttalip gelip de senin adamların 200 devemi alıkoymuş onları almaya geldim dediğinde; bende Kabe için geldin zannettim diyor. Tabi orada O’nun Rabbi O’nu korur diye cevap veriyor Abdulmuttalip.

Evet Allah O’nu koruyacak fakat sen ne yapıyorsun?

Şimdi biz de, develerimizin mi peşine düşeceğiz yoksa 15 Temmuz’daki devrimin mi peşine düşeceğiz?

Ben ve arkadaşlarım yıllarca yargılandık. Onlarca yıl ceza alanlar ve yatanlar oldu. Karar duruşmasına götürüleceğimiz günün gecesinde gittik bir orman kurduk orada gece yarısına kadar ağaç diktik. Ülkemiz, milletimiz, memleketimiz dedik.

Üç tane bu millete ihanet etmiş hakim, savcı, polis şefi bize ceza veriyor diye milletimize küsmedik. Hiçbir emperyalist başkentin himayesine girmedik. Kendi ülkemizin hapishaneleri emperyalistlerin saraylarından daha özgür dedik. Onun için bugün onurumuzla varız.

15 Temmuz’dan sonra, İslamcı kanadın bu sürecin daha fazla merkezinde yer alması gerekirken, “yanlış gidiyor” tartışmalarına girildi.

Elbette ki uyanışın ilk sürecinde agresiflik olur. Sağa sola çarpar. Bunun bir düzene girmesi için hepimize iş düşüyor. Burada da yöneticilere sorumluluk düşüyor.

Fakat İslami hareketlerin her dönem ocağı olmuş, okulu olmuş kurumların sürece çok daha yukarıdan bakması gerekir. Siyasi mülahazaların ötesinde değerler eksenin de bakması lazım. Mağdurumuz varsa onun hakkı için mücadele edelim fakat sürecin akamete uğramasına da asla fırsat vermeyelim.

C.P: Biraz önce bir uyanıştan ve birlik beraberlik değerlerinden bahsettiniz. Bu süreçte en fazla dikkat çeken MHP’nin tavrıydı diye düşünüyorum. Devlet Bahçeli Ahmet Türk’ün tutukluluk durumuna dair bir açıklama yaptı, HDP sıralarına dönüp gülümseyerek sohbet ettiği anlar ekranlara yansıdı. Sanırım bu ciddi bir mesajdı. Bu anlamda toplumsal ve siyasi anlamda ötekisi kaygılarımızdan da sıyrılmaya başladığımızı söyleyebilir miyiz?

Bu coğrafyanın huzur bulduğu dönemler adaletin terazisinin herkes için eşit işlem gördüğü dönemlerdir. Topkapı Sarayı’nın en yüksek noktası adalet kulesidir. Yönetim orda toplanır. Ecdadımız adaleti en merkeze koymuştur. Onun altında bir araya gelmiştir. Biz adaletle var olur, adaletten ayrıldığımızda yok oluruz.

Tarihteki devletlerimiz adalet üzerine kuruldu, adaletten ayrıldıkları gün yıkıldılar. Birini himaye edip diğerini ötekileştirici yaklaşımlarla burada huzur bulamayız.

Herkesin eşit vatandaşlıkta buluştuğu, hiç kimsenin bir diğerine karşı ortaya koyduğu sorumluluğun dışında bir üstünlüğünün olmadığı, bir mizanı hakim kılmamız lazım.

Devlet Bahçeli Ahmet Türk için “yatmamalı” diyor. Bu insani bir şey. İdeolojik hareketler insani bir düzleme taşınıyor. Çünkü dün Bahçeli ile Ahmet Türk’ün dedeleri aynı cephede savaşmış. Kemal Kılıçdaroğlu’nun dedesiyle benim dedem Çanakkale’de savaşmış, Yemen’de savaşmış, O sahip çıkmasa da.

Böyle bir hikayemiz var bizim, bu toprağın ötekisi yok ki. Bu toprağın ötekisi şeytandır, emperyalistlerdir.

C.P: Adaletten mi yoksunuz?

Dünyanın çivisinin çıktığı nokta bu. Göreceli bir adalet var. Bakıyorsunuz ki; eğer beş daimi üyeyle bir bağınız yoksa, ölseniz de, öldürülseniz de kimse yüzünüze bakmıyor.

Her gün coğrafyamızda insanlar ölüyor, Halep katlediliyor ama dünyanın bir yerindeki bir avuç Hristiyan’ın başına gelen kadar haber olmuyor. Artık bu yeterince ızdırap vermeye başladı. Bizim davamız bu topraklarda yeniden İslam’ın adaletinin ve onun altında da tüm varlık aleminin beş emniyetini; akıl, nesil, can, mal ve din, korumak, hiçbirinin diğerine öteki baskısını yapmadığı bir sistem kurmak, bunun için mücadele etmek.

Bu bir muştudur, idealdir, hedeftir. Hedefimizi küresel adalet üzerine kurmalıyız.

C.P: Hedef demişken... Tamamen yeni bir Anayasa değişikliği beklenirken, kısmi bir değişikliğe gidiliyor. Biraz hedeften sapma mı var? Anayasa değişikliği sürecini nasıl okumak gerekiyor?

Mecelle’nin bir kuralı vardır. Mecelle’de denir ki; “bir şeyin bütünü elde edilemiyorsa yarısından, parçasından vazgeçilmez ama bütünü elde etmek için de çaba sürer.”

Mevcut anayasal değişikliğe baktığımızda; ben bu değişikliğin içeriğiyle hiç ilgilenmiyorum. O politikanın konusu. Beni ilgilendiren kısmı bundan sonra beni yönetecek kişiyi kim seçecek? Bir avuç seçkin mi? Yoksa millet mi?

Beni, emperyalistlere bağlı olan, otel odalarında lobi faaliyetleriyle tehditlerle şantajlarla rejimin bekçisi olarak seçilen bir cumhurbaşkanı mı idare edecek yoksa milletin önüne çıkıp, milletin %51’inin tercih ettiği bir cumhurbaşkanı mı?

Milletin seçtiği başımız gözümüz üstüne. Eğer bu millet kendisine ihanet edecek adama %51 oy verirse, bunun bedelini de öder.

Bundan sonra AK Partisi’nden CHP’sine, MHP’sinden, HDP’sine Türkiye’de devletin yönetimine, milletin hizmetine talip olan millet gibi olmak zorunda.

C.P: “Millet kendisine ihanet edecek adama oy verirse bedelini öder” dediniz. Millet böyle bir hataya düşer mi?

1983’te Kenan Evren dedi ki şunlara oy verin. Anketlere göre Özal dipte, Turgut Sunalp zirvedeydi. Fakat bu millet 12 Eylül gibi bir süreci yaşadığı halde 3 yıl sonra Özal’ı seçti. Tek başına iktidar yaptı.

28 Şubat’ta Apo’yu getirdiler, verdiler, bir sürü yıkama yağlama yaptılar, ağababalarının tüm himayesine rağmen sandıkta darmadağın oldular ve millet sayın Cumhurbaşkanı’nın kurduğu AK Parti’yi seçti.

17/25 Aralık’ta yapılanlardan sonra milletin tercihini görüyoruz.

Değişim sabahtan akşama, akşamdan sabaha olabilecek bir şey değil. Bu bir süreç işidir. Aşama aşama, birbirini etkileye etkileye, ikna ede ede, olursa toplumsal kırılma az olur.

Anayasa Mahkemesi 12 olacakmış, öbürü beş olacakmış, bunlar hiç önemli değil. Bizi ilgilendiren kısım şu; bu millet kendini ispatlamıştır, tarih sahnesine çıkmıştır. Kendisini idare edecek adamı seçmek istiyor ve bu süreç başlamıştır.

17 Nisan bu anlamda atılmış önemli bir adımdır. Bugünden tezi yok, sivil toplum örgütlerinin o kadim adalet devletimize bizi taşıyacak anayasa için çalışması lazım.

Küçük suni tartışmalara, hesap kitap derdine düşersek tarih dışı oluruz, hayat dışına itiliriz, milletin devrimine de ihanet etmiş oluruz.

Anadolu irfanının yeniden tarih sahnesine çıkışını, Anadolu’dan başlayarak İslam Dünyası ve dünyayla buluşturmamız lazım. İşte tam bu noktada gençlere büyük görev düşüyor.

C.P: Gençler şu dönem siyasetçileri çok fazla örnek alıyorlar ve görüyoruz ki gençler birbirlerini çok kolay ötekileştirebiliyor. Nasıl olacak?

Yeni bir kuruluş süreci yaşıyorsak sorumlu davranmamız lazım. Toplumun önünde olanların, siyasetçilerin kültür adamlarının, fikir adamlarının, ilim adamlarının günü okuma ve günün sorumluluğunu ifa etme noktasında daha mükellef davranmaları gerekir.

Ne yazık ki, bazen sorumsuzca kullanılmış ifadeler toplumun bir kesimini ötekileştiriyor.

Türkiye’de aktörleri tartışmak çok zor. Oysa mevcut aktörleri yıpratmadan fikirleri konuşabilmeliyiz.

Tarafgirlikten çıkmamız lazım. Bunun için de değerlerimizi yeniden belirlememiz lazım. Değerler ile toplumsal sosyolojide karşılaşıp, ortaya çıkmış sonuçları üzerinden yol almamalıyız.

Değer adalettir, adaletin tezahürü herkeste farklı olabilir, bizim yapmamız gereken adaletin ölçüsünü koymak.

Batılı bir düşünür olan Bernard diyor ki; “bana karşı anlayışlı davranan tek insan terzimdi. Her gördüğümde her elbise diktirdiğimde ölçümü yeniden alırdı. Onun dışında ki herkes bana önceki ölçülerimi uygulamaya çalışırdı” diyor.

Burada değer vücut ölçülerimiz değil, değer giyinmektir. Asıl olan giyinmemizdir. Hangi renk, hangi elbise, işte şöyle olacak buna bakmaz. İslam da böyle yapmıştır. Demiştir ki vücut hatlarınızı belirtmeyecek şekilde giyinin. Ama biz bunu aldık kadınlarda siyah çarşafa indirgedik. Değer bu dedik.

Değer paylaşmaktır, bunları konuşmaktır.

Değerler üzerinden konuştuğumuz zaman bizim iki kriterimiz var. Bir; temel insani değerler, iki İslami değerler.

C.P: Aktörlerin tartışılması çok zor dediniz. Bizim değerlerimizde kötü bir şey mi eleştirmek?

Aliya İzzetbegoviç diyor ya; “eğer fırsatım olsa doğudaki tüm mekteplerde eleştirel düşünceyi hakim kılarım.”

Eleştiren adamın sahada alnının damarı çatlarcasına mücadele etmesi lazım. Eleştiri böyle anlamlıdır, değerlidir.

C.P: İslam Dünyası’nın değerleri anlamında en büyük açmazı nedir? Bir sıkıntı olduğu belli.

İslam dünyasının en büyük açmazı hukuksuzluk. Ölüyoruz, şehit oluyoruz ama bir türlü düzen kuramıyoruz.

Kaç yüzyıldır tarih dışılığa itilmişiz, düzen dışıyız, sistem dışıyız, bir köy bile kuramıyoruz.

Bakın Sudan’da General el Beşir ile Turabi anlaşamadı ve Sudan’ı böldük. Afganistan’da birbirimizi katlettik ve bir düzen kuramadık. Bosna ortada, Lübnan ortada, Mısır malum.

Türkiye’deki uzlaşı o kadar önemli ki. Bizim de burada bir hiyerarşik düzen kurmamız lazım. Ben kurulması gereken o düzene hukuk diyorum.

Önce canlı cansız tüm varlık aleminin hukukunu gözeteceğiz. Sonra tüm insanlığın hukukunu gözeteceğiz. Sonra tüm Müslümanların hukukunu gözeteceğiz. Sonra içinde bulunduğumuz cemiyetin hukukunu gözeteceğiz. Sonra ailemizin hukukunu en sonunda da kendi hukukumuzu gözeteceğiz.

Pozitivist batı uygarlığı bu piramidi tersine çevirmiş. Narsist bir yaklaşımla önce ben, önce can diyor. Bizdeyse önce en zayıfın hukuku gözetilir. Devlet onun için vardır.

Bu telakkileri yeni dönemde özellikle genç kuşaklar olarak konuşursak, dünyanın geldiği yeri ıskalamadan bir ayağımızla coğrafyamızı, öbür ayağımızla arzı gezersek, tarihten önemli dersler alırsak bir yere geliriz diye düşünüyorum.

16. Yüzyıla gelindiğinde Avrupa bir tartışma başlatıyor. Diyor ki artık yeter bin yıl savaşı var. Aforoz mekanizmasının çığırından çıktığı dönemlerde bir grup düşünür diyor ki; Batı Hıristiyanlık müessesesiyle hesaplaşırken, biz bu tarihi süreçteki iyi yanlarımızı, güzel yanlarımızı öne çıkaralım bunlar üzerinden bir gelecek tahayyül edelim. Rönesans böyle başlıyor.

Hz. Adem’den bugüne kadar yaşanan ve insan fıtratıyla çelişmeyen her şey bizim tarihi mirasımızdır. Tarihe gidip o zindandaki kavgaya tutuşmadan dersler almalıyız. Ali Şeriati diyor ya; “tarih gelecekte bir mücadelesi olmayan için zindandır, girersin çıkamazsın. Ama gelecekte bir hayali, bir kavgası, bir mücadelesi, bir ufku olan için tarih bir fırsattır, bir imkandır.” Coğrafya da ve bilgi de öyledir. Bunları imkana çevirecek çabalara ihtiyaç var.

Cevabı toparlamak gerekirse İslam Dünyası olarak adaleti ve hukuku yeniden ele almalıyız. Hz Peygamber (sav)’i düşünün. İmparatorluk merkezlerini hurma liflerinden yaptığı bir merkezden sarstı. Ama o bir şey diyordu. Diyordu ki; “kölenin efendiden farkı yoktur, kadınlar Allah’ın emanetidir, ölçüde tartıda hile yapmayın, çalıştırdığınıza yedirdiğinizden yiyin, onun yaptığını yapın, işçinin alın teri kurumadan verin. Kimse toplumsal ortamda imtiyaz sahibi olmayacak. Medine Pazarı’nda her şeyi eşit düzlemde yürüteceksiniz.” İşte bu yasalar bir anda dalga dalga yüreği yanmış insanlar içinde hayat buldu.

C.P: Biraz kültürel iktidarı da konuşalım. Kültürel işgali sonlandıracak çalışmalardan bahsettiniz. Nasıl olacak bu kültürel iktidar?

Kültürel iktidar yatırım yapmakla olur. Arapça ne zaman bilim dili oldu? 800’lü yıllarda. Nasıl oldu? Bilim adamı, ilim adamı, düşünce ve fikir adamı himaye edildi.

İlim adamına maaş verilmedi, ihtiyacını al dendi. Adamın yazdığı kitaba değer biçilmedi. Takdir senin dendi. Dünyanın neresinde bir ilim adamı olsa o desteklendi himaye edildi. Bu Fatih’e kadar sürdü. Fatih, İstanbul’u fethetmeden bilim dünyasını toplamıştı, gönüllerini fethetmişti. Onları getirterek zaten Bizans’ı çökertmişti. Hıristiyanlar bile Fatih’e dua ediyordu. Şartlar olgunlaşmıştı. Fatihte buna layık olmuştu. Dünyanın neresinde ilim varsa, bilim varsa, kitap varsa aldı getirdi, Fatih Medreselerini kurdu.

Sonraları toplumu duyamaz hale geldik, kılcal damarlar zedelenmeye başladı. Ticaret ve üretim, ihtiyaçları karşılayamaz hale geldi. Oradan buradan almaya başladık. Gelir daralınca eğitimden kıstık, kitaptan kıstık, fikirden kıstık, askeri harcamaları kıstık derken istikrarı kaybettik, siyasi iktidarı kaybettik ve paramparça olduk.

Biz kucak açmayı bırakınca da Avrupa bilime kucak açmaya başlamış. O himaye etmiş. Bugün bilim dili İngilizce. Bizim gibi yapmadılar. Biz bunu şuradan aldık dedik, onlar diyor ki hepsini biz ürettik.

Sokrates M.Ö. 400 yılında diyor ki; “bir şeyin adını kim koyarsa o şeyin sahibi odur.” Bunu paradigma olarak aldılar biraz dönüştürüp mührü vurdular.

Bugün İngiltere, Londra’daki müzelere dünyanın her yerini getirmiş, dünyanın neresinde ne yazılmışsa almışlar. Adam mührünü vuruyor sana satıyor. Bunu yenecek bir idrak lazım. Onun için bize bu süreçleri yaşatan girdaptan çıkmamız lazım.

Kuşatmayı millet yardı, bizim yol almamız lazım. Bize yüzyıldır yaşatılan tartışmalardan çıkıp daha büyük bir akıl, irfan ve kültürel bakışla, Batı’nın da birikimini alarak ve Batı’yı da peşimize takarak, yakmadan, yıkmadan, insanlık tarihini daha suhuletli bir sürece taşımamız gerekir.

Bu ülkede yakın döneme kadar en büyük silah kitaptı. Bizi 28 Şubat’ta aldılar. Beşinci günün sonunda bizi götürdüler basının önüne çıkardılar. Arkamız dönük fotoğraflarımız çekildi. Yüzünüzü dönün dediler. Bir döndük ki masanın hepsi kitap. Benim evde, arkadaşların evinde ne kadar kitap varsa, getirmişler dizmişler.

Müdür bey basın gittikten sonra, “herkes kitabını alsın evine göndersin” dedi. Dedim ki; “ya bunlar suçsa niye geri veriyorsunuz.” Kitaptan daha büyük suç yok dedi. Dedim ki; “e silahlı terör örgütü diyorsunuz.” “Silah ne ki” dedi “en büyük suç kitap.”

Ben dolabımda iki tane kitap bulundu diye yurttan atıldım üniversite yıllarımda. Şimdi aynı üniversiteye gittim 500 metrekare kitapevi açtım.

Böyle bir Türkiye’ye doğru gidiyoruz. Tabi acele ediyoruz. Çünkü insanız  sonucunu görmek istiyoruz. Canınız yanmış. Fakat eğer sonucunu adaletle görmek istiyorsak, bu sadece bizle olmaz. Hz. Peygamberin Hacer-ül Esvet taşını yerine koymak için o kavgayı bitirdiği gibi. Cübbesini çıkarmış, taşı koymuş, herkes bir ucundan tutmuş.

Biz de  herkesi bu işe ortak edeceğiz. Millet bu işe ortak olduğu zaman sahiplenir. Gelen saldırılara da göğsünü gerer.

C.P: Son olarak terörle mücadeleyi sorayım istiyorum. Doğu’yu avuç içiniz kadar iyi bilen bir isimsiniz. Bir strateji sorunumuz mu var?

Rövanşçılıktan vazgeçmemiz lazım. Onlar bize yaptı, biz onlara... Onlar kim ya? Kim onlar dediğin. Çok uzağa gitmeyelim. Apo’nun ailesini tanıyorum. İnan ki anası benim anam gibi Müslüman bir kadın.

Kim bunu ifsat etmişse bu hale getirmiş. Peki böyle mi olacak yani? Hep Kürtler böyle mi gidecek? Bizim suçumuz yok mu? Bir dönem köylerini yakılan çocuklar şehre geldi. Şehirde okumak için okula gitti. Horlandı. Hakkını aramak için karakola gitti, itildi. Mahkemeye gitti, dışlandı. Terör örgütüne hazır hale getirildiler.

Köylerinden çıkardığımız bu çocukları okutsaydık, eğitseydik, bağrımıza bassaydık böyle mi olurdu? Terörle mücadele insan öldürerek olmaz. Fikri mücadele ile olur, düşünceyle olur.

Sosyal politikamız olmadığı için fay hatlarımızı bombalıyorlar. Buradan diyorlar bir kargaşa çıkarabiliriz. Bunun için uğraşmalıyız. Sivil toplum, cemiyetler, üniversiteler bunun için var olmalı.

Hukuki Uyarı: Kaynak göstermeden ve kaynak linki vermeden alıntı yapılması hukuki sorumluluk doğurur. 

YORUMLAR
avatar
  • avatar
    Ercan

    Çok güzel bir söyleşi olmuş.istifade ettik allah razı olsun

    cevapla