Seyit Ahmet'ten şehit İbrahim Naci’ye vefa

Seyit Ahmet'ten şehit İbrahim Naci’ye vefa
Her şey Seyit Ahmet Sılay’ın Anafartalar Ovası’nda gezerken bulduğu bir mermi çekirdeğiyle başladı. O gün bugündür hayatı Çanakkale Savaşları.. Obje, bilgi, belge ne bulduysa topladı; resmi koleksiyoner oldu. Bir gece vakti aldığı mesaj, onu Şehit Teğmen İbrahim Naci’ye götürdü: Allahaısmarladık.

Haber10 Röportaj
Muaz Ergü

Dünyanın başka bir yerinde bizim gibi hem şanlı tarih hamaseti yapan hem de tarihinden, geçmişinden bu denli uzak olan bir topluluk var mı bilmiyorum. Kelimenin tam anlamıyla tarih cahiliyiz. Tarihle ilgili anlatılan, tedavüle sürülen çoğu bilgi de maalesef ya yanlış ya da abartılı …

Çanakkale Savaşı ve zaferi dediğimizde göğsü kabarmayacak olan var mı? Ama burası hakkında bile tam anlamıyla malumat sahibi değiliz. Bildiğimiz birçok şeyin aslında hiç de öyle olmadığı iddiaları var. Biz de Çanakkale ve Savaşı ile ilgili olarak resmi, müzeye kayıtlı tek Çanakkale koleksiyoneri olan ve Çanakkale Müzesi’ni kuran Seyit Ahmet Sılay Bey’le konuşalım istedik.

Gerçek Çanakkale ve ruhunun anlaşılması için uğraşan Sılay Bey’in gün yüzüne çıkarıp yayınladığı Şehit Teğmen İbrahim Naci’ye ait  “Allah’a Ismarladık & Çanakkale Savaşı’nda Bir Şehidin Günlüğü” adlı çalışma bile tek başına bu gayreti gösterir.

Seyit Ahmet Sılay Bey bu aralar çok yoğun. Müze denetlemesi var. İlgileneceği binlerce obje… Bizi kırmayıp bu söyleşi kabul ettiği için kendisine teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Ahmet Bey, akademik anlamda tarihçi değilsiniz. Ama Türkiye’de tarihçilerin ve bürokrasinin yapması gerekenleri yapıyorsunuz. Nereden çıktı Çanakkale ile ilgilenmek? Nasıl başladı bu derin ilgi? 

Evet, akademik sıfatları kullanmıyorum. Kullanmamaya da dikkat ediyorum. Çanakkale ile ilgilenmemin güzel de bir hikâyesi var: İlk eşim, Boyabatlıdır. Evliliğimizin ilk günlerinde “Çanakkale’de akrabalarımız var” dedi. Ben de şaşırdım. Sonradan öğrendim: Annesinin büyük amcası Hakkı (Tuna) Bey, muharebeler esnasında Anafartalar’da topçu çavuşu olarak görev yapıyor. Muharebeler sonrası da orada konuşlandırılan askerler arasında yer alıyor. Balkanlar’dan gelen aileler, bunların nezaretinde bölgeye yerleştiriliyor. 1918’de o ailelerden birinin kızıyla evlenip orada kalıyor. Boyabat’a da hiç gitmiyor.

1979’da Ankara-Mamak’ta iki askerden biri Çanakkaleli diğeri de Boyabatlıdır. Boyabatlı diyor ki: “Benim dedemin abisi Çanakkale’ye gitmiş geri gelmemiş.”  Çanakkaleli de:  “Benim dedem de Boyabat’tan gelmiş bir daha da gitmemiş” diyor. İsimleri söylüyorlar. Akraba bahsi biraz daha ilerleyince bütün mesele açığa çıkıyor. 1995’te eşim bana bu hadiseyi anlattığında hemen Büyük Anafartalar köyüne gittik.

Anafartalar Ovası’nda gezerken yerde bir mermi çekirdeği buldum. O gün bugündür, Çanakkale Savaşı ile ilgili obje topluyorum. Ne bulursam alıyorum. Neredeyse bir ayağım hep o topraklarda… Yaklaşık 22 yıldır Çanakkale Savaşı ile ilgili malzeme topluyorum. Ve her an bunlarla birlikteyim. Sadece anma günlerinde, özel programlarda değil…



HUZUR VE GURUR VERİYOR

Genelde Çanakkale ile herkes ilgilidir ama siz bunu daha ileri boyuta taşıyarak resmi koleksiyoner oldunuz. Anlatır mısınız bu süreci?

O dönemler Çanakkale ile ilgili ne bulduysam alıyordum. Bu objelerden çok sayıda da hediye veren vardı. Haliyle bunlar harp malzemeleri. Tüfeklerden tabancalara, el bombalarından her türlü savaş malzemesine kadar birikti. Yasada “Korunması Gerekli Taşınır Kültür Varlığı” olarak geçiyor ve kaydettirilmesi gerekiyordu. O sebeple, Topkapı Sarayı Müzesi’ne başvurdum. Kültür Bakanlığı envanterine kaydettirerek, koleksiyoner belgesi aldım. Denetlemeye tâbîyim. Bu işin belki de en büyük sıkıntısı bu…

Eksik fazla var mı, iyi korunuyor mu? Diye tek tek inceliyorlar. Anlayacağınız, Kaşıkçı elmasına kâğıt üzerinde devletin bakışı neyse, bir mermiye de aynı gözle bakılıyor. Aslında ben tek başıma bir kurumun yapması gereken işi yapıyorum. Bürokratik işlemler ve denetleme dediğim gibi en çok zorlandığım alan. Yoksa Çanakkale ruhunu yansıtan malzemelerle bir arada olmak gerçekten huzur ve gurur veriyor. Bütün zorluklara rağmen…

Evet, bir de internet sitesi kurdum. www.canakkalemuzesi.com Tüm şehitleri tek tek künyeleriyle sanal ortama aktardım. Açılır sayfa sayısı 243.000 den fazla. Ancak 4 senedir güncelleyemiyorum. Yeni bilgi giremiyorum. Zamanım yok. Tek başına çok zor oluyor.



‘FATİH SULTAN BİLE YARDIMA GELMİŞTİ!’

Çanakkale’yi ve o savaştaki ruhu gerçekten anladık mı? Yoksa belli zamanlarda hamaset nutuklarına kurban ettiğimiz bir Çanakkale mi var? 

Maalesef en önemli mesele bu. Şimdi belediyeler her gün yüzlerce otobüsle oraya ziyaretçi taşıyorlar. Tarihsel anlatılar şimdi biraz daha gerçeğe yakın. Ancak rehberleri izlediğimde giden gurubun sosyal yapısına göre farklı anlatımların yapıldığına şahit oldum. Fatih Sultan Mehmet bile yardıma gelmişti diye Çanakkale Savaşı’nı anlatan rehbere şahit oldum.

Senelerce (ki pek değişen bir şey yok, yine aynı) millete Çanakkale Muharebeleri’ni açlık, yokluk, sefalet ve menkıbeler üzerine oturtulmuş paket içinde sundular. Oysaki orada savaşan ordunun düzenli bir ordu olduğu gerçeği görmezden gelindi. Açlık dediler… Düşünün, İstanbul’a 384 km uzakta bir muharebe... Burnumuzun dibinde. Şimdi; biz bu kadar yakın mesafede çarpışan ordumuzu aç bırakacak kadar vurdumduymaz bir millet olabilir miyiz?

Öncelikle bu kendimize, geçmişimize, genlerimize hakaret. Açlık çeken cepheler elbette vardı. Irak, İran, Yemen, Filistin vs… Ama burası Çanakkale... İşte vakıalara heyecan ya da olağanüstülük katacağız diye gerçeği feda ediyoruz. Gerçek savaşın anlatılması yerine uçan kaçan bir sürü absürtlük…

SEFALET İÇİNDE BIRAKTIĞIMIZ SEYİT ONBAŞI VEREMDEN ÖLDÜ!

Her yıl hamasi nutuklarla Çanakkale zaferi kutlanır. Atıp tutulur. Seyit Onbaşı’nın kaldırdığı top mermisinin (kaç kilo diye tartışırlar) hikâyelerini anlatırlar. Anlatırlar ama Seyit Onbaşı’yı açlık ve sefalet içerisinde bıraktığımızı, sessizce veremden ölüp gittiğini söyleyen olmaz. Yok, efendim maaş vermişler de almamış... Yalan!... Kurtuluş Savaşı’na her hangi bir nedenden ötürü katılmamışsa hiçbir (çok az sayıda araya tanıdık sokarak alan, 80 sonrası bazılarına bağlanan 60 yaş fakirlik maaşı dışında) Çanakkale gazisi ve şehit yakınlarına maaş bağlanmamıştır. Niye?

Bir zihniyet burada savaşanlara Osmanlı askeri gözüyle baktığı için.
Efendim; “Cumhuriyetin ilk yılları yokluk içindeymiş…” Dünyada hiçbir devlete satılamayan ve Gazi’nin ancak son döneminde birkaç kez bindiği Savarona yatına binlerce lira harcanabiliyor… Yani bu Çanakkale gazilerine para yok Savarona’ya var. İşte her zamanki gibi meselelere çarpık bakışımız…  



AHDE VEFASIZLIK, İMANSIZLIKTIR

Birileri yumuşak koltuklarında, devletin verdiği kartvizit ve maaşla hamasi nutuklar atmamalı. Kimse bana 21 yaşında şehit olan İbrahim Naci’den, Gazi Seyit Onbaşı’dan daha fazla bedel ödediğini söylemesin! Şahsım adına sessizce bu dünyadan göçüp giden bu kahramanların unutulmaması için ölünceye kadar mücadelemi sürdüreceğim. Çanakkale’yi bir rant kapısı gören, şehit ve gaziler üzerinden nüfuz sağlamaya çalışanları Allah’a havale ediyorum.

Her yazımın ve sohbetimin sonunda şunu söylerim; “Bugün aldığımız her bir nefesin, o gün ve bugün birilerinin verdiği son nefes sayesinde olduğu şuuru ile yaşayalım.” Ahde vefasızlık, imânsızlıktır. Gazisine, şehidinden yadigâr kalanlara en itinalı şekilde bakmayanlara haramzade dense yeridir!

O MÜBAREK İNSANLARA HAKARET EDİLİYOR

Çanakkale hurafeleri ya da kahir ekseriyetin doğru bildiği yanlışlarla ilgili neler söylersiniz?

Ne de çok severiz bu hikâyeleri… Yok, bulut gelmiş Norfolk Alayı’nı alıp götürmüş. Bunların yaka ve şapka rozetleri bende. Buluttan mı düşmüş? Elbette inançsız bir ordumuz olduğu düşünülemez. Dün de öyleydi, bu gün de aynı… Savaş meydanında en kavi imana, adanmışlığa sahip Mehmetçiği kimse başka türlü tanımlayamaz. Ancak siz muharebenin başarısını buluta ve mesnetsiz hikâyelere bağlarsanız orada yatan Şehitlerimiz ne iş yaptı sorusu akla gelir. Aslında bu hurafe ve yalan yanlış hikâyelerle o mübarek insanlara hakaret ediliyor.

Bu açlık ve sefalet mevzuunun tam bir edebiyat olduğunu çokça anlattım… Açıp okuyalım, Mehmet Fâsîhi Bey’in “Kanlı Sırt Günlüğü”nü... Ne yemiş, ne içmiş hepsini tek tek anlatıyor... İbrahim Naci günlüğünde tek tek anlatıyor… Ama bizler, geçmişimizi, tarihi kes kopyala tarihçilerden (!) öğrendiğimiz müddetçe yalan yanlış şeylerden kurtulamayız. Aynı zamanda bu hurafecileri dinleyenler olduğu müddetçe de bu çevrim devam edip gider.

ŞEHİTLİK SEMBOLİK OLURSA…

Sizin Çanakkale’deki Türk Şehitliği’nin gerçek yeri ile ilgili iddialarınız var. Bugünkü şehitliğin aslında gerçek şehitlik olmadığını söylüyorsunuz?

Aslında birkaç sene öncesine kadar, Şehitliğimiz diyebileceğimiz bir yer yoktu. Kireçtepe, Anafartalar, Sargı Yeri ve Kocadere dışında (Buralarda da birkaç mezar taşı vardı) yoktu. Bugün tek tük şehitlikler bulunuyor. Var olanlar da belediyelerin sponsorluğunda betonlaştırılıyor. Ruhu alınıyor. Tıpkı şehirler gibi...

57. Alay Şehitliği gerçek değildir. 150 metre sağda Kesikderede’ydi. Neyse oraya bir şeyler yaptılar. Ama hâlâ şehitliğimiz var diyemeyiz. Dikkat edin! 18 Mart törenlerine, İtilaf Ordu Milletleri (İngiliz, Anzak ve Fransızlar) kendi gerçek şehitliğine çelenk bırakır. Biz? “Sembolik Şehitliğe.” Evet, Şehitliğiniz sembolik olursa, şehide bakışınız da sembolik hale gelir. Ve adına sadece Mehmet dersin. O zaman da araştırmaya, mezarları tek tek bulup ortaya çıkarmaya gerek kalmaz…

SABAHA KADAR ELİMDE TELEFON MESAJI OKUDUM

Biraz da büyük emeklerle gün yüzüne çıkardığınız Şehit Teğmen İbrahim Naci günlüğünü konuşalım. Günlüğü okuduktan sonra Çanakkale ile ilgili bildiklerinizde değişiklik oldu mu?

Eğer bir koleksiyonerseniz, hele ki ilgi alanınız da Çanakkale Muharebeleriyse… Birileri bir şekilde sizden haberdar oluyor. 18 Mart Çanakkale Şehitleri haftasında televizyon kanalları evimden canlı yayın yapar. Yazılı basın, röportaj için gelir. Bu haberlerden sonra birçok mesaj alırım. Bunlardan en önemlisi ve Çanakkale’de birçok doğru bilinen yanlışın değişmesine sebep olan mesaj;

“Merhaba; elimde Çanakkale Savaşı’nda şehit düşen (şehit düştükten sonra da birliğin imamı tarafından yazılan bir not olan) bir akrabama ait Osmanlıca günlük mevcut. Bu günlüğün şimdiye kadar Türkçe’ ye çevirisini yaptıramadım veya başka türlü değerlendirme fırsatı bulamadım. Bugün haberlerde bu konuyla ilgili çalışmalarınızı duyunca sizinle iletişim kurmak istedim. Bu konuda bana yardımcı olabilirseniz sevinirim. İyi çalışmalar…”

Mesajı okuduğumda vakit gece yarısını çoktan geçmişti. Hemen telefona sarıldım. Ancak, tanımadığım, konumunu, hissiyatını, yaşını bilmediğim bir hanımefendinin mesajıydı bu… Sabaha kadar elimde telefon, defalarca okudum bu mesajı...

O GÜN BUGÜN İBRAHİM NACİ İLE YAŞIYORUM

Sabah kendisini arayarak randevulaştık. İşte o gün bana uzatılan sadece bir defter değildi. Okunmaya başlandığında, vatan aşkı ile şehadete koşan, sevdası, gelecek ümitleri, aile özlemi ile dolu, hâlâ atmakta olan bir kalpti o… Her bir satır beni yüzyıl öncesine götürdü. O gün, bu gündür 24 saat İbrahim Naci ile yaşıyorum.

Defterin okunmasıyla derin bir araştırma içine girdim. Her satır, her isim, her hadise büyük önem taşıyordu.

Öncelikle fotoğrafı var mıydı? I. Dünya Savaşı yıllarında basılan ve koleksiyonumda tamamı bulunan Harp Mecmuası’ndan başladım araştırmaya. Her sayısına şehitlerimizden bir kaçının fotoğrafı basılıyordu. 1916 yılı Mart sayısına geldiğimde, kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu. Evet, işte İbrahim Naci karşımda...

İNCE, NARİN, ZEKİ BAKIŞLI…

İbrahim Naci’nin şahadetini anlatan ve sonra kendisi de şehit olan bölük komutanı Yüzbaşı Bedri’nin tarif ettiği gibi; ince, narin ve zeki bakışlı... Henüz 21 yaşının başında bıyıkları yeni terlemiş, sevdasıyla, ümitleriyle, yaşama arzusuyla, cepheden gelen şehit ve yaralıları gördüğünde; “Beni de ön cephede görevlendirin” diye yüzbaşısına ricada bulunacak kadar vatan aşkıyla dolu İbrahim Naci...

Günlüğünün ilk sayfasında “ailemin adresi” dediği ve günlüğünde sıkça, özlemle bahsettiği evi ve ıhlamur ağaçlarını görmek, bulmak istedim. Bahsettiği ıhlamur ağaçlarının arkasında, sokağı ve numarası yazılı evi buldum. Yanındaki ev yapıldığı döneme has özelliklerini muhafaza ederken bu evin üzerine üç kat daha çıkılmıştı.

EN BÜYÜK KORKUSU: UNUTULMAK!

Defterin tercümesi bitip tamamı okunduğunda “Ve dünkü düşüncenin verdiği hüzünle defterimi açtım. Acı hatıralarımı kaydediyorum. Fakat bilmem bu satırları ailem okuyabilecek mi? Defterim oraya kadar gidecek mi?...” sözlerinde en büyük korkusu gizliydi: Unutulmak! Onun bu isteğini bir vasiyet olarak gördüm. Şehidimizin bu arzusunda beni vesile kıldığı için Rabbime binlerce şükürler olsun.

Bir diğer husus; “kitabın ismi ne olmalı?” konusuydu. Aramızda isim konusu konuşulurken; “Biz niye isim bulmaya çalışıyoruz. İbrahim Naci’nin şehit olmadan önce deftere yazdığı son söz nedir?” diye sordum. İbrahim Naci, günlükteki son cümlesini; “Allahaısmarladık” diyerek bitiriyor ve imzalıyordu. O halde isim bu olmalıydı: Allahaısmarladık!

‘EVLADIM GİBİ SEVDİĞİM YAVRUM’

Günlüğü diğerlerinden ayıran en önemli husus, İbrahim Naci’nin şehadeti hakkında hamiş yazan bölük komutanı Yüzbaşı Bedri Efendi’nin de şehit olmasıdır. Yüzbaşı Bedri Efendi, “Zavallı Naci, evladım gibi sevdiğim yavrum, defterine emanet ettiğin hislerini bir peder, bir ağabey yakınlığıyla okudum” diye başladığı hamişinde “Naci’m, pek genç ve körpe iken kara topraklara emanet ettiğim o sevimli vücudundan uzak kalmak hem benim, hem de bölük askerlerinin -telafisi imkânsız- büyük bir kaybıydı. Yalnız benim ve bölüğün mü ya?...” diyerek İbrahim Naci’nin şahadetini bize bildirmektedir.

Bedri Efendi bu hamişine nokta koyamamıştır. Son cümlesi “virgül” ile yarım kalmıştır. Çünkü yazısını bitiremeden şehit olmuştur. Bedri Efendi’nin kendi el yazısı ile yazdığı ve yarım bıraktığı metnin hemen altına, tabur imamı ve kâtibi tarafından yazılıp imzalanan Bedri Efendi’nin de 2 Temmuz 1915’de şehit olduğu notudur:

“Bölüğün Yüzbaşısı Bedri Efendi yukarıdaki hamişi buraya kadar yazarak, 1 Temmuz 1915 tarihinde istirahat mahallinden sağ cenaha taburla gittiği sırada, 2 Temmuz 1915’te onun da şahadeti maalesef vuku bulmuştur.”



SON NEFESİME KADAR…

Bu günlüğün içinde geçen isimlere ve fotoğraflarına da ulaştım. Hâlâ araştırmalarım devam ediyor. Ulaştığım bir bilgi çok ses getirecek türden. İnşaallah genişletilmiş baskısında bu bilgileri ve fotoğrafları da sizlerle paylaşacağım.

İbrahim Naci ölmekten değil, unutulmaktan korkuyordu. Oradaki tüm şehit ve gazilerimizin korkusu da buydu. İbrahim Naci onların da sözcüsü oldu. 98 yıl boyunca bir sandık dibinde unutulmuş bu şehidimizi artık yüzbinler tanıyor. Son nefesime kadarda onu tanıtmaya devam edeceğim.

Ahmet Bey son olarak neler söylersiniz?

Söyleyecek o kadar çok şey var ki. Özellikle gençliğe seslenmek istiyorum;

“Aldığınız her bir nefes, o gün orada verilen son nefesin bedelidir.” Yaşamınızı bu şekilde idâme ettirin...

YORUMLAR
avatar

Henüz hiç yorum girilmemiş. İlk yorumu siz yazın!