- |
|
Çok Okunanlar
|
|
||||||||||
![]() Dr. Aliye Çınar
İslamofobi’ye Karen Armstrong’dan İlginç Açıklama
Modern Dünya’da dinin fonksiyonu hakkında özgün ve kışkırtıcı açıklamaları olan İngiliz düşünür Karen Armstrong ne Batılı ne de Doğulu, tam olarak insan olma duyarlılığıyla ‘İslamofobi’ konusunda ilginç ve kendisinden beklediğimiz açıklamalarda bulundu. Dünyayı İslamofobi’nin değil de, küresel köy olmanın tehdit ettiğini hatırlatan Armstrong, bütün dinlerin mitlerine yeniden dönmeye davet ediyor. Çünkü insanlığın elinden öyküleri ve hikayeleri alınınca neredeyse çıldırmanın eşiğine gelebilirler. Bu anlamda, bütün diğer kitapların mitlerine de sahip olan İslam’ın korkulacak değil, kültürel travmayı iyileştirmede deva olacak yönlerinin olduğu unutulmaması gereken bir gerçektir. Hatta o, insanlığın eski öykülerine kulak vermeye ve yaşamlarımızı anlamlı kılmak adına yeni mitler yaratmaya çağırıyor. Ülkemizde özellikle ‘Tanrı’nın Tarihi’yle bilinen Armstrong’un önemli eserleri şunlar: Hazreti Muhammed: İslam Peygamberinin Biyografisi;Mitlerin Kısa Tarihi; Tanrı İçin Savaş (In The Battle for God); Büyük Dönüşüm (The Great Transformation). Armstrong, İslamofobi’nin haçlılardan beri süregelen tarihi bir vakıa olduğunu açıkladı. Bu konuda sözlerini şöyle sürdürdü: “11 Eylül İslam ruhunu yansıtmıyor. Sorun dinlerde değil, politikacılardadır. Keşmir, Irak'ın işgali ve Afganistan'da olup bitenler dinlerden değil, politikacıların uygulamalarından ortaya çıkmakta ve islamofobyayı körüklemektedir. İslamofobi aslında Batının sömürgecilik geleneğinden beslenmektedir”. Ona göre, “Batı'da İslam düşmanlığının kökleri derindedir. Politikacılar da bu derin kökleri ısrarla yeniden ortaya çıkarmaktadır. Batı medyası da bu süreçte olumsuz bir rol oynuyor. Ancak İslam dünyası, dünya barışının liderliğini üstlenebilir. Çünkü İslam Peygamberi adil bir toplum oluşturma konusunda çok ısrarlıydı ve bunu oluşturdu. Aynı gelenekten beslenen Osmanlı'nın yayılması, Batının insanlık onurunu ayaklar altına alarak yayılması gibi değildir" Ancak politikacıların din üzerinden siyaset yapması, önemli bir gerçeğe işaret etmektedir. Ancak Dünyanın yönünün kültürel ve dini bir çatışma içine sokulması da kanımca politik bir manevradır. Ekonomik modernleşme ve sosyal değişimi ile sarsılan yerel kimliklerin yerinin sadece dinî ve kültürel bilinçlenme ile doldurulabileceği derinden hissedilmiştir. Bu beraberinde otantik ve yerel kültürlere dönüş eğilimini getirmektedir. Siyasi ve ekonomik rekabetin jeo-kültüre bağlı hale gelmesinin nedeni budur. Bundan böyle, 'mesele beşeri ve kültürel sermayeyi kullanma ve muhafaza etme' meselesidir. Bu da, globalleşmenin getirdiği krizle ilgili bir durumdur. Dolayısıyla savaş, çatışma ve mücadele kavramının içi beklenmedik yeni oluşumlara gebedir. İşte bu yeni oluşumda, din ve kültür, yeniden önem kazanmaktadır. Görüldüğü gibi önceleri bir rahibeyken dinden uzaklaşan ancak düşüncenin gelişmesiyle yine dini düşünceye dönen ve edebiyat doktorası yapmış olan Armstrong, dünya barışının liderliğini İslam dünyasının tevdi edebileceğine işaret ediyor. Çünkü adalet, gücü, merhameti ve eşitliği ihtiva eden bir kavramdır. Doğal olarak da, zulmü asla alkışlamayacağı gibi, sömürge üzerinden güç devşirmeyi de asla istemez. Bugün Batı dünyasın nerdeyse fenerle insan arıyorum diyeceği noktaya gelmiş olmasının altında, bir zorbalık hükümranlığı yatmaktadır. İnsan bir aletten öte bir şey değildir. dahası bu aletin değeri finansla doğru orantılıdır. Para getirecekse, oldukça vahşi yolar bile legalleştirilmiştir. Mesela, Irak’ın işgali buna güzel tanıktır. Karikatür krizlerinden, 11 Eylül olayına varıncaya kadar pek çok konu üzerinden tekrar tekrar gündeme getirilen İslomofi’nin Kur’an’la bağlantısının olup olmadığı sorulduğunda Armstrong, bunu kesinlikle hayır diye cevaplamıştır. Ona göre, İncil’de şiddet Kuran’dan çok geçiyor. İslam’ın kılıçla yayıldığı fikri bir Batı uydurmasıdır ve aslında Hıristiyanların İslam’a karşı vahşi bir kutsal savaşa girdiği Haçlı Seferleri sırasında üretilmiştir. Kur’an saldırgan savaşı yasaklar, yalnızca meşru müdafaaya izin verir. Düşman barış istediği an Kur’an, Müslümanların silahlarını indirmesi ve avantajsız duruma düşseler bile, şartlar ne olursa olsun barış teklifini kabul etmeleri gerektiğini söyler. Bunun yanı sıra İslam hukuku Müslümanların inançlarını özgürce yaşayabildiği bir ülkeye saldırmayı yasaklamıştır; sivilleri öldürmek, mala zarar vermek ve savaş esnasında ateş kullanmak da yasaktır. Karen Armstrong, 11 Eylül saldırısını bir müslümanın yapmasının mümkün olamayacağını ve konudaki ilk izlerin de bunu doğrulamadığını söyler. Doğal olarak da, bu iftiranın onu tam anlamıyla hayrete düşürdüğünü kaydeder. Çünkü bu saldırıyı, Müslümanların hiçbirinin yapması mümkün değildir. Görünen o ki, Muhammed Atta uçağa binmezden önce votka içmişti. Oysa alkol Kur’ân’da kesinkes yasaklanmıştır ve bir şehit adayının nefesi votka kokarken cennete girebilmeyi düşünmesi asla ve kat’a mümkün değildir. Pansilvanya’da düşen uçaktaki terörist olduğu iddia edilen Lüblanlı Ziyad Cerrahi’nin de gece kulüplerine devam eden biri olduğu iddia ediliyor. Arstrong, Müslümanların çok disiplinli bir hayat sürdüklerine dikkat çekerek, kesinlikle içki içmedikleri gibi, gece kulüpleri gibi eğlence yerlerine adımlarını dahi atmadıklarının altını çizer. Müslümanlara göre, modern dünyanın içki ve gece hayatı bir cahilliye davranışıdır. K. Armstrong olup bitenlerle, bildiği gerçeklerin asla uyuşmadığını söyler. Bütün bunlardan çıkarılması gereken neticenin de ortada bir İslam düşmanlığı olduğu ve yapılması icap eden ivedi tavrın da, bir an önce bu düşmanlığa nokta konulması gereğidir. Yukarıda da ifade edildiği gibi, Dünyamızdaki bölünmeler dini ve kültürel değil, siyasi nedenlerden kaynaklanıyor. Ancak çatışma, kültür ve din üzerinden sürdürülüp, siyasi arenaya katılmaktadır. Dünyada bir güç dengesizliği var, güçsüzler büyük güçlere meydan okuyor, bunu yapmak için de genellikle dini bir dil kullanarak onlardan bağımsız olduklarını ilan ediyorlar. Armstrong’a göre, fundamentalizm dediğimiz şey çoğunlukla milliyetçiliğin dini formu olarak, bir kimlik iddiasıyla ortaya çıkıyor. XIX. yüzyıl Avrupasının milliyetçilik ideali artık paslandı ve Orta Doğu’ya yabancı geldi. İslam dünyasında insanlar sömürge geçmişinin ardından köklerine dönmek amacıyla kendilerini din üzerinden tekrar tanımlıyor. Düşünüre göre, Orta Doğu’da modernleşmeyi engelleyen faktör bölgenin kanayan yarası olan Arap-İsrail çatışmasıdır. Ve bu problem, Hıristiyanlar, Yahudiler, Müslümanlar için de sembolik bir hal almıştır. Herkesi memnun edebilecek siyasi bir çözüm bulunmadıkça bu bölgede barış umudu yoktur. Öte yandan bir petrol sorunu vardır ki, bu yüzden bazı ülkeler Batı’nın açgözlülüğüne hedef olmuştur. “Stratejik pozisyonumuzu korumak ve ucuz petrol arzı için İran Şahı’nı, Suudileri ve her türlü muhalefeti sindiren diktatör Saddam Hüseyin’i bile destekledik”, diyor. Fundumentalizmin varoluş gerekçesini de izah eden Armstrong, esaslı izahlar getirmektedir: “Nerede Batı tipi bir toplum olmuşsa, orada mutlaka, fundamentalizm de ortaya çıkmıştır. Nitekim ben bunları yakından inceledim. Hepsinde de gördüğüm şudur: Bu insanlar Batının gerçek maksadının hakiki imanı ve dini değerleri yok ettiği kanaatini taşıyorlar. Bu fundamentalistler hayatta kalma mücadelesi verdiklerine inanıyorlar. Üzerlerine fazla gidildiği ve duvara dayandıkları zaman da mecburen saldırıya geçiyorlar. Bizim fundamentalizm dediğimiz militan dindarlık XX. yüzyılda dünyadaki tüm önemli inanışlarda ortaya çıktı. Yani fundamentalist Budizm, Hristiyanlık, Yahudilik, Sihlik, Hinduizm ve Konfüçyanizm olduğu gibi fundamentalist İslam da var. Üç tek tanrılı din arasında fundamentalizmin en son -1960’larda- ortaya çıktığı din İslam’dır”. Fundamentalizmin, sömürgeciliğe ve asimilasyona karşı bir direnç olarak varolduğu gerçeği, önemli bir husustur. Temele tutunma zımnen şunu söylemektedir: Dinin ortadan kazınması arzusuna karşı mücadele edilmelidir. Armstrong’a göre, Fundamentalizm din ve siyaseti birbirinden ayıran modern laik topluma karşı bir başkaldırıdır. Bir reaksiyon olarak ortaya çıkan dindar bir karşı-kültürcü hareket, esasında tepki gösterilen sömürgeciliğin yapısını ifşa etmektedir. İlkin, Batı tipi toplumun bir din karşıtı olduğunu açığa çıkmaktadır. Buna karşılık olarak da, fundamentalistler modern kültürden dışlanan dini yeniden merkeze getirmek istiyor. Yahudi, Hıristiyan ya da Müslüman, fundamentalizmin tüm çeşitlerinin kökeninde yok edilme korkusu yatar. Fundamentalistler laik ya da liberal toplumun kendilerini yok etmek istediğine inanır. Bu bir paranoya değil: Yahudi fundamentalizmi iki önemli olayı temel alır; ilki Nazi soykırımı, ikincisi ise 1973’teki Yom Kippur Savaşı. Armstrong’a göre, Amerika’ya ve Avrupa’ya, sadece Müslümanlar diş bilemiyorlar Müslüman olmayan ülkeler de bize en az Müslüman ülkelerin insanları kadar öfke ve kin duyuyorlar. Çünkü Batı’nın ticaret ve sanayi yolu ile başta olmak üzere her bakımdan kendilerine zulmettiğine, sömürdüğüne inanıyorlar. Karen Armstrong’un can alıcı teklifi ve çözüm önerisi şöyle: Bizler İslam düşmanlığını bırakmak zorundayız. Bu kötü imajımızı düzeltmemiz gerekiyor. Çıkarlarımızı, onlara zulmetmeden demokratik haklarımızı kullanarak korumak zorundayız. İslam ülkelerindeki terörü, ancak bu hususlarda dikkatli ve son derece titiz olursak önleyebiliriz. Biz güçlüyüz istediğimizi yaparız anlayışı ile bir yere varamayız! Peki bundan sonra Batılılar olarak bizler ne yapmalıyız? Zira bu trajediyi hayra çevirmek de pekâlâ mümkündür. Öncelikle bizler, biz Batılı vatandaşlar terörle mücadeleyi, politikacılarımıza veya ordularımıza bırakmalıyız! Artık yapılan zulüm ve cinayetlere kayıtsız kalamayız. Hem İslâm âlemini, hem de diğer Üçüncü Dünya ülkelerinin gönüllerini kazanacak hareketlerde bulunmalıyız. aliyecinar@gmail.com Bu makale toplam 1566 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||