Doç. Dr. Saygılı: Balkanlar'da Osmanlı hayaleti dolaşıyor

Doç. Dr.  Saygılı: Balkanlar'da Osmanlı hayaleti dolaşıyor
Bundan yüzyıl önce Balkanlar'da büyük bir bozgun yaşadık. Buradaki sorunu teşhis yerine kolay yolu tercih ettik. Bu durum, kaybettiğimiz bir yakınımız için yas tutmak yerine, uyku hapı almak gibi bir saçmalık. Bugün o coğrafyada yok olmanın eşiğine geldik ama Marks’ın yaptığı teşbihle oralarda Osmanlı hayaleti dolaşıyor...

Haber10 Röportaj
Muaz Ergü

Geçmişimizi hamaset edebiyatına malzeme etmenin dışında gerektiği gibi değerlendiremiyoruz. Doğrularımızın ya da yanlışlarımızın muhasebesini yapıp yaşanmış olaylardan ders almıyoruz. Ders almadığımız tarihimiz önümüze çok ciddi sıkıntılar çıkarıyor. Bugün yaşadığımız sıkıntıların çoğu geçmişte yaşanmıştı ya da geçmişte çözemediğimiz, hesaplaşamadığımız birçok küçük mesele bugün içinden çıkılmaz bir hale geldi.

Tarihimizde çok önemli yeri olan, dersler çıkarmamız gereken ama yeterince değerlendirilmeyen Balkan Savaşları ve Balkanlarla ilgili olarak Doç. Dr. Hasip Saygılı ile konuştuk.

Osmanlı’nın Son Kırk Yılında Rumeli Türkleri ve Müslümanları adlı kitabı raflardaki yerini henüz alan Hasip Saygılı, hem bir emekli subay hem de bir akademisyen olarak Haber10’a özel açıklamalarda bulundu...



AVRUPA’DAN SİLİNDİK

Osmanlı’nın Son Kırk Yılında Rumeli Türkleri ve Müslümanları adlı kitabınız baskıdan yeni çıktı. Nedir Rumeli ya da Balkanların biz Türkler ve Müslümanlar için önemi?

Rumeli devletimizin sağ kanadıydı. Bu kanadın koparılmasıyla çok küçük bir kısım hariç Avrupa’dan silindik. Hudutlarımızın çekildiği yerlerde bizim nüfusumuzun yaşayabilme kabiliyeti çok sınırlıdır.

Bu yüzden devletsiz olduğumuz yerlerde kültürümüzü kaybedip yok olmaya yüz tutarız. Balkanlarda bugün yok olmanın eşiğine düşmüş haldeyiz.  Avrupa-i Osmani’nin son kırk yılını anlamanın birçok problemin daha doğru anlaşılmasına yardımcı olacaktır.

BU DÜŞÜKLÜK GÖSTERİLDİ

Osmanlı’nın yıkılış dönemindeki Balkanlara üzerine değerli çalışmalarınız var. Bu dönemde Balkanlar ve Balkan Savaşları dair neler söylersiniz?

Balkan Harbi felaketi benim bildiğim kadarıyla uğradığımız en büyük bozgundur. Bu bozgun sonrası sadece ordularımız değil Padişahımızdan sokaktaki vatandaşa kadar herkes çok kötü bir imtihan verdi.

Nefer, subay ve hatta generallerimizin cephe hattını terk edip kaçtığı bir kepazelikte, Rumeli’mizin anlı şanlı şehirlerinin Müslüman eşrafı, savaşmadan şehirlerin düşmana teslim edilmesi taleplerini askeri makamlara bildirme düşüklüğünü göstermiştir.

Aradan yüzyıldan fazla geçmesine rağmen bu bozgunun muhasebesi yapılmamış, yası henüz tutulmamıştır. Yapılması gereken, unutmaya terk etmenin günü kurtarma dışında orta ve uzun vadeli bir çözüm getirmeyeceğini kabul ederek sağlıklı bir muhasebe yapmanın vaktinin geldiğini kabul etmektir.



BOZGUNU SÖYLEMEK SAYGINLIĞA ZARAR VERİRMİŞ

Buna mani bir hal mi var?

Evet, bugün yetkili makamlar, Balkan Harbi’nin bütün arızalarımızla beraber tartışılmasını uygun görmüyorlar.

Anlayamadım?

Yayınlanan bu yeni kitabın “Balkan Harbi’nde İnsan Kalitemiz” bölümünün daha basit şeklini, henüz askeri üniformamı çıkarmadığım 2012 yılında, dönemin cumhurbaşkanının himayesinde İstanbul’da düzenlenen uluslararası bir sempozyumda sunmama Genelkurmay Başkanlığı izin vermedi.

Sebep?

Bir asır öncesi yaşadığımız büyük bir bozgunda subay ve generallerin de ağır vebali olduğunu söylememiz, ordumuzun saygınlığına zarar verirmiş.  Bu anlayış bence korumacılık görüntüsü altında başka bir algıyı ortaya koyuyor.



SUDAN BAHANELER

Nasıl?

Görevleri harp tarihimizi incelemek ve belgelere dayalı sağlıklı değerlendirmeler yaptırıp yayınlamak olan, general rütbesinde asker şahısların sevk ve idaresindeki kurumlar, yakın tarihimizle ilgili hiçbir problem alanının gündeme gelmemesini tercih ediyor.

Balkan Harbi ile ilgili bir talep olduğunda, bu talebe nasıl olumsuz cevap veririz diye kafa yoruyorlar. Büyük kısmı aslında halledilebilecek, aşılabilecek gerekçe kılıfında bahane sunuyorlar.

Harp tarihi ile ilgili kurumdaki yetkili kişilerin saha ile ilgili formasyondan uzak oluşlarının da etkisine işaret etmek gerekir.

1907’DE MANEVRA SAHASI KALMAMIŞTI

Biraz da o dönemin emperyal güçleri İngiltere, Fransa, İtalya gibi devletlerden bahsetsek? Neler olup bitiyordu aralarında? Ya da hangi dengeler üzerinden strateji üretiyorlardı? Osmanlı’ya bakışları neydi?

Bu devletlerin tamamının Türkiye toprakları üzerinde emelleri vardı. Bu emeller birbiriyle de çatışıyordu. Sultan Abdülhamid, bu devletlerin birbirlerine karşı ihtilaflarını ustaca kullandı. Ama 1907 yılına geldiğinde artık “denge” siyaseti için manevra sahası kalmadı.

Birinci Dünya Harbi blokları arasındaki ittifak antlaşmaları neredeyse tamamlandı. Sadrazam Said Halim Paşa Hazretlerinin, Ermeni bir katil tarafından şehit edilmesinden kısa bir süre önce yazdığı gibi Türkiye namus, şeref ve istiklalini korumak için tek yol olan Cihan Harbine girdi.

Aynı zamanda büyük bir mütefekkir olan Rahmetli Paşa’ya göre 1921 yılında Anadolu’da Mustafa Kemal Paşa’nın liderliğinde devam eden Milli Mücadele 1914’te harbe girişimizle başlamıştı…

YAS TUTMA YERİNE UYKU HAPI ALMAK GİBİ

Balkanları kaybedişimizin üzerinde yeterince durulmadığı, çalışılmadığı anlaşılıyor..  Bunun sebebi sizce nedir?

Büyük problemlerimizi teşhis ve hal yoluna koyma yerine kolay yolu tercih etmemiz demeliyim.  Bu durum kaybettiğimiz bir yakınımız için yas tutma yerine uyku hapı almak gibi bir saçmalıktır.  Yediğimiz darbeleri unutmayı tercih etmemiz şimdilerde hak ve hukukumuzu savunmada büyük zafiyet yaratmıştır.

Ana meselemiz tarih şuursuzluğudur.  Bilgiye ve muhakemeye dayanmayan yaygın boş hamaset ise noksanlığına işaret ettiğimiz şuursuzluğun başka türlü yansımasıdır. Zihinlerimizi kirletmek ve uyuşturma dışında bir rolü yoktur, fikrindeyim.

ÖNLEMEZSEK ELİMİZ KOLUMUZ BAĞLANACAK

Balkanları nasıl kaybettiğimiz geçeğiyle yüzleşebildik mi? Yoksa hep yaptığımız gibi bir takım hurafelerin ve asılsız bilgilerin gölgesine mi sığınıyoruz?

Maalesef demin işaret ettiğim boş hamaset elimizi kolumuzu bağlamakta, biz Türkleri maruz kaldığımız ağır problemler karşısında hal tarzı üretemez hale getirmektir. İnsanları ve toplumları harekete geçirmek için bir iksir olması gereken milli ve dini hamaset, günümüzde iğrenç bir habaset haline getirilmiştir. 

Bu habaseti önlenmezsek elimiz, ayağımız, gözümüz ve kulağımız bağlı kalacağız.  Hemen her şeyimize toptan hakaret edenler ne kadar vicdansızlarsa, her biri bir mülkü harap edecek zaaflarımızı kabule ve hal çaresi bulmaya yanaşmayarak sorumluluğun tamamını Yahudilere, İngilizlere, Amerikalara ve Batılılara yükleyen kolaycılar da o kadar aldatıcı ve şarlatanlar.



KADINLARI SOKAKTA TACİZ EDECEK BİR TIYNET

Savaşı kaybetmemiz sadece askeri bir takım saiklere bağlanırken siz, sosyal yapı ve insan kalitesi üzerinde durulmasının altını çiziyorsunuz…

Maalesef pek parlak şeyler söyleyemeyeceğim. Mehmed Akif gibi büyük bir ruh, Müslüman kadınlar şehirde sokağa çıktığında “erkeklerimizin” kadınları sözle ve elle taciz edebilecek tıynette olduğunu söylüyor. Genç arkadaşlarımıza 1937’de Stalin tarafından şehit edilmiş Fatih Kerimi Bey’in Balkan Harbi gözlemlerini anlattığı İstanbul Mektuplarını okumalarını şiddetle salık veririm.

Şimdiki ahlak durumumuzun çoğu alanda yüzyıl öncesinden daha iyi olduğunu söyleyebilirim. Ancak anılan dönemde toplumda her seviyede şahsi çıkar beklemeden harekete geçebilen hamiyet ve gayret sahipleri oran olarak bugünkünden daha fazlaydı.

Bunu da itiraf etmek gerekir. Şimdi hamiyet ve gayretin daha ziyade sosyal medya üzerinde olduğunu söylemeliyiz.  Elbette bir kısmını şahsen bildiğimiz gerçek hamiyet ehlini tenzih ederek…



BALKANLARDA OSMANLI HAYALETİ DOLAŞIYOR

Osmanlı’nın son kırık yılındaki (1878-1918) Balkanlara bakarak bugün için neler söylenebilir? O dönemdeki manzara ile bu dönemi kıyaslasak nasıl bir tablo ortaya çıkar? 

Balkanlarda belki Marks’ın yaptığı teşbih ile Osmanlı hayaletinin dolaşmakta olduğunu söyleyebiliriz. Diğer taraftan Balkanlarda kendi destek ve kışkırtmaları ile çıkan etnik çatışmaların sebebini münhasıran Türklere yıkan Avrupa devletleri ve Rusya, Türkiye devreden çıktıktan bu kadar yıl geçtikten sonra hâlâ bölgenin barut fıçısı halini izah etmeli.  Biz de ülkemizin en verimli parçasını nasıl kaybettik sorusu üzerine sağlıklı bir şekilde yoğunlaşmalıyız.



ŞU İKİ ÖRNEK ÇOK ŞEY ANLATIR..

2009-2010 yıllarında Kosova’da “Türk Temsil Heyeti Başkanlığı” görevini ifa ettiniz. Sanırım Kurmay Albaydınız.  Ne kaldı bölgede bizden geriye?

Keşke sizlere iç açıcı şeyler söyleyebilseydim. Diyeceğim bize 500 yıllık vatanımızı kaybettiren süreçlerin Rumeli’deki soydaşlarımız ve dindaşlarımızda kan kaybını sürdürdüğüdür.  Günü birlik değil, orta ve uzun vadeye sâri devlet politikaları geliştirilmeli ve bu politikalarda sivil toplum örgütleri de devreye sokulmalıdır. 

Şu vereceğim iki örnek, bölgede politikasızlığımızın kanıtı..

1914 yılında Mitroviçe’de Sırp Ordusu için Müslüman Arnavutlardan asker toplanmasına karşı çıktığı için görevli olduğu camide süngülenerek şehit edilen Hafız Arif Efendi ile ilgili arşiv evrakını da sunarak rahmetlinin aziz hatırasını yaşatmak için Kosova’da bir şeyler yapılsın yolundaki teklifime Diyanet İşleri Başkanlığı dâhil hiçbir kurum, kuruluş ve şahıstan bugüne kadar olumlu cevap alamadım.

Yine 1878 yılında görevi başında Yakova’da boğazlanarak şehit edilen kahraman mareşalimiz Mehmed Ali Paşa’nın kabrinin onarılması için 2010 yılında resmi yazıyla yaptığım taleplere de ne Hariciyemiz ne de Genelkurmay Başkanlığı işi sonuçlandıracak bir niyetle yaklaştı.

Diğer konular bu iki örnek çerçevesinde tahmin edilebilir.

Benim söylediklerim 2010 yılı ve öncesi için geçerlidir. Umuyorum anılan tarihten beri bölgede Türkiye’nin aleyhine olan kanamanın durdurulması için gereken tedbirler alınmış olsun.  

YORUMLAR
avatar

Henüz hiç yorum girilmemiş. İlk yorumu siz yazın!