Aydın Ünal: Millet Devlet'in önüne geçti, kendisini siper etti...

Aydın Ünal: Millet Devlet'in önüne geçti, kendisini siper etti...
AK Parti Ankara Milletvekili Aydın Ünal ile 15 Temmuz sürecine nasıl gelindiğini, sürdürülen operasyonları, millet-devlet ilişkisini ve bundan sonrasında olabilecekleri konuştuk...

Aydın Ünal; AK Parti Ankara Milletvekili. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın başbakanlığı döneminde metin ekibinde yer alan iyi bir yazar, iyi bir hatip. Aydın Bey ile geçtiğimiz günlerde, Fatih Camii çevresinde buluştuk. Meşhur Duvar Dibi'nin entelektüel havasında 15 Temmuz'a giden sürece, sürdürülen operasyonlara, iktidar muhalefet yakınlaşmasına, devlet millet ilişkisi ve bundan sonra olabileceklere dair güzel bir sohbet gerçekleştirdik.

Cüneyt POLAT
twitter.com/aybers

17-25 ARALIK DAHA KAPSAMLI BİR DARBE GİRİŞİMİYDİ

15 Temmuz Sabahı’na rutin bir şekilde başlayan insanlar aynı günün akşamında hiç beklemedikleri, belki tahmin dahi etmeyecekleri bir girişimle karşılaştılar. Ülkeyi 15 Temmuz’a götüren süreç nasıl gelişti?

Fethullah Gülen Terör Örgütü ile ilgili dönüm noktasının neresi olduğu konusunda çok değişik görüşler var. Bununla ilgili tartışmalar var. Bunu Halid Meşal’in 8 Ekim 2013’de gerçekleştirdiği Türkiye ziyaretiyle başlatanlar var. Bense bu sürecin başlangıcını 2010 referandumu olarak görüyorum.

AK Parti çok büyük bir siyasi hareket. Siyasi hareketlerde, istikametleri doğrultusunda, değişik gruplarla, derneklerle, vakıflarla, sendikalarla iş birlikleri yapar, birlikte yol yürürler.

İstikamette, politikalarda, ilkelerde uyuşmazlıklar ortaya çıkarsa da yollarını ayırırlar.

2002 sonunda AK Parti iktidara geldiğinde Fethullah Gülen Örgütü sadece bir cemaat olarak görünüyordu ve biliniyordu. Dolayısıyla birlikte bir yol yürüme durumu söz konusuydu. Fakat bir süre sonra istikametler ayrılmaya başladı.

Bu ayrılığın sebeplerinden bir tanesi Halid Meşal’in ziyareti olarak görülür. Niye? Hem İsrail’in hem de Amerika’nın rahatsız olduğu bir konudur. Ama daha genel olarak baktığımızda Türkiye güçlendikçe bundan rahatsız oldular.

2010 Referandumundaysa AK Parti, özellikle yargı noktasında Fethullah Gülen Örgütü’nün bir operasyon yaptığını fark etti.

Arkasından Mavi Marmara olayı. O’nun arkasından 7 Şubat Krizi, MİT Müsteşarı’nın tutuklanmak istenmesi. Bunların hepsi AK Parti ile Fethullah Gülen Örgütü’nün yollarını ayırdı.

Türkiye’nin dış politikası değiştikçe, ekonomisi büyüdükçe, özellikle savunma sanayinde bazı büyük yatırımlar başlatılınca, bu gelişmeler büyük devletlerin hoşuna gitmedi ve maşalarını devreye soktular. Bu süreç FETÖ için bir turnusol kağıdı süreci oldu. Türkiye’nin durdurulması için kullanılmaya başlandı. Doğal olarak yollar ayrıldı.

2011 seçiminde AK Parti rekor bir oy oranına ulaştı. FETÖ ve O’nu kullanan güçler AK Parti’nin demokratik bir seçimle gidemeyeceğini anladılar ve farklı şekillerde uzaklaştırma operasyonlarını devreye soktular.

Bu operasyonların ilki 17-25 Aralık süreciydi. Bu süreç 15 Temmuz’dan daha kapsamlı bir darbe girişimiydi ve başarılı da oldu. 17-25 Aralık’ı tartışamadık, konuşamadık. Arkasından gelen o seçim süreçleri olsun, muhalefetin tavrı olsun sağlıklı bir tartışma sürecini yaşayamadık.

17 Aralık sabahında hukuk kisvesi altında, emniyetin de işin içinde olduğu bir operasyon yapıldı. Hukuk ve yargı camiasından, emniyetten hiç kimse itiraz etmedi, tamamen teslim olmuşlardı. O sabah medyanın tavrına bakın, bugün havuz medyası olarak aşağılanan gazeteler dışında bütün gazetelerin 17 Aralık’a teslim olduğunu görürsünüz. Medya sürekli yolsuzluğu vurgulayarak ve işin Fethullah Gülen boyutundan hiç bahsetmeyerek darbeye boyun eğdiğini göstermişti.

Türkiye’nin tamamını ele geçirdikleri o gün tek muhalefet AK Parti’den gelebilirdi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan o gün öğleden sonra Konya’da, onların hiç beklemedikleri bir konuşma yaptı ve bu operasyonlara diz çökmeyeceklerini ifade etti. Çok dik bir duruş sergiledi.

Herkes O’nun yıkılacağını beklerken, O çok kararlı ve dik bir duruş ortaya koydu. Eğer Recep Tayyip Erdoğan o gün 17 Aralık’ta yargının, emniyetin, medyanın, iş dünyasının yaptığı gibi boyun eğmiş olsaydı Allah korusun 15 Temmuz’dan daha felaket bir süreç başlamış olacaktı.

Recep Tayyip Erdoğan’ın biz boyun eğmeyeceğiz, diz çökmeyeceğiz sözüyle başlayan direniş süreci başarılı bir darbe girişimini püskürttü.

15 Temmuz’da ise kanlı bir darbe vurmaya karar verdiler. Bu sefer uçakla, helikopterlerle, tanklarla, tüfekle halletme yoluna gittiler ve böyle kanlı bir manzara ortaya çıktı.

15 TEMMUZ BEKLENMEYEN BİR GİRİŞİM DEĞİLDİ!

Çok açık söylemeliyim ki, bu beklenmeyen bir girişim değildi. TSK’nın içinde Fethullahçı bir yapılanma olduğu biliniyordu ve bununla ilgili listeler de oluşturuluyordu. Fakat henüz bir mücadele başlamamış, başlatılamamıştı.

Tayyip Erdoğan’ın yalnızlığı biraz da buradan geliyor. 17 Aralık’ta kısmen başarılı bir darbe yapıldığı halde hiç kimse Tayyip Erdoğan’ın hassasiyetini paylaşmadı. Yalnız bıraktılar. Yapılması gereken tasfiyeler yapılmadı. Alınması gereken önlemler alınmadı. Medya, muhalefet partileri bu işin ciddiyetini anlayamadı.

TSK içerisindeki FETÖ’cülerin bir operasyon yapacaklarına, bir darbe gerçekleştireceklerine dair belirtiler vardı ve bununla ilgili bir takım tedbirler de alınıyordu. Hiç beklenmeyen bir zamanda harekete geçtiler. Fakat, alınan önlemler sayesinde darbe durduruldu, püskürtüldü.

Neydi o önlemler?

Emniyette az da olsa tasfiyeler gerçekleştirilmiş, bir darbe girişimine karşı yeniden yapılandırılmaya çalışılmıştı. Yargıda yapılandırmalar devam ediyordu. Süreçler çok ağır ve yavaş işlese de, yapılan tasfiyeler 15 Temmuz’un başarılı olmasını yada arkasında daha fazla kan bırakmasını engellemiş oldu.

BUNLAR BU VATANIN ÇOCUKLARI DEĞİL!

15 Temmuz darbe girişiminin Türkiye’nin yaşadığı daha önceki darbelerden farkı neydi? Başarılı olsaydı ne gibi sonuçları olacaktı?

Türkiye’nin nereye gideceği kesinlikle belli olmazdı. Cemal Gürsel bir darbe yaptı, Türkiye’ye çok ağır bedel ödetti. Seçilmiş bir Başbakan’ın idam edilmesine yol açtı. Ekonomi çöktü, dış politika farklı bir mecraya evrildi. Tahmin ediyorum ki Türkiye’ye kendisinin de beklemediği çok büyük zararlar verdi.

Kenan Evren’e baktığınız zaman onda da bunu görürsünüz. 12 Eylül darbesi de Türkiye’ye çok ağır bedel ödetmiştir. Özellikle ekonomik anlamda, özgürlükler, demokrasi anlamında çok ağır bedeller ödedik.

Çevik Bir için de ben aynısını söylerim.

Fakat bu adamlar birilerinin maşası olduğunun farkında değillerdi...

Bu son yaşadığımız darbe bu anlamda çok farklıydı. Tamamen birilerinin maşası olan, başka devletler adına iş gören, onların önünü açmaya, çıkarlarını geliştirmeye, büyütmeye yönelik bir darbe girişimiydi. Çok daha fazla acımasızdılar...

Kenan Evren döneminde yanlış hatırlamıyorsam 40’a yakın idam gerçekleştirildi Türkiye’de… Bu O’nun 30 yıl boyunca katil olarak anılmasına yetti.

Bu adamlar bir gecede sadece 250 kişiyi katlettiler. Allah korusun, darbe sabah saatlerinde püskürtülmemiş olsaydı katliam çok daha büyük olacaktı. En küçük yerli ve milli damarları yok bunların. Bunlara “vatan haini” diyoruz da, vatan haini kavramının yanlış olduğunu düşünüyorum. Bu adamların vatanı Türkiye Cumhuriyeti değil. Bunlar başka vatanın çocukları. Bu ülkenin insanlarına karşı  başka vatanların çocukları ancak bu kadar acımasız olabilirlerdi. Bu darbenin sonrası da muhtemelen daha acımasız olacaktı.

Bunların darbesi başarıyla gerçekleşmiş olsaydı, bir tane bile muhalif dışarıda kalmayacaktı. Bunun provasını yaptılar geçmişte. Kendileriyle ilgili kitap yazan, makale yazan, kendilerine sıcak bakmayan, kendilerine yardım etmeyen, kendilerinin yolunu açmayan herkesi acımasızca tasfiye ettiler.

Kimi zaman iftira attılar, kimi zaman vergi müfettişi gönderdiler, kimi zaman şirketini iflasa sürüklediler. İnsanların izzetiyle, şerefiyle, namusuyla oynamaktan çekinmediler. Kimi zaman da gittiler doğrudan hapse attılar.

Bunların cinayet işlediklerini de bugün biliyoruz. Mesela Hrant Dink cinayeti bir araç, suç olarak tanımlanıyor. Trabzon’daki veya başka yerlerdeki bir takım polis şeflerini İstanbul’a toplayabilmek için Hrant Dink cinayetini işledikleri, Hrant Dink cinayetini bahane ederek operasyonlar gerçekleştirdikleri iddianamelere girmiş durumda. Düşünebiliyor musunuz? Gerekli tayinleri yapabilmek için Hrant Dink’i öldürüyorlar. Sen başarılı oldun, sen başarısız oldun diyerek de İstanbul’da bir emniyet tezgahı oluşturuyorlar.

Bahsedilen infaz listelerini duyuyoruz. Darbe öncesi ve darbe gecesi bu kadar acımasız olanların, darbe sonrası neler yapabileceklerini düşünmek dahi istemeyiz.

Başarılı olsalardı eğer, o bahsedilen infaz listelerindeki isimlerin yok edilmesi ve FETÖ’ye muhalif isimlerin içeri alınmasıyla yetinirler miydi? Yoksa bu örgütün eliyle Türkiye daha kötüsüne sürüklenebilir miydi?

Bu darbe başarıya ulaşmış olsaydı Türkiye’nin dış politikasında çok büyük bir sapma olacaktı. ABD PYD’yi çok güçlü bir şekilde destekliyor. Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt koridoru kurulması için elinden geleni yapıyor. Türkiye’de buna itiraz ediyor ve tam bu aşamada bir darbe gerçekleşiyor.

Başarsalardı, Türkiye’nin PYD’ye olan rezervi ortadan kalkacaktı. PYD Fırat’ın batısına geçmiş ve Akdeniz’e ulaşmış olacaktı. Mısır’la ilgili, İsrail’le ilgili, Filistin’le ve Ortadoğu’nun başka ülkeleriyle ilgili birçok adımları attıracak, Türkiye’nin çıkarlarına olmayan birçok politikayı dayatacaklardı. Türkiye’nin dış politikası köklü şekilde ve Türkiye’nin aleyhine değişecekti.

Darbeye karşı duran kesime karşı nasıl bir politika izleyebilirlerdi? AK Parti seçmenini tamamen tasfiye edecek kadar çılgınlaşabilirler miydi?

15 Temmuz’da TRT’yi bastıklarında, zorla bildiriyi okuturken, sözde komutan ekranlara bakıyor ve diyor ki; “bu bildiri neden bütün ekranlarda değil? Niye bütün televizyon kanalları göstermiyor?”

Darbe yapıyorlar ama 1960 model darbe yapıyorlar. TRT’den bildiri okuttukları zaman darbenin başarıya ulaşacağını zannediyorlar.

Toplumun, ülkenin, dünyanın değiştiğini görememişler, okuyamamışlar. Gerçekten 1960’da takılıp kalmışlar. 60’da Menderes’le ilgili söylentiler ortaya çıkarıldı. “Bilmem kaç uçak dolusu altınla yurtdışına kaçarken yakalandı, şöyle yolsuzluklar yaptı, köpek mamasıydı, bebek davasıydı” gibi itibarsızlaştırma operasyonları yaptılar.

TRT’yi basmakla darbe olacağını zannedenler, muhtemelen darbe gerçekleştirilmiş olsaydı Recep Tayyip Erdoğan’ı ve O’na destek verenleri itibarsızlaştırmaya gideceklerdi. Millet artık bunları yutmuyor ve yutmadığını da sokaklara çıkarak gösterdi, sloganlarıyla, tavrıyla, tepkisiyle gösterdi.

Anadolu insanının mekanları, halk ve köy kahvehaneleri aşağılanırdı bugüne kadar, köy kahvelerinde artık çok derin analizler konuşuluyor. Herkes siyaseti, politikayı çok yakından takip ediyor ve çok iyi değerlendirmelerde bulunuyor. Dolayısıyla AK Parti ve AK Parti seçmenini tasfiye edemezlerdi. Tasfiye edemedikleri için darbe yapmaya kalkıştılar zaten. O itibarsızlaştırmayı gerçekleştirselerdi darbeye gerek kalmayacaktı...

DEVLET 17 ARALIK'TAN SONRA YAPTIĞINI YAPMAYA KALKARSA MİLLET İTİRAZ EDER!

17-25 Aralık yeterince idrak edilemedi dediniz. Peki 15 Temmuz’u idrak edebiliyor muyuz? Siyaset, bürokrasi ve sokak nasıl bir süreçten geçtiğinin farkında mı?

Bizde millet ve devlet her zaman birbirinden ayrı iki damar olmuştur. Milletin geleneği vardır, bir de devletin geleneği vardır.

Zaman zaman milletle devlet arasındaki mesafe çok kısalmıştır. Osmanlı’nın başarılı olmasının sebeplerinden bir tanesi de milletle devlet arasındaki o makasın kısalmasıdır.

Devletin iki bin yıllık bir bürokrasi, devlet refleksleri geleneği var. Millet çok hızla değişirken, devlet geleneklerinden kurtulamıyor. Şimdi 15 Temmuz sonrasında millet devletine sahip çıktı ve korudu. Millet devletinin önüne geçti, kendi vücudunu siper etti.

Millet gerçekten bir kurtuluş savaşı verdi, devletini kurtardı ve iki bin yıllık gelenekleri olan devleti muhafaza etti. 15 Temmuz tehlikesi geçince devlet geleneklerine yeniden döndü. Bürokrasi, devletin tepkileri, hassasiyetleri yeniden işlemeye başladı.

Şimdi milletin buna ne tepki vereceğini bilmiyoruz. Çünkü millet hep devletin önünde gidiyor. Devletten çok daha hızlı değişiyor. Şu anda millet, devletin önüne geçmiş durumda.

Eğer devlet, milletin hassasiyetlerine, milletin reflekslerine karşılık bulamayacak olursa sorunlu bir süreç başlayacak demektir.

Nedir o iki bin yıllık gelenekler?

Çok fazla özellik var ama özü unutmaktır, unutturmaktır. Üstünü kapatmaktır.

Oğuz Atay’ın bir sözü var; ‘Türkler hasırın üzerinde otururlar ve işleri o yüzden hasır altına süpürürler’ diye. Devlet hasır altı etmeye kalkışacaktır belki.

Devlet 17 Aralık’tan sonra yaptığını, 15 Temmuz’dan sonra da yapmaya kalkışırsa, iki bin yıllık geleneklerle hareket etmeye kalkarsa sokağa çıkan millet, canını veren millet buna itiraz edecektir.

Dolayısıyla devlet de geleneklerle, değişim arasında biraz bocalama içinde diye görüyorum. Millet devleti artık değişime zorluyor. Değişimin ne kadar gerçekleşeceği bizim önümüzdeki süreci belirleyecek. Önümüzdeki yapılanmayı şekillendirecek.

Çok umutsuz olmamak gerekiyor. Bir takım yanlışlar oluyor olabilir. Bir takım kusurlar, hatalar görünüyor olabilir. Ben bunların önümüzdeki süreçte telafi edileceğini düşünüyorum. Çok sıcak günlerdeyiz. Darbenin etkisinin halen çok sıcak olduğu, darbenin bir devamı olarak PKK saldırılarının yoğunlaştığı bir süreçten geçiyoruz.

Ben inanıyorum ki, bu süreç soğudukça devlet milletin taleplerine daha fazla kulak verecek ve bir değişim yaşayacaktır. O iki bin yıllık reflekslerinden kurtulacaktır.

Tayyip Erdoğan’ın İBB başkanlığından itibaren yakındığı bir konudur bu. Devletin hantallığı, vurdumduymazlığı, özellikle bürokrasinin işleri yavaşlatması, savsaklaması, çözüm üretememesi gibi özelliklerden sürekli şikayet etmiştir.

Cumhurbaşkanımız, değişimin mücadelesini vermiş, kısmen başarılı olmuş olsa da, gelenekleri yıkmak kolay bir iş değil. 15 Temmuz’dan sonra bu değişim sürecini daha da hızlandırmak isteyecektir. İnşallah bir engel çıkmaz ve devlet milletiyle daha fazla kucaklaşır.

BU GÜNAH AKPARTİ'NİN GÜNAHI DEĞİL!

Bu örgütü AK Parti’nin büyüttüğü iddiaları dillendiriliyor?

Elli yıllık bir sızmadan bahsediyoruz. Bugüne kadar iktidara gelen her parti, her hükümet bunların önlerini açtı. Çok büyük destek ve teşviklerde bulundu.

Kimileri de diyor ki sağ partiler yaptı bunu, sol partiler yapmadı. Hayır. Fethullah Gülen bizzat kendisi Ecevit’e şefaatçi olacağını söylüyor. Ecevit’le arasının çok iyi olduğunu ifade eden bizzat kendisi. Ecevit bir sol parti lideri olarak bunlara çok yardım etti.

Bu günah AK Parti’nin günahı değildir. 1960’larda başlayan bir süreç var. İlk soruları çalmaları, askeri liselere giriş sorularını sızdırmaları 1980’li yıllara dayanıyor. 14 yıllık değil, 50 yıllık bir sızma ve gizli operasyondan bahsediyoruz.

Bu kadar uzun geçmişe sahip bir örgüt temizlenirken haklı / haksız nasıl ayırt edilecek?

Elbette kolay olmayacaktır. Ama ben OHAL’le birlikte bunun çok başarılı bir şekilde, mümkün olan en kusursuz şekilde ilerlediğini düşünüyorum. Yanlışlar olsa da Türkiye bir hukuk devleti ve haksızlıklar mutlaka telafi edilecektir. Akla kara mutlaka ortaya çıkacaktır. Haksız şekilde tasfiye edilenler mutlaka haklarını yeniden elde edeceklerdir.

Tutuklanan gazetecilerle ilgili bir tepki kampanyası yürütülüyor?

Şuanda Suriye’nin Kuzeyine bir operasyon yapıyoruz ama dikkat ederseniz Türkiye’nin iç politikasında gündelik yaşamda inanılmaz bir rahatlama yaşıyoruz.

Bu sıcak günlerde pek kimse fark etmiyor olsa da, Türkiye’de artık gazetelerle operasyon yapılamıyor, sosyal medya üzerinden operasyon yapılamıyor. Türkiye rahatladı. Ülke bir huzura erişti.

Her gün bir manşetle, her gün sosyal medyada yaptıkları operasyon haberlerle, ortaya attıkları bir iftirayla toplumu sürekli tedirgin ediyorlar, gerginleştiriyorlar ve kutuplaştırıyorlardı. Bu operasyonlarla birlikte bu kutuplaşma ve gerginlik ortadan kalktı.

Söylemek istediğim şu; gazeteci kılıklı teröristlerin at koşturduğu hem de çok rahat bir şekilde at koşturduğu bir ülkeydik. İstedikleri gibi operasyon yapabiliyorlardı. İstedikleri gibi ajanlık faaliyeti yapabiliyorlardı. En küçük bir eleştiri getirdiğinizde de hem kendileri, hem muhalefet partileri itiraz ediyor, hem de tüm dünya üzerimize geliyordu.

İşte şimdi biz hiç kimseyi dinlemiyoruz. Batı’yı da dinlemiyoruz. O ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü adı altında bize dayattıkları terörizmi de reddediyoruz.

İçeride itirazlar hem azalmış, hem de hakkaniyete kavuşmuş durumda. Gazeteci kılıklı teröristler tek tek tasfiye edildikçe Türkiye huzurlu bir ülke haline geliyor.

MUHALEFET DEĞİL, TERÖR DESTEKÇİLERİ TASFİYE EDİLİYOR!

Gazeteciler susuyor, muhalefet susturuluyor deniliyor?

Hayır muhalefeti falan yok etmiyoruz. Muhalefet partilerinin hepsi duruyor. HDP, MHP, CHP istedikleri zaman, istedikleri kadar konuşuyorlar.

Muhalif gazeteler, televizyonlar duruyor. Sadece operasyon yapan, teröre destek veren, terör eylemleri yapan gazeteci, sanatçı, romancı kılığındaki isimler, Türkiye’nin rahatlaması ve huzur bulması adına tek tek tasfiye ediliyorlar.

Sosyal medyada şu da FETÖ’CÜ, bu da FETÖ’CÜ ekseninde sürekli bir yayın durumu var. Hiç alakasız isimler ortaya atılıyor. Aynı zamanda gerekli önlemlerin alınmadığı yönünde iddialar da var. Vatandaşın aklı karışıyor bunları gördükçe. Vatandaş nasıl bir refleks göstermeli?

Bu bir ayda iki ayda başarıya ulaşacak bir operasyon değil. Acele etmeyelim. Elli yıllık birikimi tasfiye ediyoruz. Devlet izliyor... Ayrıca Milletvekili arkadaşlarımız da deklare ettiler, bizler bu sürecin sonuna kadar takipçisiyiz.

15 Temmuz akşamı yüzbinlerce insanda, bunlar gelirlerse benim hayatım kararacak duygusu vardı. Bizler böyle bir badireden, ölümden dönmüş insanlarız. Ölümden dönmüş insanlar bu aşamadan sonra hiçbir bahaneye itibar etmezler. 15 Temmuz gecesini yaşamış bir insan daha neden korksun?

Dolayısıyla bu işin çok takipçisi var. Eğer bir yerlerde birilerinin alınmadığını, birilerinin muhafaza edildiğini, birilerinin korunduğunu, kollandığını görecek olursak buna milletvekili olarak ben, diğer milletvekili arkadaşlarım, birçok gazeteci arkadaşım ve elbette ki işte sokaktaki vatandaş çok cesur bir şekilde itiraz edecektir.

Kim birilerini koruyorsa, kim birilerini kayırıyorsa, amcasının, dayısının oğlunu, kuzenini, kayınçosunu, baldızını, bacanağını, damadını koruma yoluna gidiyorsa bilsin ki bugün bunu unutturabilir, bugün bunu gözden kaçırabilir ama aradan 1 ay 2 ay geçtikten sonra, ince temizliğe başlandıktan sonra bütün herşey ortaya çıkacaktır.

AK Parti yanlış yapacak olursa millet AK Parti’ye de bunu çok ağır ödetir. Dolayısıyla AK Parti bunun farkındadır ve bu yanlışı yapmayacaktır. AK Parti, bu işe kim bulaşmış olursa olsun, kimin kusuru ve hatası varsa mutlaka ona hesabını soracaktır. Bu belki zaman alabilir, bu belki birdenbire olmayabilir ama hiç kimsenin tereddüttü olmasın. AK Parti Teşkilat olarak bu temizliği mutlaka yapacaktır.

Tavsiyem şudur; öncelikle herkes sabırlı olsun, rahat olsun. Kimse 17 Aralık sonrasında olduğu gibi ya ben bunu unuttururum, ben bunu saklarım, ben bunu gözden kaçırırım havasına girmesin. Bu işin sonuna kadar takipçisi olacak, çok yakın takipçileri var. İnşallah bize gerek kalmaz. Bizim devreye girmemize gerek kalmaz.

Milletin bir vekili olarak, hiç mi “ya bu mücadeleyi kazanamazsak” diye bir kaygınız yok?

Böyle bir kaygım yok. Yani AK Parti sandık yoluyla iktidara gelmeyi ve sandık yoluyla gitmeyi Türkiye’de yerleştirmeye çalışmış bir parti. 1946’dan beri uğraşıyoruz ama bu konuda en devrimci adımları AK Parti attı. Allah’ın izniyle bu saatten sonra sandık çok daha belirleyici olacak. Sandık dışında hiçbir güç odağının sandık üzerinde milletin iradesi üzerinde etkisi olmayacak.

DEVLET DİNLE BARIŞMAK ZORUNDADIR!

15 Temmuz sonrası cemaatler, tarikatlar ekseninde tartışmalar da yaşanıyor. Cemaatler, tarikatlar siyasete yaklaştırılmasın, diğer cemaatlerle ilişkisi olanlar da tasfiye edilsin deniliyor. Bu yöndeki söylemleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Camiyle siyaset ayrılsın, cemaatler siyasete karışmasınlar söylemi neredeyse 100 yıldır bize dayatılan bir söylem. Tekke ve zaviyelerin kapatılması da somut örneğidir bu dayatmanın. Devletle din arasında bir güvensizlik, bir uçurum oluşturuldu. Bugün bizim yaşadığımız sorun, devletin dine bakışındaki çarpıklıktan başka bir şey değildir. Laiklik adı altında yapılan uygulamalar Fethullah Gülen Terör Örgütü sonucunu doğurmuştur.

Din ve devlet işlerinin ayrı olduğunu iddia eden devlet, dine karıştı, müdahale etti. Devlet standart bir din oluşturmaya çalıştı. İnsanları Kur’an’dan, Kur’an eğitiminden, insanları camiden uzaklaştırmaya çalıştı.

Devlet, daha düne kadar dindar insanları devlet mekanizmalarından uzak tutuyordu. Sen başörtülüsün, sen sakallısın, sen bıyıklısın, sen selam veriyorsun diyerek dışlayan bir devlet vardı. Devlet ve dindar insan arasında bir güvensizlik oluştu.

Bu uygulamalar neticesinde insanlarda devlete sızmak gibi bir hedef ortaya çıktı. Devlete sızma emelini ilk gerçekleştiren de Fethullah Gülen oldu.

Devletin dine düşmanlığı yüzünden cemaatler merdiven altına inmiştir. Cemaatler gizlenmiştir. Yerin altına inmiştir. O yerin altına inen cemaatlerden bazen çınarlar büyümüştür, bazen de FETÖ’de olduğu gibi 28 Şubat’ta bazı örgütlerde gördüğümüz gibi çamur deryaları, bataklıklar türemiştir.

Bizim 15 Temmuz’dan çıkaracağımız sonuç şu olmalıdır; devlet dinle ve cemaatlerle barışmak zorundadır. Cemaatlerde artık kendileriyle barışan devlete bakıp yer altından çıkmak zorundadır.

FETÖ'YÜ YETİŞTİREN KEMALİZMİN PRATİKTEKİ UYGULAMALARIDIR!

15 Temmuz’dan sonra Kemalizm nerede duruyor, Neo-Kemalist söylemler için ne dersiniz?

1940’ları 50’leri, 60’ları yaşadık. Hepsi de Kemalizm’in pratik uygulamalarının olduğu dönemlerdi. 80 darbesi de Kemalizm adına yapılmadı mı? 80 darbesi sonrası süreci de yaşadık.

Ellerine fırsat geçmişken bilinç altına şunu pompalamaya çalışıyorlar. Fethullah Gülen’i AK Parti büyüttü veya Fethullah Gülen’i sağcı partiler büyüttü dolayısıyla Kemalizm’e dönmeliyiz diyorlar.

Böyle bir şey yok. Fethullah Gülen’i büyüten, yerin altına iten, devlete sızmaya çalışan bir örgüt haline getiren Kemalizm’in pratik uygulamalarından başka hiçbir şey değildir.

Başka yerde suçlu aramasınlar. Baskıcı yapısı. Toplumun sosyolojisine ters yanlış laiklik uygulamaları, din ve Kur’an düşmanlığı bir takım cemaatleri yanlış yollara sevk etmiştir. Hem de FETÖ gibi bir takım sapık örgütler için de fırsat doğurmuş, onları beslemiştir, büyütmüştür, bu noktalara taşımıştır.

15 Temmuz’dan sonra Kemalizm’i konuşacaksak, Kemalizm’in öz eleştirisini yapmasını konuşmamız lazım. Türkiye solunun ve onunla içli dışlı olan Kemalizm’in mutlaka özeleştirisini yapması lazım. 

FETÖ dini bir örgüttü, dini bir hassasiyeti olan bir iktidar yüzünden bu noktalara geldi derseniz bu son derece yanlış bir teşhis olur. Hastalığı görmemek olur ve bu yeni hastalıklara da zemin hazırlar.

Fethullah Gülen gibi bir caniyi, bir canavarı yetiştiren yanlış laiklik uygulamalarıdır, Kemalizm denilen pratiktir.

Eğer tartışılacaksa, konuşulacaksa, Kemalizm gibi, laiklik gibi, hatta daha ileriye giderek parlamenter sistem gibi konuların konuşulması bunların eleştirilerinin yapılması gerekiyor.

SİYASETİ DEVLETİN BASKISINDAN KURTARMAK İÇİN PARLAMENTER SİSTEMDEN VAZGEÇMELİYİZ! 

Kemalizm tamam da, parlamenter sistemin ne gibi bir rolü var?

Parlamenter sistemde devlet kendisini ayrı bir güç odağı olarak, siyaset ayrı bir güç odağı olarak görüyor. Geçmişte Cumhurbaşkanı devleti temsil ederken, hükümet milleti temsil ediyor, milli iradeyi temsil ediyordu.

Tayyip Erdoğan’ın halk tarafından seçilen ilk Cumhurbaşkanı olmasıyla bu süreç sona ermedi mi?

Fiilen sona erdi, resmen devam ediyor. Halen hükümet ayrı, devlet ayrı. Dolayısıyla devlet hükümete hükmedebilir, egemenlik kurabilir. Devletin istikameti farklı olabilir, hükümetin, siyasetin istikameti farklı olabilir. Böyle bir durumda devlet siyaseti hizaya çeker. Bizdeki parlamenter sistem uygulaması maalesef bunu getiriyor.

Başkanlık sisteminde; devlet, millet, hükümet, siyaset ayrımını, hatta bürokrasi ayrımını ortadan kaldırıyorsunuz. Bunların hepsi iç içe geçiyor ve başkanın idaresinde bürokrasiyi de çok verimli bir şekilde idare ediyorsunuz.

Siyaseti devletin baskısından, devletin tehdidinden kurtarmış ve tıkır tıkır işleyen bir sistemi inşa etmiş oluyorsunuz.

Parlamenter sistemin bu ülkede yürümemiş olması, aksak işlemiş olması sürekli arıza doğurdu, darbeler doğurdu. Son örneğini de kanlı bir şekilde gördük, yaşadık.

Yeni dönemde başkanlık sistemi için gerekli adımların atılacağını düşünüyor musunuz?

Bu bir anayasa değişikliği gerektiriyor. Anayasa değişikliği yapabilmek için de AK Parti’nin yeterli oyu yok.

MHP’nin Başkanlık sistemine açıktan bir desteği yok. Eğer MHP ile anlaşılabilirse böyle bir anayasa değişikliği gündeme gelebilir.

Türkiye’de; gazeteci kılığında teröristler, gazeteci kılığında operasyoncular, gazete kılığında paçavralar bulunduğu için, hiçbir konuyu sağlıklı bir şekilde konuşamadığımız gibi, bu zamana kadar, parlamenter sistemi de, başkanlık sistemini de sağlıklı bir şekilde konuşamadık.

15 Temmuz’dan sonra oluşan bu doğal ve sağlıklı ortam inşallah temel sorunlarımızı objektif biçimde, kavga etmeden,  birbirimizi anlamaya çalışarak konuşmamızı, tartışmamızı sağlar.

Bunu yapabilirsek MHP’nin de CHP’nin de ikna edilebileceğini düşünüyorum ben. AK Parti şuanda tek başına bu işi yapabilecek durumda değil. MHP, CHP bu işe tamam derlerse kolay bir şekilde başkanlık sistemine geçilebilir.

Bu da Türkiye’nin de, Türkiye ekonomisinin de önünü açar.

CHP VE MHP ÜZERİNDE FETÖ VESAYETİ VARDI!

Yenikapı Mitingi ile birlikte bir birliktelik ruhu esmeye başlamıştı ki özellikle CHP’nin tutumunun ve tavrının yeniden sertleşmeye başladığını görüyoruz. Bu Yenikapı ruhu ve bozulduğu yönündeki söylemleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

FETÖ yargıda, emniyette, medyada yaptığı gibi siyaset üzerinde de bir baskı kurmuştu. Bu baskı neticesinde CHP’yi kurgulamaya çalıştı ve bunda da başarılı oldu. MHP’yi kurgulamaya çalıştı, bunda başarılı olamadı.

15 Temmuz’da o şerden doğan en güzel hayırlardan bir tanesi siyaset üzerinde FETÖ vesayetinin kalkması oldu. CHP’de çok rahatladı, MHP’de çok rahatladı.

Şuanda üzerlerinde bildiğimiz kadarıyla bir vesayet yok. Dolayısıyla Türkiye’de siyasetin doğal mecrasında akacağını düşünüyoruz. Muhalefet, muhalefetliğini yapacak yine. Eleştirecek, kızacak ama operasyonların aracı olmayacak.

Siyaset, maalesef operasyonların aracı oldu geçmişte. 17-25 Aralık’ın aracı oldu. MİT müsteşarının tutuklanma girişiminin aracısı oldu. MİT tırlarının durdurulmasında siyaset maalesef operasyonların maşası oldu.

Bütün bunlar 15 Temmuz’da sona erdi. FETÖ vesayeti siyasetin üzerinden kalktı.

Türkiye’de siyaset eğer üzerinde böyle vesayet olmadan doğal mecrasında ilerlerse; muhalefet de, iktidar da birbiriyle kavga edebilirler, birbirleri arasında gerilimler ve çatışmalar olabilir fakat bunlar toplumu etkileyecek düzeye gelmez. Gelişmiş demokrasilerde olduğu gibi sistem sağlıklı bir şekilde işler.

CHP, MHP, AK Parti Yenikapı’da, olması gereken bir tablo ortaya koydu. Yıllardır özlenen, doğal bir tablo ortaya koyarak olması gerekeni yaptılar.

Son söylemlerinden gördüğümüz kadarıyla CHP bu havayı bozma niyetinde. Fakat bu mutabakatı bozmak CHP’nin hiçbir işine yaramaz. İnşallah CHP’de kendi içinde tasfiyesini yapar.

MHP’nin ve özellikle Devlet Bahçeli’nin sergilediği tutumu ve duruşu nasıl değerlendirmek lazım?

Tehdit ortaya çıkınca, FETÖ tehdidi açık hale gelince Devlet Bahçeli’de ne ile karşı karşıya olduğunu gördü. Devlet Bahçeli’nin karşısında Meral Akşener  yada başka birisi yoktu, Fethullah Gülen vardı. FETÖ’ye karşı bir mücadele başlatınca da haklı bir zemin kazanmış oldu. Üstelikte AK Parti’yle aynı zemine kavuşmuş oldu.

Devlet Bahçeli geç de olsa bu mücadelenin içine girdi. Çok sert söylemleri vardı Devlet Bahçeli’nin. Ağır ithamları vardı. İnşallah bunlar tekrar etmeyecektir. Ağır söylemlere sahip olmadan, hakaret etmeden, hamaseti çok yoğun kullanmadan da sağlıklı bir muhalefet yapılabilir Türkiye’de. İnşallah MHP bunu gösterecektir.

HDP ÜZERİNDE PKK VESAYETİ VAR!

HDP’nin durumu ve durduğu yer?

CHP’nin, MHP’nin üzerinde FETÖ vesayeti vardı. HDP’nin üzerinde de bir PKK vesayeti var. Şimdi FETÖ vesayetini ortadan kaldırdık biz ama PKK vesayeti devam ediyor. PKK vesayetini kaldırmadığımız sürece de HDP kendi başına hareket edemeyecektir.

Demirtaş’ın daha dün yaptığı, “biz PKK’yı terör örgütü olarak tanımlamıyoruz açıklaması var. PKK vesayeti kalktığı zaman bu söylemlerin değişeceğini düşünüyor musunuz?

Selahattin Demirtaş’ta değişmez bu. Fakat HDP’nin genelini rahatlatabilir. PKK çok yoğun bir şekilde HDP siyasetini silmiş, ezmiş durumda. HDP’nin de buna itiraz edecek cesareti yok.

Bu terör belasından kurtulunca, PKK etkisiz hale getirilince, HDP veya başka bir partiyle, vesayetten kurtulmuş, sağlıklı bir Kürt siyaseti ortaya çıkacaktır.

Selahattin Demirtaş FETÖ’yle irtibatı olmayan tek partinin kendi partileri olduğunu söyledi. Doğrudur. FETÖ’yle irtibatları yok ama FETÖ’nün kardeş örgütü olan PKK’nın tamamen kontrolü altında olan bir partidir.

PKK’nın da FETÖ’nün de patronu aynı. Birine solculuk görevini vermiş, birine işte ılımlı İslam dindarlık görevini vermiş.

Ilımlı İslam, cemaat rolündeki maşa çöktü. Öbür maşa vazifesine şimdilik devam ediyor. İki kardeş örgütün farklı kanallarıydı bunlar. İrtibatları yok ama patronları aynı.

TAYYİP ERDOĞAN BU COĞRAFYA İÇİN BÜYÜK TALİH!

Son olarak Recep Tayyip Erdoğan’ı sormak istiyorum. Birlikte çalıştınız, metin yazarlığını yaptınız, zor zamanlarda birlikte mücadele verdiniz, şimdi daha zor zamanlarda O’nun kurucu lideri olduğu partide milletvekilisiniz. Recep Tayyip Erdoğan bir birey ve lider olarak bu karmaşanın, hengamenin içerisinde nerede duruyor?

Öleceksek adam gibi ölelim diyen ve buna da inanan bir liderimiz var. Ölümü kendi içinizde öldürdüğünüz zaman korkacak hiçbir şey kalmıyor. Ondan sonra sadece hak üzere yürüme mücadelesi veriyorsunuz. Recep Tayyip Erdoğan böyle biri. İddia edildiği gibi ne bir otoriter, ne de bir diktatör.

15 Temmuz’da kaçacak, ülkeyi terk edecek diye söylentiler yaymalarına ve kendisi ölümü çok yakınında hissetmiş olmasına rağmen, halkının yanında nasıl durduğunu, bu vatanı nasıl sevdiğini hep beraber gördük, şahit olduk.

Milleti, vatanı, davası için mücadele eden, son derece mütevazi ve adalet terazisini de çok hassas bir şekilde tutmaya çalışan bir liderimiz var.

Bu hem Türkiye, hem de İslam coğrafyası için çok büyük bir talih. Bazı şeyler insanın elinde değildir. Bir kader tartışmasına bir cüzi, külli irade tartışmasına girecek değilim ama bazı süreçler insanın elinde değildir. Allah takdirini tecelli ettirir.

Ümmetin, Müslümanların duası o seccadelerin üzerindeki ninelerimizin, dedelerimizin duası, camilerdeki dualar, mazlum ülkelerin mazlumlarının duaları Recep Tayyip Erdoğan’ı cesur ve güçlü kılıyor.

15 Temmuz’un da bu cesareti ve adalet hassasiyetini daha da fazla arttırdığını düşünüyorum.

Allah ömür verdikçe de Türkiye’nin büyümesi için güçlenmesi için mücadelesini devam ettirecektir.

Allah O’ndan razı olsun.

YORUMLAR
avatar
  • avatar
    M. Emin

    Düşmanlarımızın amacı milleti bölmek, bunu her şekilde deniyorlar, dizayn edebilecekleri siyasi tablo için ikincil kozlarını oynayacaklar, yeni tuzaklar kuruluyor ve bunu seçimlerle halka yaptıracaklar, millet partiye değil Reisimize oy veriyor. Fetö olayında yanlız kaldı millet vekillerini inandıramadı, halk kısır siyasi çekişme gibi görüldü, muhalefet partileri öyle gösterdi, Halk ne yapsın? Bu terörist oluşum kamu vicdanında 15 temmuz gecesi tescil edilmiş, ve o halk sokaklara dökülmüştür. Allah bizleri yönetenlere hata yaptırmasın.

    cevapla
  • avatar
    M. Emin

    Milletime don bilmeye çalışanlara ölüm diyorum. Ancak yöneticilerimiz, uyanık olun, fetö teröristleri ile vatandaşı karıştırmayın, Bazı kıriterler ile bu işler yapılıyor., LÜTFEN bunları belirlerken bir kere aynaya bakın, birde hukukçulara danışın, Vatandaş olarak tek korkum bu atmaların ve davaların ergenekona dönmesi, Allah Reisimize doğru işler yapmayı nasip etsin.

    cevapla
  • avatar
    demokrasi kuvvetler ayrılıgı rejimidir

    anayasa mahkemesi üyelerini ihraç ederken sosyal çevre kavramını hukukumuza soktu.bu zaten dünyada var olan bir uygulama.memur fetöcü diye atılıyor.geri dönüşlerde muhakkak MİT incelemesi yapılsın.sosyal çevre incelemesi yapılmalı.şu an tüm hukuk yolları açık Ohalde mahkemeler sadece yürütmeyi durdurma veremez.idari mahkemelere 60gün içinde müracat edilir.devletimiz oyuna gelmemeli geri dönüşleri mahkemeye bırakmalı.yoksa zan altında kalır kendi adamlarını korudu derler.mahkemenin kestigi parmak acımaz.1974te oldugu gibi af umuma teşmil edilebilir.anayasa mh 2khk gidiyor AYNI KİŞİYE birinde suçlu öbüründe suçsuz yazıyor 2sinide hukuk terminolojisine göre iptal eder.anayasa mh olaganüstü khk degil diyerek khk iptal yetkisi var nitekim daha öncede olaganüstükhk iptal etmiş.KİŞİYE ÖZEL KANUN ÇIKMAZ.lütfen hukuk cularınıza inceletinkhkda suçsuz dediniz birde adam mahkemece suçlu bulunur hüküm giyerse.

    cevapla
  • avatar
    ax111

    Bu sohbetin altına imzamı atıyorum. Süper bir iş çıkarmışsın HABER10. Tebrikler. Herkese bir kez de olsa okumasını tavsiye ediyorum.

    cevapla