- |
|
Çok Okunanlar
|
|
||||||||||
![]() Hasan Can
ORTADOĞU’DA YENİ BİR OLUŞUMUN ZEMİNİ: TÜRKİYE-SURİYE BİRLİĞİ -I- “Tek gerçek tek hüviyetiz, aynı mastardan türemiş isimleriz. Mutlak olarak mevhum şeyleriz, aynadaki akisleriz.” Ahmet Ceziri Küresel kapitalist politikaların hız kazanarak birer baskı ve dayatma unsuruna dönüştüğü günümüzde genelde dünyaya, özelde ise Ortadoğu’ya bakıldığında; mevcut tablonun üç beş zengin ulus dışında kalan diğer toplumların tümü için hiç de iç açıcı olmadığı görülür. Başta Osmanlı coğrafyası olmak üzere yeryüzünün birçok bölgesi kan revan içinde. Adeta cehennemi bir devrin eşiğinde olduğunuzu sanırsınız. Dünya, geçtiğimiz yüzyılda soğuk savaş politikaları mülahazası ile emperyalist ideolojiler ekseninde “Doğu” ve “Batı” diye ikiye bölünmüştü. Bugün de üçüncü dünyalılar olarak yeni bir macera ile karşı karşıyayız. Yeni bir emperyalist dalganın (Yeni Dünya Düzeni, Büyük Ortadoğu Projesi, vs.) selameti için hepimiz küresel oligarşinin baronları nazarında birer parya muamelesi görmekteyiz ve paryaların post modern kapitalist düzen içinde temsil hakları da bulunmamaktadır. Hz. Ali’nin on beş asır önceden ifade ettiği gibi, şu anda “Horluk denizinin en derin noktasında bulunuyoruz. Daracık bir halkaya kıstırılmış halde, ölüm alanında ve bela uğrağı üzerindeyiz” (Nehc’ül-Belâga; 125). İçinde bulunduğumuz kaotik ortamın biricik kaynağı emperyalist dünyanın bitmeyen emelleri olsa bile, bunda bizim de katkımızın olduğu muhakkak. Sözgelimi, ayrı bir medeniyetin insanları olduğumuz ve bu medeniyeti yaşatma yükümlülüğümüze dair şimdiye kadar sadra şifa en ufak bir tavır sergilemiş değiliz. İki yüz yıldan beri kaçarak uzaklaştığımız şeyin, asıl bizi kurtaracak şey olduğunu bir türlü akıl edemedik. Göklerin derinliğinden dünyamıza doğru süzülebilecek ak kanatlı kurtarıcılar beklemekten başka yaptığımız bir şey yok. Mevcut paranoyak halimiz ve bakarkörlüğümüzün farkına varmadan, yaşantımızı yine aynı bükülgen halde sürdürmeye inat eder ve kendimize gelemezsek mahvolur gideriz. Meseleye Ülkemiz özelinde değinecek olursak; Türkiye, Batı dünyasının isteklerine hayır demediği/diyemediği müddetçe Suriye, Irak ve Asya’daki Müslüman Türk Cumhuriyetleri gibi kendine en yakın ülkeleri bile parantezde tutmak zorunda kalacaktır. Hâlbuki tümüyle akraba toplumlardan mürekkep bu coğrafyanın hissiyatını hesaba katmayan bir Türkiye’nin manevra kabiliyeti sıfırlanmış olacaktır. Çünkü “ulus devlet” düşüncesi ve soğuk savaş döneminin aksine, günümüzde etnik-milliyetçi eksenli tezler tümüyle anlamsızlaşmıştır. Bu bakımdan, Ortadoğu’da geleceğe dair atabileceğimiz her adım, bütün bölge insanının hissiyatına tercüman olmak zorundadır. Bunu, “Komşun rahatsa sen de rahatsın, komşun kötüyse sen daha kötüsün” (Tavşanoğlu, 2000) anlamındaki Arap atasözü yeterince ifade etmektedir. İpek böceği misali etrafımızı örerek kendi kozamızda yaşamamız mümkün olmayacağına göre, dünyanın yeni jeopolitik dengelerini hesaba katarak etrafımızdaki toplumlarla el ele verip yeni bir medeniyet tasavvuru üzerinde anlaşmamız gerekir. Bunun için Türk, Kürt, Arap, Acem farkı gözetmeksizin hepimiz küresel oligarşinin bir parçası olmak kabilinden beyhude arayışları bırakıp, millet menfaatlerine odaklanmak zorundayız. Zira, bölgemizdeki bütün toplumlar bir uygarlık seçimi ile karşı karşıyadır. Bize düşen, farklı ırkları ortak referanslar paydasında buluşturarak tümünü tek millet olarak ihata edebilecek bir vahdaniyet galaksisi oluşturmak ve bu galaksinin mihverinde yer almaktır. Kuşkusuz bu toprakların üzerinde kendi medeniyet kaynaklarına yabancılaşmadan “insan” kalabilmenin yegâne yolu, ait olduğumuz inanç ve kültür kodları ekseninde etrafımızdaki toplumlarla kaynaşarak hoşgörü ve “çoklukta birlik” prensibine dayalı bir hayat anlayışını yaymaktan geçer. Düne kadar aynı ülkenin vatandaşları olduğumuz insanlarla aramıza çizilmiş bulunan ve günümüzde Büyük Ortadoğu Projesi ile daha da derinleştirilerek kalıcı hale getirilmek istenen sınırlar tarihin ve ilmin hakikatinden yoksundur. “Irak”, “Suriye” ve “Anadolu” kavramları yalnızca birer coğrafi adlandırmadır. Gerçekte, hepimiz bir kilimin desenleri gibi aynı medeniyetin fertleriyiz. Her geçen gün önü alınamayan bir hastalığa dönüşerek toplumsal bünyemizi sarsan “birleştiren din yerine ayıran vatan” fikri bize değil, sömürgeci İngilizlere ait olup; vaktiyle Şark milletlerini daha kolay idare edebilmek maksadı ile beyinlere empoze edilmiştir (İkbal, 1999; 186). Uygarlık yolunda yoldaşımız İngiliz, Fransız ve Amerikalılar değil bu topraklarda bin yıldan beri birlikte yaşadığımız toplumlardır. Emperyalist güçlerin işine öyle geldiği için aramızdaki sınırlar vaktiyle bu şekilde çizilmiştir. Batılıların nazarında Ortadoğu’nun hâlihazırdaki bölünmüş hali bile bugün kâfi görülmemektedir. Yakın geçmişte ard arda iki dünya savaşı çıkarıp “böl ve yönet” (divide et impera) prensibi ile adeta insanı doğduğuna pişman eden zihniyet, günümüzde “Küreselleşme”, “Yeni Dünya Düzeni” ve “Büyük Ortadoğu Projesi” gibi tuzak projelerle toplumları bir daha bölünmek ve yok olmakla karşı karşıya bırakmıştır. Yani Vahşi Batı, bölünmüşü bile bölmenin peşinde. Şairin ifadesiyle: “Dem, kıyamet demidir ve gök kubbe kan damlamaktadır”. Şu anda Ortadoğu, etnik ve mezhep çatışmaları temelinde yeni bir bölünme ve ayrışma nifakının odağında bulunmaktadır. Oysaki kan revan içinde çırpınan bölgemizi bu tür bölünmeler değil; din, tarih ve kültür ortak paydasında oluşturulabilecek yeni bir birlik zemini düzlüğe çıkarabilir. Ortadoğu yeni bir düzene kavuşturulacaksa bu, Büyük Ortadoğu Projesi ile değil Türkiye ve komşu ülkelerin el ele vererek yakınlaşmalarıyla mümkün olacaktır. Bunun başlangıcı inanç, kültür ve değerlere dayalı kuşatıcı bir devlet geleneği bağlamında Türkiye-Suriye birliği şeklinde planlanmalı; ardından Irak ve bölgedeki diğer toplumlarla özlenen birliğin yolu açılmalıdır. Çünkü sosyokültürel bünyemiz Avrupa Birliği’ne üye ülkeler yerine, bölgemizdeki toplumlar ile bütünleşmeye daha uyumludur. Türkiye, zaman zaman iddia edildiği gibi medeniyetler arasında köprü değil, dünya üzerindeki en büyük medeniyetlerden birinin bizzat merkezidir. Geçmişte emperyalist güçlere karşı koymada mazlum milletler için iyi bir model olduğumuz gibi bugün de tarihi sorumluluklar taşımaktayız. Kuşkusuz Ortadoğu’yu, düşman toplumların hesapları değil, Türkiye’nin cesur hamleleri huzura kavuşturabilir. Bu vesile ile bütün bölgeyi yeniden büyük bir vahdete taşıyabilecek adımlara ihtiyaç bulunmaktadır. Yahya Kemal’in deyimiyle bugün Ortadoğu’da “aba var, post var, meydanda er yok.” Türkiye ve Suriye’nin el ele vererek bu açığı kapatmaları halinde, bu bölgede elimizdeki en önemli sermaye olan ortak tarih, kültür ve inanç birikiminden devasa bir medeniyetin inkişaf etmesi pekâlâ mümkündür. Karşı karşıya olduğumuz problemlerin maddi yoksulluk, bilgi ve teknoloji yetersizliğinden değil, irade eksikliğinden kaynaklandığı ortadadır. “Osmanlı Milletler Topluluğu”, “Türkiye-Suriye Birliği” vb. projelerin hayata geçirilmesi elbette akıl, sermaye ve caydırıcı kuvvetin yanı sıra hepimiz için psikolojik güven de sağlamış olacaktır. Bu bakımdan Türkiye, Anadolu’nun birliğini değil, bütün Ortadoğu’nun birliğini nasıl sağlayacağının hesabı ile meşgul olmalı. Çünkü Anadolu’nun birliğini sağlayamamaktan endişe etmek bizi iki cihandaki hedeflerimizin uzağına iter. Bin yıl boyunca onlarca milleti bir arada adaletle yönettikten sonra, kendi topraklarımızda sömürgecilerin yardımcısı olmanın iki dünyada da izah edilebilir bir yanı olmayacaktır. Bu vesile ile “Allah, Boğaz’daki muhteşem şehri (İstanbul) bize dar etmeden” (Shamir, 2003) yolumuzu kendi kazmamız ile kazmalı ve vakit geçirmeden uygarlığımızın dayandığı hakikatlere dönmeliyiz. Adamın biri Şems’e: “Sana nasıl ulaşırım?” diye sorduğunda, O da: “Tenini bırak da gel; çünkü kul ila Allah arasındaki perde tendir.” der (Eflaki, 1989; 72). Tıpkı bu tarihi anekdotta olduğu gibi, bizi de hem Allah yolundan hem de birbirimizden uzaklaştıran yegane şey, zihinlerimizin bir köşesinde var olan ırkçılığa dayalı millet anlayışıdır. Oysa bölgemizin huzuru ve kurtuluşu etnik kimliklerin farklılığında değil, bir arada kenetlenmede gizlidir. Aramızda var olan birleştirici ruhun zeminini başkalarının menfaati için yok etmenin ve inanç coğrafyamızı parçalamanın düşman toplumlar dışında Arap’a, Türk’e, Kürt’e, İranlıya hiçbir yararı olmayacaktır. Yeni ve kuşatıcı bir kaynaşma modeli ile insanımızı, şehirlerimizi ve zenginliklerimizi bir araya getirmek zorundayız. Bu sebeple mânevi bir ruh peşinde olan herkesi bu birliğin gerçekleşmesi için gücü nispetinde katkı sunmaya davet ediyoruz. Çünkü geleceğimiz, ancak ortak referanslar çatısı altında birleşmemizle güvence altına alınabilir. İnsanımız ve coğrafyamız bugün böyle bir birlik ve kaynaşmanın özlemini çekmektedir. Bu, yeni bir medeniyetin inşası ile birlikte yeni bir dirilişin de özlemidir. Uygarlık yolunda atılabilecek böylesine büyük ve kuşatıcı bir adım, kuşkusuz insanımızı yeni bir felsefe ve düşünüş biçimine de kavuşturacaktır. (Devam edecek....) hasancan8@mynet.com Bu makale toplam 3717 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||