Ertuğrul Başer: 60 yıllık darbe mekaniği 15 Temmuz'da kırıldı

Ertuğrul Başer: 60 yıllık darbe mekaniği 15 Temmuz'da kırıldı
Ihlamur Dergisi 56. Sayısında Mehmet Akif ERTAŞ, Ertuğrul Başer’le çevirmenlik, Türkçe söyleme, 15 Temmuz, darbe ve muhtıra kavramlarının izini sürdü.

15 Temmuz darbe girişiminin üzerinden bir yıldan fazla zaman geçti. Türkiye o gece sadece ülkesini ve demokrasisini kurtarmakla kalmadı fasit bir darbe çarkını da kırdı. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Önümüzde duran sancılı bir doğum mu, sıfır noktasından yapılan bir başlangıç mı yoksa can suyunun Türkiye toplumunun köklerine ulaşması mı? Toplum, siyaset, fikir ve düşünce dünyası velhasıl hepimiz buna hazır mıyız? Nedir ödevimiz, nereden başlamalıyız?

Ihlamur Dergisi 2017 Temmuz sayısında Türkiye siyasal yaşamının ateşli yıllarına tanık olmuş, birçok değerli metni Türkçeye kazandırmış çevirmen ve yazar Ertuğrul Başer’le bir söyleşi gerçekleştirdi. Uzun söyleşinin önemli bölümlerini aşağıda sunuyoruz. 

RÖPORTAJIN TAMAMINI İNDİRMEK İÇİN TIKLAYINIZ

Söyleşimizi derinleştirmeden, gün yüzüne çıkardığınız çalışmaların arka planlarının arkeolojisine geçmeden önce, Türkiye’ye, iştigal eylediğiniz alanlar bağlamında baktığınızda nasıl bir manzarayla karşılaştığınızı bizimle paylaşırsanız seviniriz.

Cumhuriyeti kuran kadroların can telaşı içinde bu ülkeyi soktukları ve Cumhuriyet tarihi boyunca tahkim ettikleri yol, bir vatanın bekası için yeterli olmuş olabilir, ama artık bize yetmiyor, dar geliyor, Bizi azaltıyor, bölüyor, kurutuyor.

Artık makul, mütevazı, farklı gelenek, kimlik ve hayat tarzlarına açık, kırıp dökmeden, kök kazımadan, kansız, şiddetsiz, birbirini çoğaltarak yaşayabileceği bir yol açmağa çalışıyoruz. Bugün, Türkiye’nin bütün göçmüş hayat ve denemelerin üstüne yapmaya çalıştığı, özellikle AK Parti’nin iktidara geldiği 2000’lerin başından itibaren iyice netleşen, milim milim ilerlettiği hamle bu.

“Tahayyül Gücünü Yeniden Düşünmek” fiiliyle, Tanpınar’ın teorik ve merkezine, Tanpınar’a özgü teoriyi alan uzun ve kısa metrajlı kurgusal eserlerinde bize kavrattığı, fikirle muhayyileyi bir arada hareket ettirme fiilinin ortak paydada buluştuğunu düşünüyoruz. Sözünü ettiğimiz fiillere bir de geleceği tasarlamayı eklersek sizce Robinson, Rundell ve geliştirdiği enternasyonal perspektif, hem “Toplumcu” hem de “Muhafazakâr” olarak bilinen eleştirmenlerce hasıraltı edilen Tanpınar’ı ortak paydada buluşturmamız mümkün mü?

Şöyle düşünüyorum: Varlığını iki cihanda tasarlayan, bu cihanı yalan, ölümden sonrakini gerçek kabul eden, yani daima iki cihanı da gözeterek yaşayan ve eyleyen insanların yonttuğu bir kültürün var olmuş olması bile,

nasiplerin dağıtıldığı Perşembe akşamlarıyla, komşuya götürülen bir tas çorbayla, her hareketinden hamt ve şükür yayılan ihtiyarlarıyla böyle bir muhayyilenin vücut bulmuş, yeni doğanlara aktarılan bir sevinç, yaşama enerjisi ve iyilik üretmiş olması bile (ki Anadolu’da sıradan insanlardan bahsediyoruz, annemizden babamızdan, komşumuzdan) bir mucizedir.

Onu yok saymak, kökünü kurutmaya çalışmak yerine ondan (arzunuza göre) ibret, bilgi veya dünyevi ya da uhrevi ürpertiler, işaretler, renkler devşirmek, git gide grileşen dünyamıza farklı bir ton kazandırmak daha heyecan verici değil mi? Bunun dini bir anlamsalda kabul, ifade veya tahayyül edilmiş,

Allah, Muhammed, Musa isimleriyle işlenmiş, şekillendirilmiş olması, insani ve kültürel olarak inanın hiçbir önem taşımaz ve zerre kadar dışlanmayı, aşağılanmayı, kötülüğü hak etmez. Tersine bu mucize karşısında dili tutulmak, dilin ve muhayyilenin sonsuzluğunu, sonsuz var ediş gücünü hayranlıkla seyretmek, ondan ilham devşirmek ve her halükârda şükretmek gerekir.

“Muhafazakârlık”ın Türkiye’de çoğu kez “Mutaassıp”lıkla karıştırıldığını gözlemliyoruz. Bu kavram kargaşasına sizce bilinerek mi göz yumuluyor?

Hayır sanmıyorum, bu türden büyük kavram sertleşmelerinin gerisinde genellikle, çeşitli toplumsal, kültürel, siyasal tezahürleri olan bir zihniyet çatışması vardır. Burada benim anladığım daha çok, şu Kemalist iktidar ve idare teknikleri çerçevesinde haplar halinde üretilmiş, sonrasında da bir yığın seküler, sol, sosyalist hareket (ki birçoğu anti-Kemalist olduğu iddiasındadır) tarafından parlatılmış devrim, devrimcilik, ilericilik, aydınlanmacılık gibi kavramların domine ettiği bir Cumhuriyet tarihinin eseri bunlar.

Oligarşik bir bürokrasi şeklinde yapılaşmış siyasi iktidarı olduğu kadar kültürel ve entelektüel iktidarı da elinde tutan bir iktidar bloğunun kendi hasımlarına, gelenek, Osmanlı ve İslam’dan vazgeçmeyen kesimlere yapıştırdığı ve onların da üzerlerinden atamadığı nosyonlar.

Muhafazakârlık, yukarıda Tanpınar bağlamında söz ettiğim gibi kendi içinde makul, anlaşılır, sağlam bir tutumdur. O yüzden sol-seküler-laik iktidar bloğu açısından istenir bir şey değildir.

İstenir olan onların ilerici, muhafazakârların gerici, bağnaz olması ve böyle algılanmasıdır; onların devrimci, yeniliğe açık, aydınlık geleceğe koşan, muhafazakârların, yani “yahu söylemesi ayıp ben Müslümanım ve Cumhuriyet tarihinden öte Osmanlı, İslam medeniyetini de benimsiyor ve önemsiyorum” diyenlerin tutucu, bağnaz, ortaçağ karanlığını savunan olması ve böyle algılanmasıdır, vb.

“Türkçe Söyleme” fiilini yakıştırdığımız çalışmalarınız ve teorik metinlerinizin Türkiye’nin muhalefetinin tıkanmış yollarını açmayı amaçladığını bilerek muhaliflik, muarızlık ve asilik kavramlarını nasıl konumlandırdığınızı ve Türkiye’de hangisinin ya da hangilerinin etkili olduğunu düşündüğünüzü merak ediyoruz.

Devletçi, bürokratik, baskı ve şiddeti olağan bir idare tekniği olarak kullanan 27 yıllık tek parti rejiminden çıkış 14 Mayıs 1950 seçimleriyle Menderes’e nasip oldu. Bu, kendi ölçülerinde devlet yerine millete, milli iradeye; bürokratik kurumlar, baskı ve şiddet araçları yerine rızaya, sandığa, çoğulcu demokrasiye, sivil siyasete vurgu yapan bir “sağ” siyaset/muhalefet geleneğinin de doğuşuydu.

Türkiye toplumunun demokrasi, özgürlük, adalet ve kardeşlik arayışının ana yatağını oluşturan bu seçim ve rızaya ve sivil siyasete dayalı, temel hak ve özgürlüklerin genişletilmesinden yana, demokratik meşruiyetçi gelenek Demirel, Özal, Erbakan ve Erdoğan’la gitgide güçlenerek yoluna devam etti, ediyor. Eksiği gediği günahı sevabıyla bu topraklarda 70 yılı bulan bir gayretin sonunda demokratik bir siyaset yolu ve alanı inşa etmeyi başardı.

Öte yandan fazla değil 1950 seçimlerinden 10 yıl sonra 27 Mayıs 1960 darbesiyle başlayıp artçı cunta savaşları ve ek darbe girişimlerinin sıraya girdiği “öğretici” bir darbe eğitim seferberliğinin ardından, merkezini askeri bürokrasinin tuttuğu, tek parti rejiminin baskıcı kültürel, kurumsal ve toplumsal mirasına yaslanan, aynı şekilde devletçi, bürokratik, aynı şekilde baskı ve şiddeti olağan bir idare tekniği olarak benimseyen, kıblesini her daim Atatürkçülük olarak ilan eden bir Darbe Mekaniği Siyaseti/Muhalefeti doğdu.

Bu seçimler yoluyla mecliste değil alavere dalavere merdiven altında imal edilen, kayıt-dışı, yıldırmaya, idama ve silaha iman etmiş, devlet, bürokrasi, idari/adli sistem, akademi ve medyayı elinde tutan, kendisini devletin, iktidarın ve Türkiye’nin tek sahibi olarak gören elitlere mahsus, normal zamanda genel darbe mekaniği faaliyetleri yürüten sıkışık zamanlarda, yani ihtiyaç halinde bu genel mekaniğin çekiç vuruşlarıyla hazırlanmış toplum kesimlerinin örtük veya açık desteğini de alarak darbe yapan bir siyaset/muhalefet şekliydi. (Yaklaşık 60 yıl boyunca tıkır tıkır işleyen bu darbe mekaniği siyaseti nihayet, şükürler olsun, 15 Temmuz 2016’da kırıldı!)

Burayı biraz uzatmış olabilirim, ama derdim, yakın dönem demokrasi tarihimizde bu iki siyaset/muhalefet aksının dışında bir siyaset/muhalefet şekli yoktur. İster muhalif ister muarız, ister alternatif ister asi, isterse devrimci/devirmeci türde olsun her türlü siyasi girişim er geç bu iki akstan birine yanaşır.

Bence münferit siyasal tutum, eylem ve hareketlerde (örneğin Gezi) açıklama modellerimizi düze çıkartacak en kritik soru budur: Söz konusu siyasi girişim veya eylem sonuçta hangi aksta iş görmüştür? Mesela, en ibretlik örneklerden biridir, sosyalist sol, CHP’de vücut bulan devletçi, baskıcı, Kemalist sola alternatif, özgürlükçü, yoksul halk kesimlerinden yana bir hareket olarak siyaset sahnesine çıktı.

1965 seçimlerinde Türkiye İşçi Partisiyle (TİP) parlamentoya girdi ve özgürlükçü, eşitlikçi kalkış ve referans noktalarıyla bu tabloda başarılı bir şekilde ilk aksa, parlamenter, sivil siyasete, rıza ve iknaya dayalı, çoğulcu demokratik siyaset aksına dâhil oldu. Ancak çok kısa bir süre sonra silah ve şiddete dayalı devrimci/devirmeci örgütlerin galebe çaldığı bir iklimde aynı sosyalist sol hızla parlamenter, sivil siyasetin karşısına geçti.

Bunu yaptığı anda kaderi belli olmuştu, aynı hızla aktör veya figüran olarak ikinci aksa, darbe mekaniği aksına kaydı. Ancak tarih sosyalist sola cömert davranmaya karar vermişti: 12 Mart darbesinden sonra bir şans daha yakaladı.

Kendilerini adam yerine koymayan, söz ve siyaset alanının dışında tutan ve Menderes ve Demirel’le denedikleri ama değiştirmeyi başaramadıkları bir darbeler düzenini değiştirme arzusuyla yükselen bir özgürleşme dalgası onlara inandı, kredi açtı, ama yine olmadı.

Kritik 1977 1 Mayıs dönüşüyle silah ve şiddetin ana tema haline geldiği bir iklimde parlamenter, sivil siyaseti net bir şekilde karşısına aldı ve hızla aktör veya figüran olarak ikinci aksa, darbe mekaniği aksına kaydı.

Ama tarihin cömertliği devam ediyordu, bu kez 12 Eylül ve 28 Şubat darbelerinin ardından tarumar edilmiş, iflas bayrağını çekmiş bir ülkede 2002 seçimlerinde AK partinin net bir zafer kazanmasıyla sivil siyasetin yolu, önceki denemelerle kıyaslanmayacak bir güçle yeniden açılmıştı.

Uzatmayayım, Sosyalist sol biraz yalpaladıktan sonra sivil siyaset aksında durmayı yine başaramadı ve aktör veya figüran olarak ikinci aksa, darbe mekaniği aksına kaydı. (Ama darbe mekaniği bu kez işe yaramadı, 15 Temmuz’da Türkiye toplumu tarihinde ilk kez darbecileri alt etmeyi başardı.)

Durumun vahametini anlatmak için son bir noktaya daha dikkat çekerek kapatayım konuyu: Tüm bu sol, sosyalist siyaset tartışmalarında 2007-8’lere kadar, her türlü özgürlük mücadelesinin ön şartı olarak sivil siyasetin yanında olmak diye bir cümlemiz yoktu bizim, böyle bir cümleyi kuracak demokratik siyaset kültürümüz yoktu. Hatta bunu anlatmayı deneyecek ön terimlerimiz bile yoktu.

Sizce 15 Temmuz’u kalben destekleyen bir edebiyattan söz edilebilir mi, Ahmet Ümit, Ayşe Kulin, Elif Şafak’ın metinleri bu bağlamda ele alınabilir mi?

İsimler üzerinden gitmek bizi gereksiz kişisel çekişmelere sürükleyebileceği gibi, meselenin ürkütücü boyutlarını görmemize de engel olabilir. O yüzden ben konuyu tüm bu saydığınız isimler yanında saymadığınız pek çok yazar, sanatçı, aydın ve akademisyenin de yer aldığı bir laik, seküler, sol entelektüel blok üzerinden tartışmayı yeğliyorum.

Şimdi yukarıda da biraz değindiğim gibi Osmanlı’nın bakiyesinden bir ülke ve devlet çıkarmayı başaran Cumhuriyet elitleri maalesef takıntılı bir şekilde gelenek, Osmanlı ve İslam’a ait ne varsa cenge tutuştular.

Cumhuriyet tarihi baskı, şiddet ve darbe mekaniklerine yaslanan oligarşik bir bürokrasi şeklinde yapılaşmış, kendisini Atatürkçü, Kemalist olarak tanımlayan ve bu sıfatla devletin ve toplumun nihai sahibi olarak gören bir devlet katının yanı sıra, bu devlet katının etrafında kümelenmiş aynı şekilde gelenek, Osmanlı ve İslam’a mesafeli, Doğuya arkasını dönmüş (bir bataklıktır Doğu) ve yüzünü Batıya çevirmiş (çağdaş uygarlık seviyesi, ışığın ve aydınlığın yurdudur Batı) bir kültürel, entelektüel kast da yarattı.

Devletçi, kendisini ortanın solunda konumlandıran, Batılı ve “aydın” olarak tanımlayan laik, seküler, seçkin bir entelektüel bloktu bu ve her türlü kültürel, sanatsal, entelektüel üretimi elinde tutuyordu. Bu haliyle aynı tarihlerde dışa kapalı bir ekonomi içinde halkın vergileriyle kuruş kuruş bin bir emekle kurulan Tekel, Sümerbank, Paşabahçe veya İskenderun Demir Çelik gibi devlet iktisadi teşebbüslerine benziyordu.

Bu katı iktidar bloğu, gelenek ve İslam’ı referans alan her türlü yazar çizeri dışlamakla, yok saymakla kalmadı, Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali gibi, kendisinden uzaklaştığını hissettiği her ismi de dışladı, yıldırdı, canından bezdirdi veya doğrudan yok etti. Ancak laik, Kemalist iktidar bloğunun ana elemanlarından biri olan bu sivil, seçkin entelektüel zümre, zamanla, işin tabiatı gereği,

Devletten uzaklaştı, kendi çapında ciddi bir devlet, Kemalizm, hatta Batı eleştirisi üretti, özgürlükçü, toplumcu, demokrat, bağımsızlıkçı, liberal, anti-emperyalist, sosyalist, anti-kapitalist, devrimci kimlik, siyaset ve hareketler altında daha özgürlükçü, eşitlikçi bir yola girdi.

Yukarıda da bahsettiğim gibi, bu seçkin aydın zümre görece özgürlükçü yeni kimliğiyle, bu topraklarda vücut bulmuş iki siyaset tarzı arasındaki mücadelede, yani olağan demokratik sivil siyaset ile olağanüstü darbe mekaniği siyaseti arasındaki mücadelede deyim yerindeyse hep “arada kaldı”.

Ama demokrasi tarihinde bu iki siyaset arasında bir yer yoktu, o yüzden, 1960, 1971, 1980 darbelerine varan süreçlerde, silah, iktidar, şiddet, yeraltı ve acil, dünyayı değiştirme takıntılarıyla, bulunduğu “aradan” isteyerek veya istemeden (demokratik sivil siyasetin karşısında konumlandığında gidebileceği tek yere), aktör ya da figüran olarak darbe mekaniğine kaydı.

Ama bu dünyadaki imtihanları bitmemişti: Kader bu kez de 2000’lerin başında büyük bir seçim zaferiyle iktidara gelen ve açık bir şekilde gelenek, Osmanlı ve İslam’ı kendi muhafazakâr kimliğinin vazgeçilmez bir unsuru olarak gören AK Parti’nin demokratik sivil siyasetiyle denedi onları. Yani hesap pusulasına demokratik sivil siyaset yetmezmiş gibi şimdi bir de gelenek ve İslam eklenmişti. Dahası mekânın bütün kapıları tutulmuş, kaçacak yeri de kalmamıştı.

Edebiyatın, edebiyatçıların, sanatın, sanatçıların, şair, yazar, çizer, entelektüel ve aydınların içinde yer aldığı laik, sol, seçkin entelektüel zümre maalesef bu imtihanda da arada kaldı. Kimi “yetmez ama evetçi” bölümleriyle bir dönem demokratik siyasetin yanında yer almayı başarsa da 2013 Gezi olaylarıyla birlikte o defteri de kapattı, kendini ikna etti ve yine bildik saflarda Erdoğan ve AK Parti üzerinden demokratik sivil siyaseti vurmaya başladı.

Genetikleri netleşmiş ve giderek de kemikleşmişti: Demokratik sivil siyaseti küçümseme, gelenek ve İslam’a karşı fobik bir hazımsızlık ve elbette Kemalizm’in üstüne çıkılan bir Marksizm’le ikiye katlanmış onmaz bir şiddetperverlik… Çok renkli gibi duran bu laik, seçkin entelektüel bloğun bütün renkleri kısa sürede aynı genetiğe bağlanmıştı.

Ve demokratik siyaset alanı genişledikçe, darbe mekaniği kırıldıkça, 80 yıldır söz ve siyaset alanının dışında tutulan toplum kesimleri (başta dindar Müslümanlar) kendi gelenek, dil ve dinleriyle kamu alanına, merkeze, eşit vatandaşlığa doğru yürüdükçe irtifa kaybettiler ve irtifa, itibar ve iktidarları azaldığı oranda da hınçları büyüdü.

15 Temmuz darbe girişimi böyle bir ortamda geldi. Laik, sol, seküler, Batıcıl bir kültürel, sanatsal ve entelektüel iktidarı elinde tutan bu zümre tabii ki darbe girişimini destekledi, kimi olup biteni çekirdek çitleyerek televizyondan seyrederek, kimi marketlerde gıda stoklama kuyruklarına koşarak, kimi utanmaz kesimleri kadeh kaldırarak, kimi utangaçları içi içini yiyerek kalben, kimi uzmanları “böyle darbe mi olur”, “aman dikkat, bu da Erdoğan’a yarayacak”, vb. diyerek!

Söyleşimizi genel gözleme dayalı bir soruyla derinleştirdik. Aynı özellikte bir soruyla kıyıya çıkmak istiyoruz: Nefret söyleminin alanının her gün biraz daha genişlemesini kalem ehli olanlar sizce engelleyebiliyorlar mı? Bu yolda hatırı sayılır adımların atılması için neyin ya da nelerin hayata geçmesi gerektiğini düşünüyorsunuz?

Bakın o kadar geriye gitmeye bile gerek yok, bizim doğup büyüdüğümüz, eli ayağı düzgün bir tarih yazımında Türk Demokrasi Tarihi olarak anılmayı hak eden son 60-65 yıllık dönem bile nasıl büyük çalkantılar, çatışmalar, darbeler, cinayetler, katliamlarla, travmalarla dolu.

Bunları birebir yaşayan, ölen öldüren gerçek insanlardan söz ediyoruz. Burada bir hınç, ayrımcılık, öç, husumet, nefret, garez, vb. birikmemiş olması mümkün mü? Açıkça söylemekten çekinmeyelim, sağcısı, solcusu, Kürdü, Türkü, Müslümanı Hıristiyanı, Ermenisi Arabı, devrimcisi, ülkücüsü, sosyalisti, Kemalisti, bu ülkenin bütün kimlikleri yaralı. Yani bu hınç, nefret, husumet birikmesi bütün kimlikler için söz konusu.

Ama talih yüzümüze güldü ve aslında, şükürler olsun, buradan çıkış yolunu bulduk, nal gibi parlıyor önümüzde: kansız, darbesiz, şiddetsiz, ölmeden öldürmeden, bütün kimliklerin eşit, aynı hak ve özgürlüklerle birbirini çoğaltarak yaşayacağı demokratik bir toplum.

Çünkü uzun yıllar sözün, kültürün, siyasetin, iktidarın dışında tutulan dindar, muhafazakâr Müslümanlar, Türkiye toplumunun kültürel ve anlamsal omurgası, besleyici, yaratıcı kaynağı gelenek ve İslam’ı da yanlarına alarak olağan topluma, siyasete, söze dâhil oldular. Ve 15 Temmuz’da demokrasi ve toplum olma tarihimizde ilk kez darbe mekaniğini kırdılar. Bu bütün kimliklerin sağalması, yaralarını iyileştirmesi için bir şanstır.

Bu bağlamda nefret söyleminin alanının gitgide genişlediği kanaatinde değilim. Söz konusu olan, daha çok, sözünü ettiğimiz laik, beyaz, kaybettiği iktidara ağlayan entelektüel bloğun ne yazık ki demokrasi, eşitlik, olağanlık karşısındaki direnci.

Tipik darbe mekaniği içgüdüsüyle toplumsaldaki tüm fay kırıklarıyla oynamayı iş edinmesi, şiddeti sürekli yücelterek, şiddet övgüsüyle yatıp kalkarak yol bulmaya çalışanı da şaşırtması yol açmaya çalışanı da! Ben bir tarihsel dönemin ve zümrenin sonu olarak görüyorum tüm bu yaşadıklarımızı.

Çünkü her türlü kurucu yapıcı düzlemi, kardeş sözünü terk ettiler. Eksiğini aramak diye bir tabir vardır Anadolu’da, utanç vesilesidir, bu zümre elverişli birikimleri, alet edevatlarıyla sürekli bir bütün olarak Türkiye’nin ve kendi bildikleri gibi yaşamak isteyen toplum kesimlerinin sürekli eksiğini, açığını aramaya durdular.

Ve o kadar büyük bir birikim ve iktidar tecrübeleri var ki her seferinde elleri yüzleri ter temiz zeytinyağı gibi üste çıkmayı beceriyorlar. Onun için sıradan nefretin, ayrımcılığın, sıradan, gündelik İslamofobinin yatıştırılmasını bahsettiğiniz kalem ehlinden beklemek zor.

Ben daha çok, yaralarını daha kısa sürede iyileştirecek görünen, iyileştirmekte olan kimliklerden (hepsinden önce de dindar, muhafazakâr kimlikten) bekliyorum bunu: en haklı, alacaklı olduğu yerde bir adım geri çekilişten, bir hakkını helal edişten, hiç beklenmedik bir anda kalplerin ve gönüllerin altında bir yol buluştan, bu yolda tek taraflı, önünü arkasını düşünmeden büyük bir hakka teslimiyetten, affedişten doğacak, diye bekliyorum.

Kaynak: Ihlamur Dergisi

YORUMLAR
avatar

Henüz hiç yorum girilmemiş. İlk yorumu siz yazın!