"Teşkilat - ı Mahsusa"*
"..an gelir/paldır küldür yıkılır bulutlar
gökyüzünde anlaşılmaz bir heybet
o eski heyecan ölür
an gelir biter muhabbet
şarkılar susar heves kalmaz..
an gelir/şimşek yalar
masmavi dehşetiyle siyaset meydanını
direkler çatırdar yalnızlıktan..
son umut kırılmıştır kaf dağının ardındaki
ne selam artık ne sabah
kimseler bilmez nerdeler
namlı masal sevdalıları..
kubbelerde uğuldar Baki
çeşmelerde akar Sinan
an gelir/kanuni Süleyman ölür.."
Attila İlhan
Muhterem Kuşçubaşı Eşref Bey;
Yanılmıyorsam, Marcel Proust'un bir sözüydü: "İnsanları yaklaştıran
şey fikirlerin ortak oluşu değil, anlayışların ortak oluşudur",
diyordu.
"Anlayışlar"… kişilik ve ruh yapıları, hayat içindeki duruş, eşya
ve olaylar karşısındaki tutum, hal ve ahval… Fikirlerden daha kavi, daha derin
oldukları kesin. Ortak fikirlerle yoldaş, akraba anlayışlarla ise 'dost' olunuyor.
Eşref bey, baş döndürücü yaşam öykün, aynı anlayıştan bir kuşağın acıları,
yoklukları, kaybedişleri, savaşı ve ölümü çocukca bir oyuna dönüştüren keyifli
bir macera filmi gibi. Keyifli mi dedim? Özür dilerim, bir an için bu ifade,
sizin kuşağa, bütün Jöntürk-İttihatcı geleneğe her fırsatta küfreden,
'hayalperest, maceracı, Osmanlıyı batıran, Almancı' vb. diyerek sizin sayenizde
oturdukları koltuklarında üfüren her 'fikir'den cahil ve nankör takımının ağzına
yakışır. Bilirsin bizde atavizm güçlüdür.Atalarımızın bir kısmına tapar,
kalanına da illaki küfrederiz. Çünkü tefessüh etmiş bir devlet ve toplum düzenine
isyan eden tek ahlakımız sizdiniz Ama her ahlaksız gibi, çokları sizin
ahlakınızdan hep rahatsız oldu. Varsın olsun, şairin dediği gibi, 'ne çıkar
siz bizi anlamasanız da, sahi siz bizi anlamasanız ne çıkar?...
Eşref bey,
İtiraf etmeliyim, yaşam öykünüzden başım döndü: Abdulhamit'in Kuşçubaşı Çerkez
Mustafa Nuri beyin oğlu olarak girdiğiniz Kuleli Askeri Lisesi'nde, idareye
karşı eylem yapıp Edirne'ye sürgüne gönderilmekle başlıyor. Mekteb-i harbiye'yi
bitirdikten sonra atandığınız Makedonya'da muhalif faaliyetlere karışınca babanız
ve kardeşiniz Selim Sami ile birlikte Hicaz'a sürgün ediliyorsunuz. 1900 yılında
Taif'teki hapishaneden kaçış, yakalanma ve üç-dört defa Cidde, Medine hapishanelerinden
kaçma girişimi, sonra tekrar kaçış ve Abdülhamit'e karşı Hicaz'da bir çete kurup,
ünü bölgeye yayılan eylemler. Medine tören meydanında üç tabur askeri teftiş
eden padişahın yaverini kaçırma, padişahın Medine'ye gönderdiği hediyeleri gasp
etme, Hindistan'a gidiş, Abdülhamit'in bıktığı için af çıkarması, tekrar dönüş,
yine eylemler Bahreyn'e kaçış, tekrar Hindistan ve Türkistan'a gidiş. Afganistan
ve İran seyahati. Babanızın şantaj olarak tutuklanması üzerine Hicaz'daki bir
grup hükümet müfettişini kaçırma ve babanızın affı karşılığı serbest bırakma.
Çeşitli kılıklarda Mısır'a, Kıbrıs'a ve Paris'e seyahat. İttihat-Terakki'ye
katılıp Makedonya'ya gidiş. Orada aynı anlayıştan 'dost'larla tanışma: Ohrili
Eyüp Sabri, Enver bey, Süleyman Askeri, Resneli Niyazi, Sapancalı Hakkı, İskeçeli
Teğmen Atıf…Divan-ı harp tarafından idama mahkumiyet, Karadağ'a kaçarken ağır
işkencelerden geçme. Mahmut Şevket Paşa'nın girişimiyle salıverilme. Abdülhamit'in
İzmir Tepeköy de uslu durmanız karşılığında verdiği çiftlikte zorunlu ikamet.
İzmir'de İTC hücresi oluşturma, tütün tüccarı kılığında seyahat ederek bölgede
örgütleme çalışması, Çakırcalı Efe ile işbirliği ve nihayet 1908 Meşrutiyetin
ilanıyla yeni yönetim tarafından bölgenin güvenliğini temin etmekle görevlendirilme.
Ayaklanmaları bastırırken sert davrandığınız gerekçesiyle tahkikat ve tekdir
açılması üzerine istifa…1909' da ayrılıkçı hareketler yoğunlaşınca İTC liderlerine
destek ve 1911' de İtalya'nın Trablusgarb'ı işgali üzerine Enver Bey'in eski
silah arkadaşlarını toplayarak direniş harekatı başlatma çağrısına uyarak gönüllüler
grubuna katılış. Mısır üzerinden Trablus ve Bingazi'ye sızan 300-400 kişilik
grupla birlikte bedevi birlikleri örgütleyip İtalyanlara karşı gerilla savaşı.1912
de Balkan Savaşı çıkınca Enver Bey'in talimatıyla Süleyman Askeri ile birlikte
Trakya'da gerilla kuvveti oluşturma ve geçici hükümet kurma çalışması.1913 de
Enver Bey'le birlikte Edirne'nin geri alınışı .1914 de Enver Bey tarafından
Hindistan'da İngilizlere ve Orta Asya'da Ruslara karşı direniş propagandası
başlatmak üzere Hindistan ve Türkistan'a gidiş. İstanbul'a dönünce yeni kurulan
Teşkilat-ı Mahsusa Arabistan bölge sorumlusu olarak Hicaz'a gidiş. 1914-1916
arası Sina,Yemen ve Hicaz'da aşiretleri İngilizlere karşı örgütleme, gerilla
savaşı ve cihat propangandası. 1917'de İngiliz yanlısı Emir Abdullah tarafından
esir alınarak Malta'ya sürgün edilme. 1920'de Malta'dan dönünce kendini 'yüzellilikler'
listesinde bularak yaşanan kırgınlık. Fevzi Çakmak'ın kefaletiyle listeden çıkıp
İzmir yöresindeki eski Teşkilat-ı Mahsusa üyelerini örgütleme. Milli mücadeleye
silah, para ve adam toplama. Ali Fuat Cebesoy komutasında Geyve Cephesi'nde
mücadele ve daha sonra Adapazarı yöresinde Kuvay-ı Milliye kumandanlığı. Cumhuriyetin
başlarında Kıbrıs ve Girit'te ve daha sonra Abdülhamit'ten kalma İzmir'deki
çiftlikte eş ve çocuklarla sakin yaşama geçiş. 1962'de 90 yaşında vefat..
1957 yılında sizinle Teşkilat-ı Mahsusa konusunda hazırladığı doktora tezi
için görüşen CIA bağlantılı Dr. Philip H. Stoddard'a diyorsunuz ki; "Durmadan
çalıştım… bu işe gönül vermiştim,mantık ne derse desin… hiçbir zaman filozof
yahut siyasetçi olmadım ve bu işten iyi dostlar, yara izleri, kalça çıkığı,
birkaç madalya ve memleket için çok iyi dövüştüğümü bilmenin verdiği tatmin
dışında hiçbir şey elde etmedim.'
"Ben bir Osmanlıydım. Türkçe konuşan bir Osmanlı , Dağıstan hayali kuran
bir Çerkes milliyetçisi veya bir Arap yahut Rum değildim.'
"İçimizden kimsenin kaybedecek bir şeyi yoktu. Davamız haklı olduğuna ve
çalışmalarımızın mühim olduğuna inanmıştık. Sonunda kazanamayacak oluşumuzu
gözardı etmeye meyyaldik. Hiç değilse harbin sonunda etrafımızdaki dünya çökmeden
ufak tefek birkaç daha zafer kazanabilirdik.'
Eşref Bey, aslında sizin kuşağın hemen tümü için sıradan ve belki de zorunlu
bir yaşam serüveni bu. Olağanüstü dönemlerin insanları olarak hem birer savaşçı
hem de idealist militanlar olarak gelişen kişilik yapılarınız, tabii ki normal
zamanların insanları için anlaşılmaz geliyor.
Elbette, ülkemizin ve halklarımızın aynı felaket günlerini yaşamasını istemiyoruz.
Ama bunun hala mümkün bir olasılık olduğunun da tabii ki farkındayız. Ben asıl
olarak, sizin serüveniniz de bugün için anlamlı olan iki hususa dikkat çekmek
istiyorum;
İlk olarak, bizim kuşakların pek tanımadığı şu Teşkilat-ı Mahsusa
meselesi.
Sanırım 1913 sonları ya da 1914 başlarında Harbiye Nazırı Enver Paşa'ya
bağlı olarak yarı resmi yarı açık bir 'Force Speciale', Özel Örgüt
olarak kuruluyor. Aslında kuruluyor demek pek doğru değil, zira 1911 yılında
Trablusgarp'ın işgali üzerine Enver Paşa'nın toparladığı gönüllü
direniş ekibinin ana çekirdeği 1.Dünya Savaşı'nın başlangıcında biraz daha derlenip
toparlanıyor ve daha profesyonel bir şekle sokuluyor. Görevi gereği gizli olduğu
için hakkında ayrıntılı bir bilgi edinemiyoruz, kaldı ki o dönemde mebus ve
nazırlara dahi teşkilat hakkında, hatta varlığı hakkında dahi onlara güvenilmediği
için bilgi verilmiyor. Bugünkü anlamda direniş, örgütleme, gerilla savaşı yürütme,
propaganda, casusluk, istihbarat, sabotaj eylemleri, asayişi koruma gibi birbirinden
çok farklı birçok işleve sahip. Yine Trablusgarp'tan Hicaz'a, Mısırdan Trakya'ya,
İran, Hindistan, Afganistan, Türkistan, Kafkasya, Yemen, Irak, Suriye, Lübnan
ve Anadolu'da faaliyet gösteren gerçekten özel, kendine mahsus bir örgüt. Üye
sayısının 30 bin civarında olduğu tahmin ediliyor. Esas amacı, Osmanlının yıkılışını
engellemek ve İngiltere ve Rusya'ya karşı tüm Doğu'da topyekun bir direniş örgütlemek.
Panislamist karekteri baskın, hatta son reisi Hüsamettin Ertürk'ün ifadesiyle,'Bu
teşkilatın gayesi bütün İslamları bir bayrak altında toplamak, bu suretle panislamizme
vasıl olmaktır. Diğer taraftan Türk ırkını siyasi bir birlik içinde bulundurmak,
bu bakımdan pantürkizmi hakikat sahasına sokmaktır. Enver Paşa'nın bir yanda
İttihat Terakki programındaki Emiri Efendinin panislamizinden, diğer taraftan
Ziya Gökalp'ın pantürkizminden ilham aldığı muhakkaktır.(H.Ertürk,iki
devrin perde arkası)
Teşkilat, padişah/Halife'nin ilan ettiği cihat propagandasını yaymak
için tüm İslam dünyasına eğitmen, hoca ve militanlar göndermekle işe başlıyor.
Çoğunluğu doktor, mühendis, gazeteci, siyasetci, subay ve din adamından oluşan
hayli seçkin bir kadrosu var.Üyeleri arasında Osmanlı bakiyesi bütün ülkelerde
sonradan başbakan, bakan ve benzeri üst düzey görevlere gelen çok sayıda isim
var. Hatta Mısır, Irak, Libya, Sudan, Fas, Cezayir, Tunus ve Afganistan gibi
ülkelerin 1920'li yıllardaki yöneticilerinin önemli bir kısmı eski Teşkilatı
Mahsusa üyesi. Cezayir de Muhammet Abdülkerim el Kattabi, Emir el
Kadir Cezayir'in oğlu Emir Ali, Fas'ta Hoca Abbas, Tunus'ta Şerif Burgiba, Ali
Başamba, Şeyh Salih el Tunusi, Şeyh Ahmet el Şerif el Sunusi, Mısırda Abdülaziz
Çaviş, Ferit Bey, Dr.Fuat, Dr.Nasır, Dr.Tabit Mahcap , Hicaz'da İbn Reşit
ve daha birçokları..Türkiye'de ise Milli Mücadeleyi başlatan hemen tüm önde
gelen isimler Teşkilat-ı Mahsusa kadrosu ya da elemanı. Kuzey Afrika ve Orta
Doğu da Arap, Kürt ve Çerkez aşiretlerinin birçoğu teşkilat tarafından İngilizlere
karşı direnişe angaje ediliyor. Cihat propagandasının yetersiz kaldığı durumlarda
para veya aşiret reislerinin çocuklarını eğitim bahanesiyle İstanbul'a getirip
rehin tutma gibi yöntemler kullanılıyor. Süveyş Kanalı'nı İngilizlerden geri
almak için hazırlanan birlikler içinde bir Mevlevi tarikatı tugayı da
bulunuyor. İngiliz ordusunda yer alan Hindistan'dan getirilmiş Müslüman askerler
üzerinde Mevleviliğin etkisinden yararlanmak amaçlanıyor.Teşkilat, bir çok yerde
İngiliz karşıtı nümayişler çıkartıyor, dergiler, gazeteler basıyor, Hindistan'da
ayaklanma için silah ticareti organize ediyor. Üyeleri öğretmen çiftçi, tüccar,
hoca, şeyh ve benzeri kılıklarda faaliyet gösteriyor. Bazı operasyonlar için
namlı eşkiyalar ya da hapishanelerden mahkumlar kullanılıyor. Birçok cephede
yardımcı kuvvet olarak orduya destek veriyor. Ancak asıl işlevi Osmanlı coğrafyasında
ve diğer Türk-İslam bölgelerinde halkı emperyalist güçlere karşı ayaklandırmak
için mümkün olan her yolu kullanmak.
Teşkilat-ı Mahsusa, üzerine yüzlerce film, roman, öykü yazılacak denli zengin
faaliyet tarihine rağmen, sonuç itibariyle Osmanlının genel yenilgisinin bir
parçası olarak başarısız sayılıyor. Gerçekte ise, Eşref bey, sizin ifadenizle,
"Hasta adam o kadar hastaydı ki, onun acılarına son vermek İngilizlerin
dört senesini aldı. Bizim işimiz hastayı mümkün olduğu kadar uzun yaşatmaktı."
Yani yenilgiyi İngilizlere pahalı ödetmek! Sonuçta İngiliz arşivlerinde
ki raporlardan da anlaşıldığı kadarıyla, İngiltere hiç beklemediği bir çok isyan
ve kargaşalıkla uğraşmak, bir çok önemsiz gördüğü bölgeye fazladan kuvvet yığmak,
daha fazla altın vermek gibi pahalı diyetler ödemiştir. Nitekim bir İngiliz
gözlemcinin raporunda şöyle deniyor; "Bu direnişler öyle çok harcama
yapmamıza neden olmuştur ki, bu harcamalar yüzünden yeni nesil ömür boyu kişi
başına 2 pens daha fazla gelir vergisi ödemek zorundadır."
Öte yandan, İngilizler uzun süre sömürgelerindeki anti-İngiliz ajitatorlerin
tek bir örgüte bağlı olduklarını fark edemiyorlar. Teşkilat, 1918' de yenilgi
kesinleşince görünüşte lağv ediliyor ve Enver Paşa örgütü Hüsamettin Ertürk'e
emanet ederek, ismini Ulum-u alem İslam İhtilal Teşkilatı olarak değiştiriyor.
Bu tarihten sonra bir yanda Enver Paşa'nın Orta Asya serüveninde Afganistan,
Hindistan, İran ve Türkistan'da faaliyet yürüten kadrolar, öte yanda Anadolu'da
son iç kaleyi korumak için Milli Mücadeleyi örgütleyen kadrolar var.Ve dışarıda
kesin yenilgi, içeride kazanılan buruk zafer sonrası yeni bir sayfa, yeni bir
dönem başlıyor. Teşkilat kadrolarının çoğu, M.Kemal'in yakın arkadaşları Ali
Fuat Bey ve Ali Fethi Bey gibiler dahil, genel ittihatçı tasfiyesi ile 1926
yılına kadar parça parça, 1926 İzmir suikasti davası ile tamamen tasfiye
ediliyorlar. Geri kalanlar ise, Eşref bey sizin gibi, ya sessiz ve suskun bir
hayatı ya da Mehmet Akif gibi sürgünü tercih ederek tarihen ve siyaseten
devre dışı kaldılar.
Teşkilat-ı Mahsusa, Jön Türk geleneğinin son örgütlü halkası olarak, çöken bir
imparatorluğun görkemine uygun bir son direnme silahı olarak esasında kendiliğinden
örgütleniyor, savaşıyor ve sahneden çekiliyor.
Eşref Bey,
Halimize bak ki, Teşkilat-ı Mahsusa'yı, bir Amerikalıdan , P.Stoddard'dan öğrenir
olduk. Bu örgütü gizli karanlık işlerle veya ulvi olmayan amaçlarla yürütülen
bazı operasyonlarla bir tutanlar oldu. Şevket Süreyya gibi küçümseyenler ya
da genel Enver ve İttihatçı düşmanlığıyla görmezden gelenlerde var.. Öte yandan
Teşkilat-ı Mahsusa, bugün için hiçbir kurumsal ve manevi mirasçısı olmayan,
aksine ne için dövüşmüşse onun zıddına uğraşanların bazen kendilerini refere
etmeye kalktıkları bir muamma durumunda. Sizin kuşakların hatıralarında satır
aralarında geçen mütevazı değinmeler olmazsa, tam bir kayan yıldız gibi kaybolacaktınız.Yine
de bu yürekli vatanseverlerin muazzam öyküsü karşısında saygıyla eğilecek kadar
haberdar olma şansımız var.
Bugün için anlamlı olan ikinci hususa gelince, Eşref Bey, bugün teşkilatı
doğuran koşullar giderek yeniden ortaya çıkıyor.Topraklarımızda yine düşman
çizmeleri, başımızda yine işbirlikçi hainler, aramızda yine mandacılar ve göklerimizde
yine anlaşılmaz bir sessizlik var. Üstelik bu kez düşman geçmişten ders çıkartarak
gelmeden önce bizim bütün potansiyel direnç noktalarımızı, anti-emperyalist
solu, onurlu ve bağımsız İslamcılığı, samimi ve gerçek milliyetçiliği budadı.
Bu iş için elinde yeteri kadar 'güvenlik üreticisi' ajan, millet düşmanı bürokrat
ve dolarla euroyla beslenen aydın kılıklı soysuzlar var. Bir süre önce, sözde
ekonomik kriz yaratıp bugünkü Irak işinde ayak sürümesinden ya da en azından
görevi tam yerine getirememesinden çekindikleri çok parçalı berbat bir hükümeti
yıkıp, bir savaş hükümeti seçimi yaptılar. Görünüşte birçok şey onların
plan ve dizaynlarına göre tamamlandı. Sizin döneminize benzemek için geriye
tek eksik bir şey kaldı; bu milleti, milletin canlı ve namuslu damarını örgütleyecek
her inançtan, etnisiteden, mezhepten soylu vatanseverlerin İttihat Terakkisi,
Teşkilat-ı Mahsusası, kuvvası, Müdafa-ı Hukuku, henüz yok. Bu arada sol ve tarikat
kökenli iki provakatör grup peydahlayıp, 'Biz'e ait ne kadar kutsal ve doğru
varsa onlara tapulamak gibi yeni bir şeytanlık deniyorlar. Bu milletin diniyle
sorunu olanların ağzından ulus, bağımsızlık, milli onur düşmüyor. Sahiden
namuslu vatanseverler neredeyse bunlarla aynı çerçevede görünmemek için bu kavramları
ağızlarına alma orucu tutar oldu.
Eşref Bey, Osmanlı yıkıldı ve gitti biliyorduk. Bugün anlıyoruz ki, yıkım
hala devam ediyor. İngilizler o zaman cihat fetvasına karşı sömürgelerindeki
halklara 'halifeyi esir almış bir avuç dinsiz İttihatçının zorba idaresinden
sizi kurtarıp medeni milletler gibi yaşatacağız' diye karşı propaganda yapıyorlardı.
Şimdi biraz daha rafine bir dil kullanıyorlar; 'Müslüman demokratik
model diyorlar, muhafazakar demokrat, modern Müslümanlık, dinlerarasıdiyalog,
çağdaş değerlerle barışık ılımlı İslam!'…
'Büyük adam'! olmak isteyen, büyük adamlarla oturup kalkmak isteyen, hayatları
boyu gizlice öykündükleri oligarşiyi büyük adamlar zanneden narsistik
şişinme içindeki ayak takımımız da bu yavelerden kendine ekmek çıkarmaya
uğraşıyor.
Oysa her akil kişi biliyor ki, tıpkı Şerif Hüseyin gibi, tıpkı Mısır'ın,
Irak'ın, Suriye'nin işbirlikçileri gibi, tıpkı Damat Ferit gibi, bugünkü
bütün Amerikancıların da Irak operasyonu ve BOP bitince dolacak bir kullanım
süreleri var.
Sevgili Kuşçubaşı,
Teşkilatın ikinci adamı Süleyman Askeri'nin Irak'ta Irak Şuaybe ormanı
civarında yaşanan hazin yenilgiden sonra bunu kendine yediremeyip 31 yaşında
intihar ettiğini biliyoruz. Fahrettin Paşa'nın çok az bir askerle Medine'yi
ölümüne müdafaa edişini, Filistin cephesini, Yemeni, Sina'yı, Kutu'l Amere'yi..
Emanet olarak gördüğünüz her kutsalı, her karış toprağı kanınızın son damlasına
kadar dövüşerek korumaya çalıştınız. Bölge halklarını batılı mütecavizlere karşı
kendi onurlarını, inançlarını korumaları için isyana çağırdınız, cihada çağırdınız…
Sonuçta bölgede, senin ifadenle; "..Ahalinin çoğu hareketsiz kaldı.
Ne bizden ne de İngilizlerden yana oldu. Hepsi hangi tarafın kazandığını görmek
için bekliyordu. Maalesef biz İngilizlerden fazla kaybettik.. Eğer Araplar bizim
için dövüşmeyecekse, İngilizlere pek hayırları dokunmamasını temin etmek Teşkilat-ı
Mahsusa'nın vazifesiydi."
Yine Süveyş'e hareket sırasında Kürtlerden oluşan birliklerin komutanı
Hilmi Musallimi şöyle diyor:
"Doğu Anadolu'dan gelen Kürt müfrezeleri en azından Sina'da güvenilirliklerini
gösterdiler. Ama Irak'tan gelen pek çok Kürt 1916 yılında firar edip İngilizlere
katıldı ve daha sonra Hicaz'da Şerif Hüseyin için savaştı." Biliyorsun
İspanyol komutan Cortes, Meksika'yı yani İnka'ları 500 kişilik ordusuyla
yenmişti. Çünkü İnka'larla sorunu olan diğer birçok kabile, Cortes'e destek
vermişti. Dünya böyledir işte, yenilmeyeceksin, yenilebileceğini hiçbir zaman
hissettirmeyeceksin. Aksi halde ne ortak tarih, ne kader duygusu, ne de din,
ihaneti engellemeye yetmiyor.
Tabii ki son tahlilde kendine, yani asıl gücüne ve inancına dayanarak kavgaya
girmek gerekiyor. Max Weber," politik bir krizde bir gram ideolojik
inanmışlık, bir ton komiser gözetiminden daha değerlidir" diyor.
Bunun ne kadar doğru olduğunu bütün bir çöküş sürecinde sizlerin yürüttüğü o
inatçı ve inançlı mücadeleden biliyoruz.
Yalnız, eklenmesi gereken bir nokta var; (gerçi o zamanlar birçoğumuz bunu biliyordunuz,
ama yine de bir umut diyerek ses çıkarmadınız,) muhayyel bir İslam dünyası
ve onu ayağa kaldıracağı varsayılan bir garip cihat fetvası… Doğrusunu
istersen kendi doğallığı içinde bir Müslüman uygarlık düzeni olan Osmanlı'nın
periferisine ve dışarısına dönük bir politikası olmadığı malum. Ama çöküş
sürecinde Abdülhamit'le başlayan ve Almanların da desteğini alan o özel 'Panislam'
politikasının hiçbir işe yaramadığı görüldü. Daha doğrusu, o güne kadar 'Halife'
gibi davranmayan Halife'nin bu sahte rolünün cahil Müslüman kalabalıklar için
bile sahte olarak algılandığı ortaya çıktı. Demek ki 'Panislamizm' bir
politik proje olarak ilk ve son deneyinde büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştı.
Aslına bakarsan 1920'lerden itibaren Pantürkizmin de aynı derecede boş
bir hayal olduğu görüldü.
Osmanlı, kendi doğal ve içkin Müslüman kimliğinden bir evrensellik üretebilseydi,
özünde adalet, kardeşlik ve dayanışma olan bir politik proje geliştirerek süreci
karşılasaydı, sonuç başka olur muydu, bilemiyorum. Ama en azından halifelik,
cihat, İslam Birliği gibi söylem ve kavramlar yıpranmadan bir kenarda
saklı durur, başka koşullar için 'son tahlilde' Doğu'nun haysiyet silahı
olarak bilinçaltında tutulurdu. Şimdi Müslüman kimlik, sonu bırak daha
ilk adımda parayla, altınla, güçle değiş-tokuş ediliyor.
Bunda işte o dönemin derin hayal kırıklığının payı elbette var. Demek
ki, kutsal haleleri Pratik/ politik malzeme yapmanın ya da pratik/politik
krizlerde yürütülen siyasetleri kutsal kavram ve sembollerle süslemenin
ne o kutsallara ne de siyasete bir katkısı olmuyor. Aksine her ikisini de yıpratarak
zarar veriyor.
Kuşçubaşı;
'Biz', 'biziz' ve kendimiz olarak, içinde inançlarımız, değerlerimiz,
tarihimiz, coğrafyamız olarak 'düşünme' ve buradan yeni bir evrensellik üretme,
tüm insanlığa her dinden ve inançtan iyi ve doğru olan insanlığın vicdanına
dönük sağlam, kalıcı yeni katkılar, değerler geliştirmenin yollarını aramalıyız.
Devletimiz, gerçekten "Kerim Devlet", milletimiz gerçekten
soylu ve onurlu bir millet, ülkemiz gerçekten hakkın ve hukukun üstün olduğu
bir uygarlık merkezi, insanımız gerçekten insan olmalı. Bizim, Osmanlılığımız
ve Müslümanlığımız, işte bunun için her şeyimizdir., sigortamızdır, haysiyetimiz
ve ütopyamızdır.
İşte bu yüzden Panislamizmin yarattığı hayal kırıklığı bahanesiyle o günden
beri Osmanlı kimliğimiz ve Müslümanlığımızla uğraşanlara 'biz' vatan haini,
halk düşmanı ve batı ajanı muamelesi yaparız.
İşte bu yüzden, haksız yere cana kıymak, haram lokma yemek, yetim malı yemek,
komşusu açken tok yatmak, helal süt emmeden büyümek, ar damarı çatlamak, hayasızlık
ve diğer şeytan işi pisliklere karşı hala ayakta duran yanımız varsa, bu görünmez
sigortamız sayesindedir.
İşte bu yüzden, 'içimizdeki beyinsizler' yüzünden bu sigortanın da atmasından
korkuyoruz.
Evet, korkuyoruz Kuşçubaşı, hem de emperyalizmden, onun silahından, kültüründen,
ajanlarından, sabetaycılarından, masonlarından, medyasından, bürokrasisinden,
sermayesinden, bankalarından, borsasından değil, onlarla nasıl olsa baş
ederiz, ama ruhlarımızdaki komplekslerden, uşak yanımızdan, kör ihtiraslarımızdan,
harama tevessül eden o alçak ve kalleş yüzümüzden korkuyoruz.
Üşüyoruz, Kuşçubaşı;
Zemheriden, ayazdan, borandan değil, bizi biz yapan o ateş-i suzan söndüğü
için, o meftun ve rindane ruhumuzu yitirdiğimiz için, daussılamızı kaybettiğimiz
için üşüyoruz. Bize yine o ateşten lazım, sizin ateşten. Şöyle ısınıp kendimize
geleceğimiz, çay demleyip sigara tüttüreceğimiz, tüfek çatıp halay çekeceğimiz,
şöyle soysuzlaşanlara, hainlere, hırsızlara, düşmana 'nerede kalmıştık' diye
şerare yollayacağımız bir ateş… Sahi, nerelere sakladınız, Kuşçubaşı, o ateşi
na'ptınız, onu arıyoruz, analarımızın ve çocuklarımızın yüzüne bakabilmek için,
insanlığın gözünün içine bakabilmek için, sizin kabirlerinize bakabilmek için
o ateşi arıyoruz. 'Biz'i 'siz'lerle aynı anlayıştan kılacak, akraba yapacak
o menevişi arıyoruz.. Siz ki, Osmanlıydınız, müslümanlığınız da mertlik,
sokaklarınızda adap, sofralarınızda helal rızık bulunurdu. Siz ki, haysiyeti
ölüme katık yapar, edeb'i elinize, belinize, dilinize sarardınız. Siz ki, yoksulluğunuz
mahzun, yenilginiz mağrur, kahramanlığınız mahcuptu. Siz, bütün hatalarınızla,
eksikliklerinizle, yenilginizle bile adam gibi adamlardınız..
Sana, sizlere selam olsun,. Türkmen Ali'ye, Kürt Abdurrahman'a, Çerkez Reşit'e,
Arap Hilmiye, Arnavut Selime, Ohri'lı Eyüb'e, Trabzonlu Kemal'e, Giritli Mehmet'e,
Kırımlı İbrahim'e çok selam…
Hepinizin ellerinden, düşmana tetik çeken şehadet parmaklarınızdan teker teker
öpüyorum. Sizi hiç unutmayacağımızı bilmenizi istiyorum. Sizleri unutturanlar
için de sizden özür diliyorum. Allah'ın rahmeti üzerinizden eksik olmasın.
Hoşçakalın.
*: Teşkilat-ı Mahsusa, Dr. Philip H.Stoddard, Arba yayınları, İst.,kasım
1993
Kaynak: Açık Mektuplar, Ahmet Özcan, Kızılelma yay. İst.2003
ahmetozcan1@yahoo.com
Bu makale toplam 7656 defa okunmuştur.