Haber 10
Anasayfam Yap Favorilere Ekle Haber Bandı EkleReklamİletişim  
Haber 10
DÜNYA EĞİTİM EKONOMİ GÜNCEL KÜLTÜR-MEDYA SAĞLIK SİYASET SÖYLEŞİ SPOR
8 Şubat 2012, Çarşamba
 DÖVİZ KURLARI : 
Hasan Can
Hasan Can
Türkiye-Suriye birliği mümkün mü?
Hasan Can
Yazarımız Hasan Can'ın geçtiğimiz yıl yayınladığımız makalesini yeniden ilginize sunuyoruz.

Türkiye-Suriye birliği mümkün mü? 13 Ekim 2009 tarihinde imzalanan Türkiye-Suriye stratejik anlaşması ile yeni bir dönem başladı.Yazarımız Hasan Can'ın Suriye ile bütünleşme çabasını tartıştığı ve geçtiğimiz yıl yayınladığımız makalesini yeniden ilginize sunuyoruz.

ORTADOĞU’DA YENİ BİR OLUŞUMUN ZEMİNİ:

TÜRKİYE-SURİYE BİRLİĞİ

-I-

“Tek gerçek tek hüviyetiz, aynı mastardan türemiş isimleriz.

Mutlak olarak mevhum şeyleriz, aynadaki akisleriz.”

Ahmet Ceziri

Küresel kapitalist politikaların hız kazanarak birer baskı ve dayatma unsuruna dönüştüğü günümüzde genelde dünyaya, özelde ise Ortadoğu’ya bakıldığında; mevcut tablonun üç beş zengin ulus dışında kalan diğer toplumların tümü için hiç de iç açıcı olmadığı görülür. Başta Osmanlı coğrafyası olmak üzere yeryüzünün birçok bölgesi kan revan içinde. Adeta cehennemi bir devrin eşiğinde olduğunuzu sanırsınız. Dünya, geçtiğimiz yüzyılda soğuk savaş politikaları mülahazası ile emperyalist ideolojiler ekseninde “Doğu” ve “Batı” diye ikiye bölünmüştü. Bugün de üçüncü dünyalılar olarak yeni bir macera ile karşı karşıyayız. Yeni bir emperyalist dalganın (Yeni Dünya Düzeni, Büyük Ortadoğu Projesi, vs.) selameti için hepimiz küresel oligarşinin baronları nazarında birer parya muamelesi görmekteyiz ve paryaların post modern kapitalist düzen içinde temsil hakları da bulunmamaktadır. Hz. Ali’nin on beş asır önceden ifade ettiği gibi, şu anda “Horluk denizinin en derin noktasında bulunuyoruz. Daracık bir halkaya kıstırılmış halde, ölüm alanında ve bela uğrağı üzerindeyiz” (Nehc’ül-Belâga; 125).

İçinde bulunduğumuz kaotik ortamın biricik kaynağı emperyalist dünyanın bitmeyen emelleri olsa bile, bunda bizim de katkımızın olduğu muhakkak. Sözgelimi, ayrı bir medeniyetin insanları olduğumuz ve bu medeniyeti yaşatma yükümlülüğümüze dair şimdiye kadar sadra şifa en ufak bir tavır sergilemiş değiliz. İki yüz yıldan beri kaçarak uzaklaştığımız şeyin, asıl bizi kurtaracak şey olduğunu bir türlü akıl edemedik. Göklerin derinliğinden dünyamıza doğru süzülebilecek ak kanatlı kurtarıcılar beklemekten başka yaptığımız bir şey yok. Mevcut paranoyak halimiz ve bakarkörlüğümüzün farkına varmadan, yaşantımızı yine aynı bükülgen halde sürdürmeye inat eder ve kendimize gelemezsek mahvolur gideriz.

Meseleye Ülkemiz özelinde değinecek olursak; Türkiye, Batı dünyasının isteklerine hayır demediği/diyemediği müddetçe Suriye, Irak ve Asya’daki Müslüman Türk Cumhuriyetleri gibi kendine en yakın ülkeleri bile parantezde tutmak zorunda kalacaktır. Hâlbuki tümüyle akraba toplumlardan mürekkep bu coğrafyanın hissiyatını hesaba katmayan bir Türkiye’nin manevra kabiliyeti sıfırlanmış olacaktır. Çünkü “ulus devlet” düşüncesi ve soğuk savaş döneminin aksine, günümüzde etnik-milliyetçi eksenli tezler tümüyle anlamsızlaşmıştır. Bu bakımdan, Ortadoğu’da geleceğe dair atabileceğimiz her adım, bütün bölge insanının hissiyatına tercüman olmak zorundadır. Bunu, “Komşun rahatsa sen de rahatsın, komşun kötüyse sen daha kötüsün” (Tavşanoğlu, 2000) anlamındaki Arap atasözü yeterince ifade etmektedir.

İpek böceği misali etrafımızı örerek kendi kozamızda yaşamamız mümkün olmayacağına göre, dünyanın yeni jeopolitik dengelerini hesaba katarak etrafımızdaki toplumlarla el ele verip yeni bir medeniyet tasavvuru üzerinde anlaşmamız gerekir. Bunun için Türk, Kürt, Arap, Acem farkı gözetmeksizin hepimiz küresel oligarşinin bir parçası olmak kabilinden beyhude arayışları bırakıp, millet menfaatlerine odaklanmak zorundayız. Zira, bölgemizdeki bütün toplumlar bir uygarlık seçimi ile karşı karşıyadır. Bize düşen, farklı ırkları ortak referanslar paydasında buluşturarak tümünü tek millet olarak ihata edebilecek bir vahdaniyet galaksisi oluşturmak ve bu galaksinin mihverinde yer almaktır. Kuşkusuz bu toprakların üzerinde kendi medeniyet kaynaklarına yabancılaşmadan “insan” kalabilmenin yegâne yolu, ait olduğumuz inanç ve kültür kodları ekseninde etrafımızdaki toplumlarla kaynaşarak hoşgörü ve “çoklukta birlik” prensibine dayalı bir hayat anlayışını yaymaktan geçer.

Düne kadar aynı ülkenin vatandaşları olduğumuz insanlarla aramıza çizilmiş bulunan ve günümüzde Büyük Ortadoğu Projesi ile daha da derinleştirilerek kalıcı hale getirilmek istenen sınırlar tarihin ve ilmin hakikatinden yoksundur. “Irak”, “Suriye” ve “Anadolu” kavramları yalnızca birer coğrafi adlandırmadır. Gerçekte, hepimiz bir kilimin desenleri gibi aynı medeniyetin fertleriyiz. Her geçen gün önü alınamayan bir hastalığa dönüşerek toplumsal bünyemizi sarsan “birleştiren din yerine ayıran vatan” fikri bize değil, sömürgeci İngilizlere ait olup; vaktiyle Şark milletlerini daha kolay idare edebilmek maksadı ile beyinlere empoze edilmiştir (İkbal, 1999; 186). Uygarlık yolunda yoldaşımız İngiliz, Fransız ve Amerikalılar değil bu topraklarda bin yıldan beri birlikte yaşadığımız toplumlardır. Emperyalist güçlerin işine öyle geldiği için aramızdaki sınırlar vaktiyle bu şekilde çizilmiştir.

Batılıların nazarında Ortadoğu’nun hâlihazırdaki bölünmüş hali bile bugün kâfi görülmemektedir. Yakın geçmişte ard arda iki dünya savaşı çıkarıp “böl ve yönet” (divide et impera) prensibi ile adeta insanı doğduğuna pişman eden zihniyet, günümüzde “Küreselleşme”, “Yeni Dünya Düzeni” ve “Büyük Ortadoğu Projesi” gibi tuzak projelerle toplumları bir daha bölünmek ve yok olmakla karşı karşıya bırakmıştır. Yani Vahşi Batı, bölünmüşü bile bölmenin peşinde. Şairin ifadesiyle: “Dem, kıyamet demidir ve gök kubbe kan damlamaktadır”.

Şu anda Ortadoğu, etnik ve mezhep çatışmaları temelinde yeni bir bölünme ve ayrışma nifakının odağında bulunmaktadır. Oysaki kan revan içinde çırpınan bölgemizi bu tür bölünmeler değil; din, tarih ve kültür ortak paydasında oluşturulabilecek yeni bir birlik zemini düzlüğe çıkarabilir. Ortadoğu yeni bir düzene kavuşturulacaksa bu, Büyük Ortadoğu Projesi ile değil Türkiye ve komşu ülkelerin el ele vererek yakınlaşmalarıyla mümkün olacaktır. Bunun başlangıcı inanç, kültür ve değerlere dayalı kuşatıcı bir devlet geleneği bağlamında Türkiye-Suriye birliği şeklinde planlanmalı; ardından Irak ve bölgedeki diğer toplumlarla özlenen birliğin yolu açılmalıdır. Çünkü sosyokültürel bünyemiz Avrupa Birliği’ne üye ülkeler yerine, bölgemizdeki toplumlar ile bütünleşmeye daha uyumludur.

Türkiye, zaman zaman iddia edildiği gibi medeniyetler arasında köprü değil, dünya üzerindeki en büyük medeniyetlerden birinin bizzat merkezidir. Geçmişte emperyalist güçlere karşı koymada mazlum milletler için iyi bir model olduğumuz gibi bugün de tarihi sorumluluklar taşımaktayız. Kuşkusuz Ortadoğu’yu, düşman toplumların hesapları değil, Türkiye’nin cesur hamleleri huzura kavuşturabilir. Bu vesile ile bütün bölgeyi yeniden büyük bir vahdete taşıyabilecek adımlara ihtiyaç bulunmaktadır. Yahya Kemal’in deyimiyle bugün Ortadoğu’da “aba var, post var, meydanda er yok.” Türkiye ve Suriye’nin el ele vererek bu açığı kapatmaları halinde, bu bölgede elimizdeki en önemli sermaye olan ortak tarih, kültür ve inanç birikiminden devasa bir medeniyetin inkişaf etmesi pekâlâ mümkündür.

Karşı karşıya olduğumuz problemlerin maddi yoksulluk, bilgi ve teknoloji yetersizliğinden değil, irade eksikliğinden kaynaklandığı ortadadır. “Osmanlı Milletler Topluluğu”, “Türkiye-Suriye Birliği” vb. projelerin hayata geçirilmesi elbette akıl, sermaye ve caydırıcı kuvvetin yanı sıra hepimiz için psikolojik güven de sağlamış olacaktır. Bu bakımdan Türkiye, Anadolu’nun birliğini değil, bütün Ortadoğu’nun birliğini nasıl sağlayacağının hesabı ile meşgul olmalı. Çünkü Anadolu’nun birliğini sağlayamamaktan endişe etmek bizi iki cihandaki hedeflerimizin uzağına iter. Bin yıl boyunca onlarca milleti bir arada adaletle yönettikten sonra, kendi topraklarımızda sömürgecilerin yardımcısı olmanın iki dünyada da izah edilebilir bir yanı olmayacaktır. Bu vesile ile “Allah, Boğaz’daki muhteşem şehri (İstanbul) bize dar etmeden” (Shamir, 2003) yolumuzu kendi kazmamız ile kazmalı ve vakit geçirmeden uygarlığımızın dayandığı hakikatlere dönmeliyiz.

Adamın biri Şems’e: “Sana nasıl ulaşırım?” diye sorduğunda, O da: “Tenini bırak da gel; çünkü kul ila Allah arasındaki perde tendir.” der (Eflaki, 1989; 72). Tıpkı bu tarihi anekdotta olduğu gibi, bizi de hem Allah yolundan hem de birbirimizden uzaklaştıran yegane şey, zihinlerimizin bir köşesinde var olan ırkçılığa dayalı millet anlayışıdır. Oysa bölgemizin huzuru ve kurtuluşu etnik kimliklerin farklılığında değil, bir arada kenetlenmede gizlidir. Aramızda var olan birleştirici ruhun zeminini başkalarının menfaati için yok etmenin ve inanç coğrafyamızı parçalamanın düşman toplumlar dışında Arap’a, Türk’e, Kürt’e, İranlıya hiçbir yararı olmayacaktır. Yeni ve kuşatıcı bir kaynaşma modeli ile insanımızı, şehirlerimizi ve zenginliklerimizi bir araya getirmek zorundayız. Bu sebeple mânevi bir ruh peşinde olan herkesi bu birliğin gerçekleşmesi için gücü nispetinde katkı sunmaya davet ediyoruz. Çünkü geleceğimiz, ancak ortak referanslar çatısı altında birleşmemizle güvence altına alınabilir. İnsanımız ve coğrafyamız bugün böyle bir birlik ve kaynaşmanın özlemini çekmektedir. Bu, yeni bir medeniyetin inşası ile birlikte yeni bir dirilişin de özlemidir. Uygarlık yolunda atılabilecek böylesine büyük ve kuşatıcı bir adım, kuşkusuz insanımızı yeni bir felsefe ve düşünüş biçimine de kavuşturacaktır.

Kalk! Zulüm ve haksızlıkla yoğrulmuş olan dünyânın

toprak yığınından kalkan tozları göz yaşlarımızla bastıralım.”

Hakîm Senâî

Bölgemizdeki toplumların kaderleri gibi dertlerinin çaresi de ortaktır. Bu sebeple aramızdaki farklılıklardan değil, ortak paydalarımızdan yola çıkılarak hepimiz için bir gelecek inşa edilebilir. Ayrılık ise, bilindiği gibi yalnızca acıları büyütür. Yani bu coğrafyada bir ırkın ve etnisitenin değil, ortak inanç, tarih ve gelenek birliği ile oluşmuş; değerlere dayalı, yeni ve kuşatıcı bir toplum modeli ile mevcut sorunların üstesinden gelinebilir. Kendimiz için daha iyi bir gelecek tasarımında bulunacaksak bunun, düşman toplumların İslâm dünyası için öngördükleri sömürgeci, oryantalist anlayıştan değil, kültür ve medeniyetimizi besleyen ana kaynaklardan izler taşıması gerekir. Aksi halde, Hıristiyan Batı fanatizmi, Yahudileri de stratejik ortak olarak yanına alarak –bugünkü Irak örneğinde olduğu gibi- Müslüman ülke ve toplumları birer “Bushland ülkesi” ve “Bushland toplumu”na çevirmekten imtina etmeyecektir.

Pakistanlı düşünür Muhammed İkbal, 20. yüzyılın başında (1908) Avrupa'dan Hindistan'a dönerken Sekille adasına uğramış; eskiden oranın İslâm medeniyetinin önemli duraklarından olduğunu hatırlayarak kendi kendine:

“Göz yaşıyla değil, kan akıtarak ağla.

İşte burası İslâm medeniyetinin gömüldüğü yerdir.”

diyerek ağlamıştır. Oysa bugün medeniyetimiz yalnız Sekille, Mürsiye ve Belensiye’de değil, ne yazık ki artık kendi evimizde, iç karargahımız sayılan Bağdat’ta bile öldürülmektedir. Dün felaket Endülüs, Cezayir ve Bosna’nın üzerine çöküyordu. Bugün ise üç asırlık geri çekilmenin sonunda bu bela girdabı Musul ve Basra’ya ulaşmış; hemen yanı başındaki Şam ve Tahran’a ulaşması da an meselesidir. Kuşku yoktur ki Osmanlı coğrafyasının bugünkü durumu, merhum Akif’in: “Karşımda vatan namına bir kabristan yatıyor” cümlesiyle özetlenebilecek haldedir. Öyle ki, topraklarımızın bağrında Selahattin’in kılıç şakırtısı, Yıldırım’ın narası yerine kovboy şapkasıyla poz veren Teksaslı çavuşun tamtamları yankılanmakta ve düşmanlarımız ağlayışımıza katıla katıla gülmektedirler.

Beklenen medeniyet atılımının sergilenememesi halinde hem Osmanlı coğrafyası üzerindeki ülkelerin hem de Endonezyalı, Sudanlı, Senegallı gibi diğer İslam unsurlarının geleceği bugünden daha beter olacaktır. Hatta dünyadaki negatif dönüşümün günümüzdeki hızıyla devam etmesi halinde korkarım ki yeryüzündeki çoğu toplum yalnız yurt, gelenek ve toplumsal birliğini değil, imanını bile elden çıkarmış olacaktır. Bunu önlemek için evvelemirde medeniyet algımızın tarihsel süreç içinde bozulan şeklini titizlikle inşa edip, böylece hem kendi insanımızı hem de aynı kaderi paylaştığımız diğer toplumları tıpkı bir İsrafil suru ile diriltmemiz gerekir. Aksi halde medeniyet duvarımızdan her gün yeni bir taş düşürülecek ve toplumsal bünyemiz bugünkü gibi kan kaybetmeyi sürdürerek ileride onarılması güç gedikler ortaya çıkmış olacaktır!..

Aramızda tarih, medeniyet ve inanç bağı olan toplumlarla 20. yüzyılın başından itibaren rabıtamızı kopardığımız ve yeniden yek vücut olmayı ciddiyetle düşünmediğimiz için bugün hayat bir dert yumağı, bir illet düğümü olarak dikilmiş karşımıza. Bu düğümü çözecek ustadan; bizi bilgi, idrak ve iman sarnıcından geçirerek kendimize döndürecek Hızır’dan bu sebeple yoksunuz. Her şey çoraklaşmış içimizde. Adeta derdine deva üretmekten aciz perişanları oynuyoruz. Toprağımız, evimiz, ocağımız birer esir kampı gibi. Ecdat yadigarı memleketi de tıpkı evlerimiz gibi eşe, dosta kapatarak birer hücreye çevirdik. Kardeş kardeşten habersiz. Şehirlerimiz, mabetlerimiz, hasılı bütün varlığımız yağmalanırken, bu içler acısı durumu yalnızca seyretmekle iktifa ediyoruz. Gözümüzün önünde katledilen insanımıza, bozuk para gibi harcanan kültür, gelenek ve geleceğimize sahip çıkacağımıza dünyayı ırk, ideoloji ve maddi hesaplara göre bölerek yok edenlerle müttefiklik masalı peşinde koşuyor ve soğuk savaş yıllarında olduğu gibi başkasının kanadı altında yaşayabileceğimizi zannediyoruz. Oysa müze ve mezar taşlarına bile tahammülün kalmadığı bir dünyada, üstelik düşman bir medeniyete yaslanarak yaşamayı düşünmek abesle iştigaldir ve kendimize, ait olduğumuz dünyaya dönüş yapmaktan başka seçenek de bulunmamaktadır.

Daha bir asır önceye kadar biri diğerinin vilayeti, sancağı, livası olan; İstanbul’dan Hicaz’a, Bosna’dan Kahire’ye sorgusuz sualsiz gidilebilen şehirlerimizin birinden diğerine bugün pasaportla ve bin bir güçlükle ancak gidilebiliyor. Adeta bir kılıç darbesiyle bölünmüş Şam, Diyarbakır, Bağdat, Sakarya ve Medine. Fransız yazar Andre Maurois’ın deyimiyle: “Bu çetrefil düğümü (!) bir türlü çözemediğimiz için bugün karantinaya alınmış bir dünyada yaşıyor ve içinde bulunduğumuz bu durumdan kurtulmak için de meçhul Tanrılara yalvarıp duruyor iskeletlerimiz. Yıllardan beri sımsıkı sarıldığımız sahte mushaflar derdimize çare olmuyor. Çünkü hayatımızın âmentüsü çalınmış.” (Maurois, 1998).

Oysa ruhu, kaderi ve derdinin çaresi ortak olan, ait oldukları medeniyetin temeline aynı kitabı yerleştirmiş toplumların birbirinden ayrısı gayrisi bulunmamaktadır. Hepimiz İslâm'ın zengin tarihsel mirasına yakışır yeni bir hayat nizamını geliştirmekle yükümlüyüz. Bu yükümlülük bir imparatorluk arayışı yahut milliyetçilik mülahazası ile dile getirilen emperyal bir görüşten değil, bütünüyle medeniyetçi bakış açısından, yani yeni bir medeniyet projesine (yeni Medine’miz) olan ihtiyacımızdan doğmaktadır. Bölgemize sunacağımız birlik daveti, muhteva itibariyle insanı kucaklayan, tarihe ve geleceğe istikamet veren, gücü sadece madde, silâh ve orduda görmeyen, hayatı dünya-ukba dengesi içinde sürdüren, bütün sosyoekonomik ve sosyokültürel meseleleri mânâ, ahlâk, ruh ve millet temelinde ele alıp değerlendiren bir hususiyet taşımalıdır. Ancak böyle bir atılım Ortadoğu’da birlik ve beraberliğin yolunu açabilir. Bu neviden bir ittihadın oluşması için ilk harcı koymak ve ilk adımı atmak elbette Türkiye ve Suriye’den beklenir. Şam ve Konya bu medeniyet projesinin icra merkezleri olmalı. Tıpkı Mevlâna’nın Şems’ten; Şems’in de Mevlâna’dan yeniden Şam çarşısında doğuşu gibi. İnsanların dirilişi, yerini şehirlerin buluşmasına bırakmalı ve bunu her biri birer belde-i tayibe olan Beyrut, Bağdat, Kudüs, Konya, İstanbul ve Mekke’nin kucaklaşması takip etmelidir.

Merhum Fethi Gemuhluoğlu’nun yıllar önceden söylemiş olduğu: “Gün gelir bize Anadolu Beylerbeyliğini bile çok görebilirler” sözünün içten içe anlam kazandığı sevimsiz bir dönemin başındayız. Batılıların kara yüreklerinde kurgulanan yeni hinlikler henüz zihinlerde kıvam bulmadan büyük bir ittihadın ilk nüvesi olarak Türkiye ile Suriye ortak bir noktada buluşmalı ve bu birlik, bilahare Osmanlı Milletler Topluluğu gibi daha farklı bir siyasi yapılanmanın da merkezi olmalıdır. “Neden Suriye?” sorusuna ilk elden verilebilecek cevap ise; bu ülkenin Müslüman Arap toplumu içinde temsil ettiği misyonun ötesinde, bütün hususiyetleriyle hâlâ bir Osmanlı bölgesini andırmakta olmasıdır. Yüzde seksenlere varan Sünni Müslüman nüfusu, Anadolu ile birbirinin doğal uzantısı konumundaki coğrafyası ve yaşayan değerleriyle adeta Türkiye’den bir parça gibi. Suriye’de yaşayan halk, ağırlıklı olarak Anadolu insanı ile akraba olan Arap, Türk, Kürt ve Çerkez unsurlardan ibaret. Hatta günümüzde bu ülkenin başbakanlığını bile 17. yüzyıl Osmanlı toplumunun ünlü bestekârlarından Buhurîzade Mustafa Itri’nin torunu Muhammed Naci Itri yapmaktadır.

Suriyeli yazar Velid Rıdvan; “Türkiye ile Suriye arasında bin yıl boyunca hiçbir sınırın olmadığını dile getirerek; Selçuklu ve Osmanlılar döneminde tek devlet olduğumuzu, çünkü bu iki devlet ve medeniyetin tarihinin yalnızca Türk tarihi değil, bütün Müslümanların tarihi olduğunu dile getirmektedir. Rıdvan’a göre, dünya tarihinde Türkiye ile Suriye toplumu kadar iç içe geçmiş başka iki halk daha bulunmamaktadır. İki ülkenin toprakları da her iki yakanın halkları kadar iç içedir. Dicle ve Fırat ırmakları Anadolu, Irak ve Suriye’yi aynı kalbe bağlayan birer ana damar gibidir” (Dolmacı, 2005). Bu sebeple Şair:

Dicle ki, aşağılarda köpüklerinde;

Bir şehir doğurmuş Bağdat’tır, bu senin ülken!” (S. Karakoç.)

derken, Suriyeli yazarın yukarıda dile getirmiş olduğu hakikati pekiştirmektedir.

Türkiye kendi meselelerine olduğu gibi, Ortadoğu’daki Müslüman toplumların problemlerine de sömürgeci ulusların tezleri ile baktığı müddetçe yalnızca dâhili sorunlarıyla uğraşan edilgen bir ülke halinde kalmak zorundadır. Bu sebeple, psikolojimizin sınırlarını geniş tutarak eskiden olduğu gibi kendi bölgemizde bir an evvel her türlü sorunu çözebilecek mihver toplum statüsüne kavuşmalıyız. Başka bir anlatımla, Hıristiyan Batı dünyasına yamandığımız tarihten beri bize biçilen “kanat ülke” rolünü terk edip; tıpkı Selçuklu, Osmanlı ve hatta Cumhuriyetin ilk yıllarında olduğu gibi yeniden “merkez ülke” konumuna yükselmeyi başarmalıyız.

Nurettin Zengi, Nizamülmülk ve Yavuz Selim döneminden beri yönettiğimiz; daha bir asır öncesine kadar vali, kaymakam ve mutasarrıf görevlendirdiğimiz bu topraklara ve bu toprağın insanına oryantalistler gibi -sırf menfaat elde etme hesabıyla- bakma lüksümüz bulunmamaktadır. Kaldı ki, yalnızca Anadolu coğrafyasından ibaret bir devletin uzun süre yaşayamayacağı tarihen sabit olup, aynı durum Suriye için de geçerlidir. İki ülkenin coğrafyasının birbirinin doğal uzantısı olarak tek parça olması gibi üzerindeki toplumlar da bir olmalıdır. Deyim yerindeyse, Konya ile Şam ve Anadolu ile Suriye iki ayrı “yarım”ın oluşturduğu bir bütündür. Anadolu bir Zülkarneyn ise Suriye, yetişip ona âb-ı hayatı bulduran Hızır’dır. İki ülke halkının da üzerinde yaşadıkları coğrafya gibi birbiriyle benzer nitelikler taşıdığından kimse kuşku duymamalıdır.

Topumuz bir tek inciyiz, bir tek.

Başımız da tek, aklımız da tek.

Ne diye iki görür olup kalmışız

İki büklüm gök kubbenin altında, ne diye?

Mevlânâ

Dünyayı alt üst eden emperyalist dalgaya karşı Ortadoğu’da yeniden birlik olmanın formülleri üzerinde zaman zaman çalışılmasına rağmen, şartların elverişli olmaması nedeniyle bu planın Birinci Cihan Harbi’nden bu yana bir daha gerçekleşmediği bilinmektedir. Aslında Türkiye-Suriye-Irak Federasyonu fikri, ilk kez milli mücadele yıllarında Kuvayi Milliye kadrolarınca dile getirilerek hayata geçirmeye çalışılmıştır. Bu bağlamda, Millet Meclisi’nin 24 Nisan 1920 tarihli oturumunda, Anadolu ile yeniden birleşmek isteyen Suriye ve Irak temsilcileri ile Mustafa Kemal ve mücadele arkadaşları arasında önemli temasların olduğu bilinmektedir. (Albayrak, 2006; 26-27). Ancak o dönemde bölge üzerinde ağırlığını hissettiren emperyalist baskılar, dünyanın müsait olmayan siyasal şartları, İkinci Cihan Harbi ve soğuk savaş dönemi derken Ortadoğu adeta bir problemler yumağı halinde mevcut parçalı/çatışmacı yapısını bugüne kadar taşıyarak gelmiştir.

Osmanlı coğrafyası üzerinde yaşayan dindaş, akraba toplumlara yabancı ve uzak kalışımızın yalnızca düşmanlarımızın menfaatine olduğu; onların güçlerine güç kattığı bir gerçektir. Bir bakıma biz Müslümanlar, inanç ve irfan dünyamızdan uzaklaşma cihetiyle Nuh Peygamberin oğlu Kenan gibi davranmışız yıllar yılı. Tûfandan dağa doğru kaçtıkça kendimizi bu beladan kurtaracak gemiden uzaklaştığımızı akıl edememişiz. Lütuf sofrasındaki nasipsizler gibi davranmışız hep. Koca bir asrı (yirminci yüzyıl), üzerinde uyuduğumuz zenginlikten bihaber ve bünyemize yabancı kapılarda el açarak tüketmişiz. Bölgemizdeki parçalanmışlığın sebebini sorgulayacağımıza, bunu uzun yıllar bir kader gibi algılamış ve bugün bile ulus devlet yaklaşımı dışında elimizde hiçbir seçeneğin olmadığına kendimizi şartlandırmış durumdayız. Oysa biz, bir ırkın değil, bir irfan ve medeniyetin milletiyiz. Bu medeniyet hamulesinin içinde bütün İslâm unsurları yer alır. Bu unsurları Türk, Kürt, Arap, Acem, Arnavut, Boşnak diye ayırt etmeden hepimizin elbirliğiyle ait olduğumuz irfan ve medeniyeti diriltme gibi bir yükümlülüğü bulunmaktadır.

Ne yazık ki uzun yıllardan beri üst üste yapılan hatalar bizi hedeflerimizin hayli uzağına itmiş; haliyle bu durum düşünce ve basiretimizde büyük aşınmalar meydana getirmiştir. Bugün içinde bulunduğumuz problemlerin üstesinden gelemememiz büyük ölçüde bu akıl ve basiret tutulmasının eseridir. Nuri Pakdil’in deyişiyle: “Birileri dünyanın en güzel meydanları olan Beyazıt’ta, Ramallah’ta, Azatlık’ta, Firdevs ve Hazar’da cesedimizi tekmelerken; buna karşı yalnızca sızlananları dinleyen ağıtçı kadınlar gibi davrandığımız için bizler hâlâ bu durumdayız. Hüseyin’lerin ölümünden ağıt yerine dersler çıkarabilseydik bugün her birimizin hayatı birer Kerbela’ya dönmüş olmazdı” (Aktaran: Bulduk, 2005).

Vaziyet, şimdiye kadar bu minval üzere geçmiş olsa da hakikatte karşımızda çözülmez bir durum bulunmamaktadır. Vakit, bölgemizdeki Müslüman ve akraba toplumlarla aramızda varolan yapay sınırların kaldırılması gereken günün gelip çattığını haber vermektedir. Nitekim bugün içinde bulunduğumuz medeniyet krizinden çıkabilmemiz için Ülkemiz mütefekkirlerinden Sezai Karakoç yıllardan beri Türkiye, Suriye ve Irak’ın “Dicle-Fırat Federasyonu” adıyla federal bir çatı altında birleşmeleri gerektiğini dile getirmektedir (Karakoç, 2002; 64-74). Günümüzde elçi, büyükelçi gönderdiğimiz yerlere geçmişte vali, mutasarrıf ve kaymakam gönderen, adeta uçsuz bucaksız bir coğrafyada ezan sesi duyulmayan yer bırakmayan bir millet ve medeniyetin çocukları olarak bugün büyük bir medeniyet atılımında bulunmak kuşkusuz boynumuzda en büyük vecibedir (Ayaşlı, 2003). Dolayısıyla Türkiye, tarihten bize yansıyan bu yükümlülükten ötürü emperyalistlerin Büyük Ortadoğu Projesine (BOP) karşı Ülkemiz ve bölgemiz lehine olumlu neticeler verebilecek alternatif projeler geliştirmek zorundadır. Bunun başında ise gelecekte bütün Ortadoğu’yu tedrici olarak birleştirebilecek Türkiye-Suriye Birliği Projesi (Çekirdek Ortadoğu Projesi) yer almalıdır (Albayrak, 2006; 27).

Şairin:

“Devrilen her taş benim taşım.

Yıkılan her ev benim.

Benden yıkılıyor hepsi, ben yıkılıyorum.

Yıkılan benim!” (S. Karakoç).

mısralarında ifade edildiği gibi, kuşkusuz Bağdat’ın her bombalanışında bitip tükenen öncelikle kendi insanımız, irfanımız, gelecek ve varlığımızdır. Vurulan bedenler, yakılıp yıkılan şehirler bütünüyle bize aittir. Çünkü Bağdat’ın, Erzurum’un, Şam ve Saraybosna’nın birbirinden farkı bulunmamaktadır. Medeniyet algımızda her şehir aynı zamanda unutulmaz birer abide şahsiyet, birer sevgili ve birer “ana”dır. Nuri Pakdil, bu yüzden Beyrut’u Meryem’e, Mekke’yi Hatice’ye, Kars’ı Leyla Halid’e, Bağdat’ı Muleyka’nın kadınlarına ve Kudüs’ü ise öz anasına benzetir (Bulduk, 2005). Bu bağlamda Hz. Mevlânâ da: “Biz Şam’ın başı dönmüş sevdalısı ve Şam delisiyiz” derken, şehirlerin insan ve medeniyet ile olan bağına dikkat çekmektedir. Şam ki, bağrında barındırdığı Muhyiddinlere doğrudan Peygamber buyruğuyla “Füsusu-l Hikem”in yazdırıldığı beldedir. Osmanlı toplumu olarak en zor günlerimizi yaşadığımız bir dönemde (1911) asla ümitsizliğe düşmememiz gerektiğini dile getirerek, istikbale dair anlamlı müjdeler ihtiva eden “Hutbei Şamiye”nin irad edildiği Emeviye Camii de yine buradadır. İşte bu toprakların çocuğu Beyrut, Basra, Şam ve Bağdat’ı bu yüzden özbeöz kendi şehirleri olarak görür ve bunların yıkılmasını da yine bu sebeple Selimiye’nin yıkılışıyla eş değerde tutar.

Bütün bu anlatılanlar, Türkiye’nin Ortadoğu’nun ayrılmaz parçası olduğunu hatırlattığı gibi, esasen bölgenin anahtarının da Türkiye’nin elinde olduğunu göstermektedir. Zira medeniyetimizin temelinde aynı kitap yer almakta ve hepimiz aynı kaynaktan beslenmekteyiz. Bundan sonra da hayat ırmağımız yine bu kaynağın eseri olacaktır. Bizi besleyen kaynakları kurutursak ortada ne ırmak kalır ne de millet. Kim ne derse desin, sınırlarımızın ötesindeki Hasan ile berisindekinin hatıraları, inancı, kültürü, kıblesi ve kaderi aynıdır. Hepimizin dâvâsı ve Leyla’sı tıpkı gönlündeki Mevlâ’sı gibi ortaktır.

İbrahim, Yusuf, Zekeriyya ve Muhammed aleyhisselamdan kalma hatıralarla dolu coğrafyamız insanımızı buluşturmak için yeterli potansiyele sahiptir. Asırlarca savaşan Fransız, İngiliz ve Alman ulusları bir araya gelebiliyorsa, Türkiye-Suriye birliğinin önünde hiçbir engel yok demektir. Bu iki ülkeyi aynı çatı altında buluşturma projesinin yalnızca iki ülke insanını değil, Ortadoğu’daki bütün mazlum yürekleri huzura kavuşturacağından şüphe edilmemelidir. Türkiye, İbrahim olmayı başarırsa aynı inanç, kültür ve geleneği paylaştığımız Medineli, Halepli, Bağdatlı insanlar illaki çağrımıza İbrahim’in kuşları misali kanat çırparak gelirler; yeter ki biz uygun lisan ile çağırmayı bilelim!

Hama ve Humus’un Urfa’dan, Halep’in Antep’ten, Şam’ın Bursa ve Konya’dan hiç bir farkının olmadığı hem Anadolu’da hem de Suriye’de hemen herkesçe bilinmektedir. Şairin ifadesiyle bu şehirler “Senin şehrin, benim şehrim ve hepimizin şehri.” Çünkü bu coğrafya bir bütünün parçalarıdır. İnsanı, kültürü ve tarihi ile bir bütün. Lazkiye ve Kamışlı ne ise Nusaybin ve Kars odur. Her iki yakanın insanı için Hz. Peygamberin ayak izinin bulunduğu Kerimiye Camii ne ise Bursa’daki Ulu Cami de odur. Erciyes’ten Kayseri’yi, Erek’ten Van’ı ve Uludağ’dan Bursa’yı seyretmek insanda hangi hissiyatı yaşatıyorsa; Kırklar dağından Şam’ı izlemek de aynı duyguyu yaşatır. Yirmi bin sahabenin yanı sıra, üzerinde Zekeriyya ve Yahya peygamber ile Selahattin Eyyubi, Muhyiddin-i Arabî ve Halid Bin Velid gibi medeniyetimizin köşe taşları konumundaki insanların medfun oldukları bir inanç coğrafyası (bugünkü Suriye toprakları) Anadolu insanı için elbette sıradan ve yabancı bir ülke coğrafyası gibi geçiştirilemez.

İslâm tarihi boyunca Kudüs’ün de dâhil olduğu Suriye (Bilad-ı Şam) toprakları, bizim insanımız için her zaman peygamberler diyarı olarak anılmış ve kutsal kabul edilmiştir. Nitekim Kudüs’ü “ana” diye tarif eden mütefekkirlerimizin hassasiyeti bu kültür ve inanç kodundan kaynaklanmaktadır. Norşinli Muhammed Diyaüddin ile Kamışlılı Ahmet Haznevi yıllar yılı bu coğrafya üzerinde aynı mefkûrenin meşâlesini taşımış ve aynı dâvânın dâvâcıları olmuşlardır. Halk arasında 93 Harbi olarak anılan 1877–1878 Osmanlı - Rus Savaşı’nda ordumuzun “Filistin Alayı”nın bütün askerleri tıpkı Çanakkale’deki 57. Alay gibi topluca şehit olmuşlardır. Tarihe mal olmuş bu kahramanlık örneği bile Şam, Bursa, Kudüs ve İstanbul’un gerçekte bir vücudun azaları olduklarının kanıtıdır. Tıpkı canlı bir vücudu öldürmeden parçalara bölme imkânının bulunmaması gibi, bu medeniyet şehirlerini ayırarak aralarına yapay sınırlar yerleştirmek de aynı derecede imkânsızdır. Bu itibarla, ruhu ve bedeni bir olan toplumların mülkü, devleti ve geleceği de birdir, bir olmalıdır! Zira Yahya bin Muaz’ın da dediği gibi: “Birliğin kederi ayrılığın safasından daha hayırlıdır.”

Sonuç

Ortadoğu’da yükselen feryada kulaklarını tıkayıp, yalnızca AB üyeliğine koşullanan bir Türkiye, bütünüyle başka güçlerin emrinde olacağından, bu durum Anadolu insanı kadar bölgemizdeki diğer toplumları da ruhen yaralayacaktır. “Suriye ve Irak gibi ülkelerle birlik olunmaz” diyenler, Fransa ile hangi zemin üzerinde ve nasıl birlik olunacağını izah edebilecekler midir? Bu sebeple Medeniyetler arası ittifak masalına aldanmadan bir an evvel “müminler arası kardeşlik ekseninde” buluşmamız gerekir. Çünkü alınyazımız ortaktır. Yakın gelecekte Konya’nın, Erzurum’un, Halep’in, Van’ın birer Hebron ve Jeriko olarak anılmasını istemiyorsak, hangi etnik temele dayanırsa dayansın bölgemizdeki toplumların tümü aynı duvarın tuğlalarıymışçasına birbirleriyle kenetlenip, “biri diğerinin kuvveti, öteki berikinin aklı olmak zorundadır” (Nursi, 1990).

Günümüz Suriye toplumu ile Büyük Selçuklular ve Eyyubiler döneminden Osmanlı devletinin dağılmasına kadar aynı ülkenin vatandaşları olarak yaşamışız. Birbirimizden ayrı kalışımızın tarihi ise yalnızca doksan yıllıktır. Yüzyıllarca birlikte yaşamayı başarmış aynı inanç ve geleneğin insanları olarak bugün de Türkiye-Suriye Birliğinin gerçekleşebileceğine gönülden inanıyoruz. Bunun için:

Fransızlardan kalma iki ülke arasındaki mevcut sınırı aramızda birleşme hattı olarak değerlendirerek; Türkiye-Suriye birliğine hizmet edebilecek ortak çalışmalara ağırlık verilebilir.

Bölgesel birliği yeni bir medeniyet hamlesiyle perçinleyerek sağlam bir zemine kavuşturmak ve ayrıca Müslümanların bütünleşmesine gerekli bilimsel katkıları sağlamak için iki ülke ortaklığında Nurettin Zengi yahut Selahattin Eyyubi’nin adını taşıyan bir üniversitenin kurulması planlanabilir. Bu üniversite bünyesinde kurulacak kürsü ve enstitülerde ağırlıklı olarak tarih, din, medeniyet, siyaset bilimi, yönetim, kalkınma, güvenlik, eğitim, dil, kültür, toplum vb. bir çok alanda lisansüstü düzeyde akademik çalışmalar yürütülebilir.

Türkiye ile Suriye arasında gümrük birliği, ortak para birimi, serbest dolaşım, vb. alanlarda ihtiyaç duyulan hazırlıkların yapılması için gerekli çalışmalar yürütülebilir. İki ülke ortaklığında bölgedeki diğer ülkelere de hizmet verebilecek sanayi ve ticaret merkezleri, serbest ticaret bölgeleri kurulabilir; otoyollar, demiryolları ağı, limanlar ve hava meydanları inşa edilip, bölge insanının hizmetine sunulabilir.

İki ülkenin birliğine hizmet etmek üzere aşağıda adları sıralanan kurul, konsey ve ajansların oluşturulması için çaba sarf edilebilir:

Türkiye-Suriye Bakanlar Konseyi

Türkiye-Suriye Parlamentoları İşbirliği ve Dayanışma Komisyonu

Türkiye-Suriye Ekonomik Kalkınma ve Sosyal Konseyi

Türkiye-Suriye Strateji Geliştirme ve Dış Güvenlik Konseyi.

Türkiye-Suriye Eğitim, Bilim ve Kültür Konseyi.

Türkiye-Suriye yatırım ve kalkınma ajansı.

Ayrıca “enerji, sağlık, adalet, tarım, çevre, gençlik, kırsal kalkınma, yerel yönetimler, kentleşme, altyapı, ulaşım, endüstriyel dönüşüm, istihdam, bölgesel işbirliği, ekonomik ve sosyal bütünleşme, vatandaşlık ve dış ilişkiler” gibi çeşitli alanlarda gerekli çalışma ve planlamaları yürütülebilecek çeşitli birim ve ünitelerin de oluşturulması için çaba sarf edilebilir.

Netice itibariyle, batan güneşimizi hızla doğuya döndürebilecek bir anlayış ve harekete bugün ihtiyacımızın bulunduğu ortadadır. Topraklarımız üzerinde yaşamayı bir kabz gecesi olmaktan çıkarıp, bu coğrafyayı bir daha huzur ve güvenin mekânı (darü’s-selâm) kılmak da büyük ölçüde yeniden tarihin denge milleti olup olamayacağımıza bağlıdır. Boynu bükük medeniyetimizin enkazındaki küllerden bir daha kıvılcımların çakması ise, ancak ideallerimizi diri tutmak ve bunları hayata geçirmekle mümkün olacaktır. En azından dünyanın aleyhimize olan işleyişini lehimize çevirmek için bugün buna mecburuz.

Hz. Mevlânâ: “Kendi halinde kalırsan bir damlasın; ama bütüne katılırsan bir derya olursun” der. Dolayısıyla, AB gibi bir abesler denizinin derinliklerine at sürmektense, Türkiye’nin ait olduğu dünyaya dönüp misyonu ile bağdaşır adımlar atması artık bir zaruret halini almıştır. Önemli olan, medeniyet eksenli adımlar eşliğinde ve kimseyi ürkütmeden bölgemizde yeni bir ittihat fikrinin fitilini ateşleyebilmektir. Bunun ardından Şirazlı Hafız’ın da dediği gibi “hüzünler kulübesinin gül bahçesine dönmesi” kendiliğinden sağlanacak ve bu istikametteki diğer adımlar da hem iki asırlık makûs talihimizi yenmeye hem de ufkumuzu kapatan kara yazgıyı bertaraf etmeye hizmet etmiş olacaktır.

Zahmet için gözyaşı değil, elden geldiğince emek sarf etmek gerekir. Bu sebeple ileride gözyaşı dökmek istemeyen herkesi birlik ve dirliğimiz için gayret göstermeye çağırıyoruz. İnanıyoruz ki Allah (C.C.), dünyadaki sayılı ilim ve irfan merkezlerinin başında gelen İstanbul şehrini, sokaklarında kapkaç yapılması için değil; Ortadoğu, Kafkaslar ve Balkanlar gibi geniş bir medeniyet havzasında beşeriyetin ihtiyaç duyduğu dâvâ ve değerlerin yaşatılmasına beşiklik etsin diye bize armağan etmiştir. Bu inançtan hareketle, gönlünde yarına dair zerre kadar ümidi olan herkesi bölgesel birliğimiz için çalışmaya davet ediyoruz. Çağımızda küresel dünyanın şartları artık dönüşü olmayan bir yolda olduğumuzu göstermektedir. Önümüzde yalnızca iki ihtimal var. Ya mübârek bir sabahın alacasındayız ya da ecelimizle karşılaşmanın vaktinde!

KAYNAKÇA

ALBAYRAK, Hakan (2006). İslam Birliğinin Nüvesi Olarak Türkiye-Suriye Birliği, Vadi Yayınları, İstanbul.

AYAŞLI, Münevver (2003). Rumeli ve Muhteşem İstanbul, Timaş Yayınları, İstanbul.

BULDUK, Zeki (2005), “İnadına Kudüs Diyen Bir Adam: Nuri PAKDİL”, Kitap Postası Aylık Kitap Dergisi, Sayı: 6, Eylül 2005

DOLMACI, Emine. “Suriyeli Yazar Muhammed Velid Rıdvan: Aramızda Sınır Yok, Köprü Var”, Zaman-Turkuaz, 20 Kasım 2005, Sayı: 188

EFLAKİ, Ahmet (1989). Âriflerin Menkıbeleri, Çeviren Tahsin YAZICI, Milli Eğitim Bakanlığı, İstanbul, 1989, 2 cilt.

GEMUHLUOĞLU, Fethi (1975). “Dostluk Üzerine”, (Fethi Gemuhloğlu’nun 22 Kasım 1975’te yapmış olduğu konuşma metni), http://derinedebiyat.blogcu.com/523139/ & İndirilme Tarihi: 21.3.2007

Hazreti Ali, Nehc’ül-Belâga, Hazırlayan: Abdülbaki GÖLPINARLI, Der Yayınları, İstanbul.

İKBAL, Muhammed (1999). Cavidname, Çeviren: Annemarie Schimmel, Kırkambar Yayınları, İstanbul.

KARAKOÇ, Sezai (2002). Çıkış Yolu I, Diriliş Yayınları, İstanbul

KARAKOÇ, Sezai. “Alınyazısı Saati”, (Şiir); http://korpekalemler.com/subpage.php?s=article&aid=33, İndirilme Tarihi: 28.3.2007

MAUROİS, Andre (Emile Salomon Wilhelm Herzog). Yaşama Sanatı, Yayına Hazırlayan: Kevser Nazlı Özburun, Kaknüs Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, 1998

NURSİ, Said. (1990). İçtimai Reçeteler, İstanbul, 1990, Cilt: II, S.264

SHAMİR, Israel. “Avrasya’da Barış ve İstikrar” (Konferans/Şubat–2003/İstanbul), Türkiye ve Dünyada Yarın Dergisi, Mart–2003 “Büyük Sultanın Şehri”, http://www.yarindergisi.com/yarindergisi2/yazilar.php?id=215 & İndirilme Tarihi: 12.11.2006

TAVŞANOĞLU, Leyla. “PKK Konusu Kapandı”, Baas Gazetesi Genel Müdürü ile Söyleşi, Cumhuriyet, 31 Aralık 2000

hasancan8@mynet.com

Bu makale 6,669 kez okundu.

YORUM YAZ
BU MAKALEYE YAPILAN YORUMLAR
YAZARIN SON YAZILARI
» Toplumsal birliğin önemi
» Devlet yönetiminde nitelik sorunu
» Türkiye-Suriye birliği mümkün mü?
» Devlet yönetiminde adalet
» Türkiye-Suriye birliği-III
» Türkiye-Suriye birliği-II
» Irk, Milliyetçilik ve 'Kürt meselesi'
» 21. Yüzyılın Endülüs'ü: Ortadoğu
» İnsanın yeryüzü macerası
» Türkiye'nin Medeniyet buhranı
SON DAKİKA
araba.com
YAZARLAR
RÖPORTAJ
Atatürk kendi medyasını kurdu
TAHA Akyol: Atatürk’ün, ‘Bu Cumhuriyet, kendi mizacında kendi basınını meydana getirecek’ diye bir konuşması var. Nitekim 1925 ve 1926’daki yargılamalardan sonra basın sustu.
Kitap Adresi
DÜŞÜNCE-ANALİZ
DÜŞÜNCE-EDEBİYAT
ÇOK OKUNANLAR
Bugün Bu Hafta Bu Ay
Haber 10 İletişim | Reklam    2005 - 2012
Sitedeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Anadolu AjansıAnadolu Ajansı Cihan Haber AjansıCihan Haber Ajansı