-
  SON HABERLER
Dr. Aliye Çınar
Dr. Aliye Çınar
Karakter boyutu : Normal Büyük Daha Büyük En Büyük
Kurban Olayına Antropolojik Yaklaşım

Kurban, hemen hemen çoğu dinde var olan bir olaydır. İster ilahi isterse de ilahi kaynaklı olmasın, dinlerin kökeninde kurbanı bulmak mümkündür. Kurban, insan ve Tanrı arasındaki en güçlü bağ olduğu için, onun üzerinden bir yandan varlık kategorisinin tanımlanması, öte yandan da kültürel tasnifin gerçekleştirilmesi önem arz etmektedir. Seküler bir bakış açısıyla ifade edecek olursak, bazı toplumlardaki totemin fonksiyonunu dinlerde kurban icra eder. Çünkü totem olan her neyse, ona saygı ya da dokunulmazlık, bir bakıma varlık düzeninin sınıflandırılmasında merkezi bir öneme sahip olduğu gibi, dinlerdeki kurbanın da benzer işlevi vardır. Ancak, her toplumu totem düşüncesine göre izah etmek mümkün değildir. Ne var ki, hem kurban, hem de totem, toplumsal ve kültürel örüntünün göndergesel çerçevesinin olayıdır. Peki, ne anlama gelmektedir ‘göndergesel çerçevenin olayı’?

Kurban hadisesi, bir kültürün anlam bakımından ana arteridir. Bir direk, sütun başlığını ayakta tutuyorsa, kurban da göndergesel çerçeveyi aynı şekilde ayakta tutar. Bu özelliğiyle kurban, anlamın olayını oluşturur. Hz. İbrahim ile özdeşleşen kurban, özellikle İslam’da imanın, teslimiyetin ve bunun sonucunda da nailiyetin anlamını taşıyan bir olaydır. Dindeki tekil veya kurban, bir çadırın kanvasını ayakta tutması gibi, bir direk işlevine sahiptir. Buradaki tekillikle kasıt, İbrahim’in oğlunu kurban etmeyi kabullenişidir. Zımnen şunu söyler: İbrahim’in emre itaatinin sonu nasıl ki, bir koçla (fidye) kutlanmıştır, inanan kişinin sonu da böyle ferahtır. Bu anlamda kurban, iman ve imansızlığın sınırını ifşa eden bir hadisedir.

Esasında kurban, bir yandan teslimiyetin ve isyanın sınırını belirler. Öte yandan İbrahim’in kurbanına katılan ve onun soyunun her bir ferdinin kestiği kurban cinsinin (hayvanın) murdarlık ya da temiz oluşunu tayin eden Kur’an bir üst belirlenimle kozmolojik bir sınır işlevini kurbanlık hayvan üzerinden verir. Çünkü her hayvanın kurban olmayacağını söyleyen ilahi buyruk, kesilebilen hayvanı bir ‘sınır’ olarak telakki eder. Şüphesiz murdar hayvan da karşı sınırı (kırmızı hattı) işaret eder.

Zira Kitab-ı Mukaddes’in bir ahit ve anlaşma olduğunu anımsarsak, (Kur’an nihai ve son sözleşme kitabıdır) bu ahitin ayırma ve belirginleştirme ya da sınır bulma ve uçları belirginleştirme anlamını ihtiva ettiğini fark ederiz. Nitekim Yaratılış Kitabında (9-10) bu açıkça söylenmektedir: “Sizinle ve gelecek kuşaklarınızla, sizinle birlikteki bütün canlılarla, kuşlar, evcil ve yabanıl hayvanlarla antlaşmamı sürdürmek istiyorum”. Tanrı Sina Dağı’nda Musa’ya seslendiğinde ve antlaşmasını bildirdiğinde âdeta bir tapınak olan o dağa karşılık gelecek şekilde kurban kesilebilecek hayvanlardan söz edildi. Tanrı kendini ifşa ederken, kurban kesilecek olan hayvanlar tam bir diğer dünya olma işlevini gördü. Hatta bu hayvanlar bir yandan öteki mikrokozmos işlevi üstlenirken, öte yandan da kutsal ve kutsal olmayan alanı kendinde birleştirdi. Doğal olarak da, arada köprü olma fonksiyonunu üstlendi.

Bilindiği gibi, her hayvan kurban olarak kesilemez. Hatta her hayvan temiz değildir. Örneğin Yahudi kaynaklarında olduğu gibi, Kur’an’da da domuz murdar olarak kabul edilir. Bunu tıbbi hijyen ile açıklamak isabetli değildir. Çünkü üzerinde konuşulan metin dini bir yazındır. Eti yenebilen ve yenemeyen hayvan tasnifiyle kutsal kitaplar bir aidiyet skalası oluştururlar. O kavme mensup olmayan için yenilmesinde hiç bir sakınca olmayan hayvan, bu anlamda yasaklanan ve cevaz verilen toplum için bir ayraç işlevi görmektedir. Bir başka ifadeyle, hayvanların çatal tırnaklı olup olmamasından tutalım da, geviş getirip getirmemesine kadar pek çok özellik ‘sınır’ çizmede belirleyici olmaktadır. Mesela Deve, Yahudi kaynaklarında temiz sayılmazken, İslam da her bakımdan (yük taşımasından, sütüne ve etine kadar) temizdir. Deve bir hayvan olarak Yahudi ve Müslüman halkı birbirinden ayırma işlevine sahiptir. Hatta Arap medeniyetini tanımlamada deve önemli bir yere sahiptir.

Antropologların, özellikle eti yenilebilen ve yenilemeyen hayvan tasnifini bir ayırma ve farklılaştırma kategorisi olarak sunmasının altında –şüphesiz asıl tema kutsal kitabın- insanların hayvanlar üstündeki hakimiyetini ima etme düşüncesi vardır. Dahası, Sina Dağı başta olmak üzere, hayvanlar ve bitkilerlerle birlikte Tanrı âdeta bir çoban olarak takdim edilmektedir. Hatta derebeylik sisteminin efendisi şeklinde sunulmaktadır. Böyle olduğu için de Tanrı’dan başkasının nelerin kurban edilip nelerin yasak olduğuna hüküm vermesi mümkün değildir. Onun izni olmaksızın hayvanlar hakkında murdar ve temiz damgası vurmak imkansızdır. Çünkü sahibinden izinsiz bir bahçeye girmek ve oradan ürün toplamak uygun olamaz. Dahası o bahçedeki yabani ve evcil olan bitkilere ve hayvanlara sadece bahçe sahibi izin verebilir.

Yukarıda Tanrı’nın metaforik olarak adeta bir tarım ve toprak sisteminin efendisi olarak sunulması, İbrahimî geleneğin önemli bir ifade biçimidir. Bu bazen çoban, bazen baba, bazen terbiye edicidir. Bu imgelerle kutsal kitaplar, Tanrı ile insan arasındaki ontolojik mesafeyi ifade etmek istemişlerdir. O sadece bir akıl varlığı değildir. Önünde eğilinecek bir Rabb’dır. Belki de kurban (yaklaşma) kelimesi en iyi anlamını eğilmeyle ifade etmektedir.

Eğilme ve yaklaşma insan olmanın anlamı açarken Tanrı’yı da ifşa eder. Hatta kurban olayının kökeni, Tanrı’ya bir armağan sunmaktan ziyade, daha çok kurbanın eti ve kanında Tanrı’yla birleşme düşüncesi vardır. Kur’an’ın ifade ettiği “Allah’a kurbanın eti ve kanı değil, takvanız ulaşacak” söyleminde de, bu ulaşmanın Allah’a katılmak ya da ona yaklaşmak anlamına geldiğini görürüz. Hatta bazı ilkel dinlerde kurban sayesinde, göksel olaylar üzerine doğrudan etki edilebileceği düşünülmüştür. Bunun için olmalı ki, mesela Yunan simya kitaplarında bakırın gümüşe dönüşmesinin nedeni olarak kurban gösterilir. Bu da onun etki ve dönüştürme gücünü ifade etmektedir. Çünkü sadece insanın değil, tanrıların kökenini bile kurbana dayandırılmıştır. İyi de, Tanrı’nın kökeninin kurbana dayanması ne demektir?

Kültürel tasnif içinde tekil ve nevi şahsına bir karaktere sahip olan kurban olayı, Tanrı’nın tanrılığını da ifşa etme özelliğine sahiptir. Onun çizdiği sınırları ihlal etmeyen ruhunun küçülmesini göze almayandır. Öte yandan sınırları ihlal eden ruhunun küçülmesini göze alandır. Ancak bu göze alış, tahmin edilemeyecek karanlığı kendinde gizlediği için insan âdeta bir varoluş tutulmasına maruz kalacaktır. Bu tutulmadan aydınlığa kavuşturacak yegane ışık Tanrı’dır. İnsan bu kadarını tahmin edemediği için göze aldığı ihlalin neticesindeki karanlık yerini aydınlığa bırakınca buna şükran borcu olarak kurban kesmiştir. Yahudi kaynaklarında bu Âdem ve Havva tablosuyla anlatılmıştır:

Âdem ve Havva yaratıldıkları gün, günah işleyerek Tanrı’ya başkaldırdıklarından Cennetten kovulunca önce batan güneşi gördüler. Dehşete düştüler. Çünkü onlar bu olayı, kendi suçlarının bir bedeli olduğunu düşündüler. Bütün gece ağladılar ve bir kalp değişimi yaşadılar. Sonra gün ağardı. Âdem bir hayvan yakalayıp onu Tanrı’ya bir kurban olarak sundu.

İşte İbrahim’in kurbanı bir dönüşümün sembolüdür. Kurban ile birlikte Kabe bir medeniyetin temel direğidir. Bunların ifade ettiği iman, toplumsal tasnif sınırlarını aşan bir özelliğe sahiptir. Özellikle İslam dini açısından düşünürsek, bir ümmete dahil olmak, kan bağı, soy kütüğü vs. olabildiğince aşma özelliğine sahiptir. Zaten Kâbe bunun en somut sembolüdür. Hiç bir ırk, renk millet imtiyazlı olmayıp, iman ve teslim olma, İbrahim’in teslimiyetine göndermede bulunarak, tek vücut olmaktadır. Bu birliktelik ya da ‘Tevhid’, anlamını Hac ibadetindeki kurbanla açığa vurmaktadır.

aliyecinar@gmail.com

Bu makale toplam 1781 defa okunmuştur.

 

Döviz fiyatları güncelleniyor
Copyright © 2004 - 2008 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Telefon: 0212 621 19 29 | Faks : 0212 532 08 59 | haber10@gmail.com | Tasarım ve Kodlama: Haber10 Teknik Ekibi