Hasan Boynukara: Bu kadar çok fakülteye ne gerek var?

Hasan Boynukara: Bu kadar çok fakülteye ne gerek var?
Yüksek öğretim sistemimiz tam olarak nerede tıkanıyor? Namık Kemal Üniversitesi Yabancı Diller Bölüm Başkanı Prof. Dr. Hasan Boynukara’ya sorduk.

Haber10 Röportaj
Muaz Ergü

Eğitim, dünyanın neresine giderseniz gidin devletlerin ve hükümetlerin üzerine titrediği bir alandır. Okullarda öğrencilerin karnesi olduğu gibi hükümetlerin de karnesi vardır ve bu karnede ilk önce eğitim meselesine bakılır.

Türkiye’de maalesef, ilk ve orta dereceli eğitme dair oturmuş bir sistem kuramadık. Öğrenciler kadar velilerin ve öğretmenlerinde sürekli bir intibak sorunu yaşadığı deneme yanılma süreci yaşanıyor sürekli.

Peki ya yüksek öğretim?

Yüz binlerce gencin karmaşık ve aslında başarıyı tam da ölçemeyen sınavlardan geçerek geldiği üniversiteler, bilim üretmekle kalifiye eleman yetiştirmek arasında gidip geliyor. Öğrencisinden rektörüne kadar her kesin şu ya da bu nedenle şikayetçisi olduğu Yüksek öğretim sistemimiz tam olarak nerede tıkanıyor?

 Üniversitelere ve eğitim sistemimize dair sorularımızı Namık Kemal Üniversitesi Yabancı Diller Bölüm Başkanı Prof. Dr. Hasan Boynukara Hoca’ya sorduk.

Üniversite, giriş sınavlarından dolayı gençlerin kâbusu. Üniversiteye yerleştikten hatta bitirdikten sonra bile çoğu zaman karşılarına çıkmayacak, mesleki yaşamları boyunca kullanmayacakları bilgilerden sorumlu tutuluyorlar. Gençlerimiz mesleğe ilişkin formasyonu okulda değil çalışma hayatının içinde kazanıyor. Üstelik daha öğrenciyken başlayan işsizlik korkusu da cabası. Tüm bunları beraber düşündüğümüzde üniversite ne ifade ediyor?

Yıllardır tartıştığımız/tartışılan bir konu/sorun. Yöneticiler, akademisyenler, uzmanlar... Yazılanları toplasak birkaç ciltlik bir literatür eder herhalde. Ancak hemen herkes bir konuda aynı görüşü paylaşıyor: bir şeyler yapılmalı.

Birçok alanda radikal değişiklikler yapılmalı. Yapılmazsa bizi daha ciddi sorunlar bekliyor. Kötü olan taraf, rahatsızlıkların kamuoyu önünde ve yüksek sesle değil, akademisyenlerin ve yöneticilerin kendi aralarında konuşulması. Üniversite bittikten sonra iş bulma konusunu ne siz sorun ne ben söyleyeyim! Zaten kamuoyunun malumu. Ülkemizdeki diplomalı işsiz sayısı milyonları buldu.

Üniversiteye girişteki sınavın adı da “Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Sınavı” değil “Öğrenci Eleme ve Yerleştirme Sınavı” olmalı; çünkü bizdeki sistem seçerek değil, eleyerek öğrenci alma temelli. 300 puanla girilen bir bölümü yeterli sayıda öğrenci kazanamamışsa giriş puanı otomatik olarak düşüyor.  Bunun adı da elemedir. Gerçekten bir seçme sınavı yapılacaksa istisnasız bütün bölümler için asgari giriş puanlarının belirlenmesi gerekir aksi halde 2/2’nin 0 olduğunu söyleyen öğrencilerle geleceğin bilim adamı ve araştırmacısını yetiştirmek zorunda kalırsınız.    

İŞ GARANTİSİ OLAN BÖLÜM/FAKÜLTE SAYISI BİR ELİN PARMAKLARI KADAR

Ülkemizde üniversite bilim üretmek için kurulmuş özerk bir kurum mu, Yoksa bürokrasiye eleman hazırlama merkezi mi?

Siyasi partilerin bir eğitim politikaları olur. Bir üniversitenin açılıp açılmaması bilimsel veriler ve toplumsal gerçeklikten öte politik bir tercih görüntüsü vermektedir. Ülkemizde üniversite sayılarının hızlı bir şekilde artması birçok eğitimci tarafından da vurgulandığı üzere nitelik sorununu yaratmıştır. Bir tarafta onlarca öğretim üyesinin bulunduğu, donanımlı bir bölüm, beri tarafta 3-5 öğretim üyesi ve sınırlı donanımla eğitim yapılmakta.

Özerk üniversite konusu tartışmalı bir konu. Mevcut görüntü bize böyle bir yapının olmadığını söylüyor. Batılı anlamda bir özerkliğin olmadığı açık. Zaten aksini söyleyen de yok.

Ayrıntılarına girmeden söylersek üniversitelerin üç temel amacı vardır; ülkenin ihtiyaç duyduğu kalifiye elemanı yetiştirmek, ekonomide ve sosyal, hayatta yahut gündelik yaşamda karşımıza çıkan sorunlara çözüm bulmak, son olarak da gelecek projeksiyonu, yani ortaya çıkması muhtemel konularda önceden gerekli çalışmaları yapmak.

Örneklersek hem lisans hem de doktora anlamında elemana ihtiyacınız varsa üniversite bu elemanları yetiştirir. Yetişmiş eleman, toplumsal bir çatışma konusunda araştırma yapıp çözüm önerir. Gelecekte yaşanması muhtemel bir yapılaşma ya da trafik sorununu öngörür ve sorun yaşanmaması için gerekli çalışmaları yapar. Bunun yanında yaptığı çalışmalarla ürettiği ürünleri dünya pazarlarına sunar ve ülkenin ekonomisine katkıda bulunur.

Oysa gördüğümüz kadarıyla devlet desteği olmadan kendi finans kaynaklarıyla ayakta durabilecek üniversitelerimiz yok denecek kadar az. Peki, ne yaparlar; nasıl kalifiye eleman yetiştirirler? Birkaç bölüm ve fakülte dışında iş garantisi olan bölüm/fakülte sayısı bir elin parmakları kadar. Bilim üretiliyor mu, evet üretiliyor. Ancak istihdam edilen eleman sayısı ve harcanan bütçe düşünülürse başarılı olduğumuz söylenemez.

Medreselerden üniversitelere Türk Eğitim tarihi hakkında neler söylersiniz?

Bu konu da çok tartışıldı. Medreseleri yeniden ihya etmek kimsenin aklından bile geçmez ama öğrenilecek şeyler var. Medreselerin çöküşü bir yöntem sorunu olmaktan çok bir müfredat sorunudur. Kelimenin taşıdığı/kelimeye yüklenen anlam dolayısıyla birçok insan önyargıyla bakacaktır.

Bunu bir kenara bırakırsak, örneğin öğrencinin aynı anda hem hoca hem de öğrenci olması, bir konuyu tam bilmeden, kavramadan bir yenisine geçilmemesi, daha zeki ve çalışkan öğrencinin daha kısa sürede daha çok ilerlemesi bugün bile yabana atılacak konular değil.

Öğrenci sayısının çok olması böyle bir yöntemi uygulamayı zorlaştırmaktadır. Yakın zamanlarda çalışkan öğrencilere bir üst sınıftan ders alma imkânı getirildi. Öğrencilere ders anlattırma/sunum yaptırma geleneksel yöntemi anımsatmaktadır. 

Türkiye’deki üniversite siyaset ilişkileri hakkında neler söylersiniz?

Üniversite-siyaset ilişkisi hep var olagelmiştir. Bugün de var. Yarın da olacak. İyi bir tablo mu? Dünü yaşayanlar da dâhil olmak üzere buna kaç kişi evet der? Konu hem politik hem de bilimsel zeminde ciddi olarak tartışılmalı.

Dünya üniversiteleriyle bizim üniversitelerimizi akademik açıdan kıyasladığımızda nasıl bir tablo çıkıyor? Yüksek öğretimde dünyanın neresindeyiz?

Her yıl dünya üniversiteleriyle ilgili listeler yayınlanıyor. O listede neredeysek oradayız. Dünya üniversitelerinin hepsi beş yıldızlı değil tabi. Bazı üniversitelerimizin dünya sıralamasına girdiğini biliyoruz. Ama genel bir karşılaştırma yaptığımızda canımızı sıkan sonuçlarla karşılaşıyoruz.

Çoğunlukla kendi aramızda maç yapıyoruz. Üniversitemiz şu sıradan şu sıraya geldi, üç basamak çıktık, iki basamak indik vs. Zaman zaman “üniversitemizin büyük başarısı” reklamlarıyla karşılaşırız ancak bu başarıların çoğunlukla uluslararası teyidi yoktur. Eğitim-öğretimde vasatın altında olduğumuz da bir gerçek. Üstelik bu gerçek bu kurumların en tepesinde yer alanların beyanatlarına da yansımaktadır.

Bir konuda başarılıyız: devletin verdiği tahsisatla oldukça lüks binalar inşa ediyoruz. Bu konuda birçok ülkeden epeyce ilerideyiz. Üniversitelerimizin övündüğü başlıca alanlar; fakülte ve bölüm sayıları, kapalı alan miktarı, çevre düzenlemesi, öğrenci sayıları.

Oysa iki temel kriter var övünülecek; uluslararası onayı olan patent sayısı ve mezun ettiği öğrencilerin iş bulma/yetkinlik oranı. Bunca üniversiteye rağmen hala on binlerce öğrencimizin yüksek öğrenim için yurt dışına çıkıyor olması ise ayrı ama üzerinde durulması gereken bir konu.  

HALKTAN KOPUK ÜNİVERSİTE DİYE BİRŞEY OLMAZ  

Bir de üniversite üzerine konuşanların çoğu üniversitenin kurumsal olarak halkın uzağında olduğunu dile getiriyor. Halkın anlayışıyla üniversitenin anlayışı birbirinden çok farklı olduğu tespiti var. Bu farkın entelektüel anlayış farkı olmadığı dillendiriliyor. Halkın değerleriyle üniversitenin değerleri arasında kökensel bir ayrılık olduğu iddiası hakkında neler söylersiniz?

Halktan kopuk üniversite diye bir şey olmaz. Halkın inançları vardır, inandıkları değerler vardır. Üniversite halkın inandığı değerleri teyit etmek ya da olumsuzlamak için araştırma yapmaz. Halkla üniversiteyi bütünleştirmek eşyanın doğasına aykırı.

Halkın üniversiteden beklentileri olabilir, ihtiyaç duyduğu alanlarda işbirliği de yapabilir ama bunları madem halk böyle istiyor, bu talepleri yerine getirelim diye bir anlayış olmaz. Halk tıp fakültesi istiyor, mühendislik istiyor, dünya görüşünün onaylanması istiyor diye üniversite tutum belirlemez  

Yıllarca yerli ve yabancı çeşitli üniversitelerin yönetimlerinde önemli görevler üstlendiniz. Dekanlık, bölüm başkanlığı, koordinatörlük… Gözlemlendiğiniz aksaklıklar ya da yanlış gittiğini düşündüğünüz noktalar neler? Varsa çarpıklıklar bunlar hakkında neler söylersiniz?

Defalarca yazılıp çizilen, tartışılan bir konu. Yönetimsel ve akademik çok sayıda aksaklık var. Eskiden beri ileri sürülen bir iddia var ve bu halen geçerli; rektörlerin yetkileri. Dekanlıklar, müdürlükler, kurulların hatta bazı durumlarda yönetmelikler bile anlamını yitiriyor. Öğretim üyeleri gördükleri aksaklıkları ya da uğradıkları haksızlıkları ancak mahkeme yoluyla düzeltmeye çalışıyorlar.

Mahkemelerin uzun sürmesi yapılan işi anlamsız kılmasa da yorucu ve sabır gerektiren bir durum. Dolayısıyla ciddi mağduriyetler oluşuyor, insanlar çalışma isteklerini kaybediyorlar. Kadroya atanmalarda da benzer sorunlar yaşanıyor. Bunlar çözülmeyecek sorunlar değil. İyi üniversite nasıl sorusunun cevabı açıktır; dünyada sistem nasıl işliyorsa aynı sistemi ülkemizde de uygulamak. Onlarca örnek var.   

EHLİYET VE LİYAKAT YERİNE İTAAT VE SADAKAT BEKLENMEMELİ

Sizin rektör seçimleri ve atamalarıyla ilgili değişik fikirleriniz var. Bildiğim kadarıyla rektörlerin seçimle yönetime gelmesine pek sıcak bakmıyorsunuz. Bugün rektör atamaları ile ilgili görüşleriniz neler?

Bu görüşümü YÖK başkanı ve YÖK üyelerinin huzurunda da dile getirmiştim. Seçim dönemleri üniversiteler için kayıp zamandı. İnsanlar birbirine küsüyor, rektör olan taraf rakiplerinin burnundan getiriyordu. Seçimde alınan oyların da fazla bir anlamı yoktu zaten. Adaylar kapı kapı dolaşıp “torpil” ya da “referans” arayışına giriyordu, yüzsuyu döküyordu.

Proje, vizyon ve vaatler ise bütünüyle devletin vereceği bütçeye bağlıydı. İlginçtir, bugüne kadar üniversiteyi kötü yönettiği için hakkında işlem yapılan kaç kişi gördünüz? Bu kadar iyi yönetildiyse sonuçları topluma neden yansımıyor ya da niye şikâyet ediyoruz?

Öte yandan, insanlar neden rektör olmak ister sorusuna cevap bulmak lazım. İstisnaları bir yana bırakarak konuşmak gerekirse birinci sırada makam edinme arzusudur. Hepsi hizmet yapma savıyla yarışa katılırlar ancak üniversiteler kurumlaşmış olsa ve tek kişilik yönetim anlayışı terk edilse, yasa ve yönetmelikler uygulansa, yanlış uygulamalar dile getirildiğinde “persona non grata(İstenmeyen kişi)” ilan edilmese, bu heves büyük ölçüde kaybolur.

İkinci sırada ekonomik getiri söz konusudur. Tıp Fakültesi olan Üniversitelerde yöneticiler bir devlet memurunun toplu para olarak değerlendirecekleri ve maaştan daha fazla miktarlarda her ay döner sermaye almaktadırlar. Yıllar önce çıkarılan bir yasadır bu ve kimse bu makama “hizmet” etme iddiasıyla gelenlere “bu para neyin karşılığı olarak veriliyor” diye sorulmuyor. Milyonlarca lira zarar eden döner sermayelerden bu pay alınmaya/verilmeye devam ediyor.

Burada yapılacak bir kısıntı/kesinti yine birçok kişinin rektörlük hevesini ciddi şekilde azaltacaktır. Devletin yöneticilerden ehliyet ve liyakat yerine sadakat ve itaat beklememesi gerekir.Her yıl binlerce yayın yapılmaktadır. Performans yasası çıktıktan sonra bu sayı çok daha fazla olacaktır ancak bunların çıktıları konusunda bir denetim yapılmamaktadır. Sahte ya da uyduruk yayın sayısına dikkat etmek gerekir.

BİR "SÜPERMARKET ÜNİVERSİTE" ANLAYIŞIMIZ VAR

Günümüzde her yere üniversite açılıyor. Fiziki olarak güzel binalar yapılıyor. Her üniversite bütün fakülteleri, bölümleri açma mücadelesinde. Acaba bu binaların, bölümlerin içi dolduruluyor mu? Üniversite kurmak yalnızca bina yapmak mı?

Bir "süpermarket üniversite" anlayışımız var. Üniversitelerin WEB sayfalarına bakarsanız ne ile uğraştıkları ya da ne ile övündükleri, faaliyet diye takdim edilenlerin katma değerinin ne olduğunu daha rahat görürsünüz. Üniversite haberlerine bakın, boy boy yönetimi ziyaret resimleri. Hiç kimseyi ilgilendirmeyen ve hiçbir getirisi olmayan haberler. İmkânlarınız varsa her ilçeye de Üniversite açabilirsiniz.

Ama araştırın bakın bu üniversitelerin çoğunun yöneticilerinin çocukları buralarda okumazlar. Hatta mümkünse yurtdışına gönderirler. Amerika’da 4000 üniversite olduğu söylenir hep. İyi de bunların yapısı hakkında ne biliyorsunuz? Bunların çoğu bir iki fakültesi, birkaç bölümlü olan üniversitelerdir. Her üniversiteye bir fen-edebiyat fakültesi açmak nedir? Her üniversiteye bir iktisat bölümü açmak nedir?

Öğrenci bulamayan ya da kontenjanı ciddi şekilde boş kalan ya da sırf kontenjan dolsun diye barajı ancak aşmış öğrencilerle doldurmak nedir?  Bir yandan eğitim fakültesi, diğer yanda fen, edebiyat ya da fen-edebiyat fakültelerinde aynı programların açılması ne? Kimya bölümünden mezun olanla, kimya öğretmenliğinden mezun olanlar, İngiliz filoloji ya da İngilizce öğretmenliğinden mezun olanlar farklı alanlarda mı çalışıyorlar.

İstikamet belli; ya öğretmenlik ya da sözünü ettiğimiz meslekler. Elinde iki üç diploması olup boş gezenler ve kalifiye işçi arayan işverenler. Çelişkiye bakar mısınız? Kırk bini aşkın Türkoloji bölümü mezununu ne yapacaksınız? Türkoloji böyle de diğerleri çok mu farklı? İş bulamayan öğrenciler polisliğe ve astsubaylığa başvuruyor. Bir çıkış yolu olarak.

Öğrencilerin üniversite eğitimi sırasındaki başarısızlıklarının en önemli nedenlerinden biri motivasyonsuzluktur. Geleceğinden emin olmayan, kendinden önce mezun olanların boş gezdiğini gören öğrenci nasıl motive olacak? Kimse buralarda oynamak istemiyor. Varsa yoksa sayılar, kuşe kâğıtlara basılı bina resimleri ve öğrenci sayıları. “Üniversite halk eğitim ya da meslek edindirme kursları değildir” diyen tuzu kurulara söyleyecek sözüm yok.

Hasan Boynukara nasıl bir üniversite hayal ediyor?

Yeni bir model keşfetmeye gerek yok ki. Dünya hangi model ya da modellerle uzayı keşfediyorsa, interneti buluyorsa, tıbbi cihazları, ilaçları, kısaca ileri teknoloji ürünlerini keşfediyorsa o modele dönüş… Artık daha çok öğrenci alalım ısrarından vazgeçmeliyiz. Öğrencisi olmayan bölüm ve fakülte sayısını azaltmalıyız.

Her bölüm ve fakülte için asgari giriş puanları belirlemeliyiz. Temalı üniversitelere dönüş yapmalıyız. Geçen gün paylaştığım bir konuyu burada da paylaşayım.

On ayrı yerde on ayrı kimya ya da fizik bölümü yerine birkaç tanesini birleştirerek kimya ve fizik fakülteleri açabilir. Aynı şey mühendislikler için de geçerli; makine, inşaat, bilgisayar mühendisliği fakülteleri açabiliriz. Öğretmen yetiştiren bölümlerin müfredatını güncelleştirebiliriz.

Fen, Edebiyat ve Sosyal Bilimler Fakültelerinin sayılarını azaltıp, giriş puanını yükselterek, hatta burs ve iş garantisi vererek, daha donanımlı, geleceğin bilim adamı ve araştırmacıları olacak öğrencileri eğitebiliriz. Meslek tanımları yapmalıyız. Fakülte mezununa pedagojik formasyon vererek öğretmen yapacaksak, niye öğretmen yetiştiren bölümler açıyoruz ki? Model? Uzağa gitmeye gerek yok, ülkemizde model oluşturacak üniversitelerimiz var, oralara bakalım.

Hasan Boynukara kimdir?

1955 Adıyaman doğumlu. İlk, orta ve lise eğitimini Adıyaman’da tamamladı. 1980 yılında Atatürk Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldu. 1984’te Yüksek Lisans, 1988’de Doktora çalışmasını tamamladı.

1988’de Yardımcı Doçent, 2000 yılında Doçent ve 2007 yılında Profesör olarak atandı. Atatürk Üniversitesi, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, East Anglia Üniversitesi (İngiltere), Yüzüncü Yıl Üniversitesi, İstanbul Medipol Üniversitesi, Uluslararası Balkan Üniversitesi (Makedonya) ve İstanbul Aydın Üniversitelerinde lisans ve lisansüstü düzeyde dersler verdi.

Danışmanlıklar ve yöneticilikler yaptı. Ulusal ve uluslararası toplantı ve kongreler düzenledi. Değişik üniversitelerde; Fakülte Sekreterliği, Genel Sekreter Vekilliği, Bölüm Başkanlığı, Rektör Danışmanlığı, Yabancı Diller Yüksekokulu Müdürlüğü, Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü, Dekan Yardımcılığı ve Dekanlık görevleri yaptı. YÖK - ÜAK Doçentlik Jürisi Belirleme Komisyonu ve TÜBİTAK - ULAKBİM’de editörlük gibi her düzeyde idari görevlerde bulundu.

Ulusal ve yerel gazetelerde köşe yazarlığı, moderatör ve konuşmacı olarak televizyon programları yaptı. Son olarak 2012-2015 yılları arasında Namık Kemal Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Dekanlık görevini yürüttü. Halen aynı üniversitede İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanlığı yanında, İstanbul Aydın Üniversitesi ve Yüzüncü Yıl Üniversitesinde lisansüstü danışmanlıklar yapmaktadır. Basılmış beş kitap, iki çeviri kitabı ve çok sayıda makalesi bulunmaktadır. 20 civarında derginin hakemliğini yürütmektedir.

YORUMLAR
avatar
  • avatar
    Bekir

    Meseleyi nicelikten niteliğe dönüştürdüğümüz zaman sorun büyük ölçüde çözülecek. Türkiyenin yükseköğretime ihtiyacı nicel olarak belirleniyor. Kamu personel rejiminin sağladığı avantajlar bu nicel durumu daha da kuvvetlendiriyor. Öncelikle beyin göçünü önleyecek bir model hızla uygulanmalı. İlköğretimden itibaren okullar/öğrenciler taranmalı ve başarı ödüllendirilerek süreklilik sağlanmalı... kim duyar ki hocamı!

    cevapla
  • avatar
    Sinan

    Prof. Dr. Hasan Boynukara hocamı tebrik ediyorum. Yaptığı tespitler yüksek öğretimde yeni bir ufuk açılmasına vesile olur inşallah...

    cevapla
  • avatar
    mfadiyaman

    Tıkabasa belediye otobüsüne binen yolcular gibi. Ben bindim otobüs doldu neresine yolcu alıyorsun edebiyatı. O halde önce kendi fakültenle başla kapatmaya. Ne gerek var.Bunlar kapatılsa çoğu akademisyen işsiz kalır. Bu sayede doçent, prof olup gazetelerde röportaj veriyorsunuz fena mı.

    cevapla
  • avatar
    Nevzat çağlayan

    Bu konuda söylenecek çok şey var. Tabi işin ehli konuşmalı. Laf olsun torba dolsun mantığıyla bir yere varılmıyor. Eğitim sisteminin asıl sikintilarından biri süreklilik arz eden bir sistemin oluşturulmaması. Çünkü gençliğe hep ideolojik ve siyasi kaygılarla bakilmakta. Malum gençlik hangi zihni benimserse, gelecek o ideolojinin veya fikrin olur düşüncesi yatmakta. Kendi zihnine uygun tek tip insan yetiştirmekten vazgeçilmeli.

    cevapla
  • avatar
    Alper

    Bence Fen Edebiyat fakülteleri her üniversite de olmamalı ne kadar İpsiz sapsiz terörist var o bölümlere gidiyor derhal kaldirilmali felsefe psikoloji gibi bölümler de bir çok insan yoldan çıkarıyor onlar da sinirlanmali

    cevapla
  • avatar
    Yahya

    Sistem tamamen yanlış sadece okumak için okumak üzerine bi sistem kurmak yanlış. önemli olan mesleki teknik eğitim sonuçta yine eğitimden maksat meslek elde etmek Mesleki teknik alanda tam liyakat sahibi olmadığımız için ülkemizde yüksek oranda iş kazası meydana gelmekte.

    cevapla
  • avatar
    egemen

    bu okulların hepsi ak partinin elinde patlayacak zamanında fetö aklıyla açıldı bu okullar . fetöcü gençlere isthdam sağlamak için açıldı . noldu memlekette diplomalı işsizden geçilmez oldu ve bunların büyük çoğunluğuda ak partiye düşman mezunlar oldu. meslek liselerini güçlendirmedirmek varkaen içi boş üniversiteler açıldı . şu anda uygun ortam bulunsa eminim hükümet bu okulları tekrar kapatmak isteyecektir

    cevapla
  • avatar
    Aziz çelik

    Hocamız çok doğru söylüyor. Tebrikler. Bu konularda kamuoyu oluşturup sorunu çözmek lazım. Yoksa konuş konuş konuş. Boş. Çocuklarımızın gelecek hayalleri gerçek olsun artık. İnşallah kararlı ve çözüm odaklı adımlar atılır.

    cevapla