- |
|
Çok Okunanlar
|
|
||||||||||
![]() Erol Göka
Marks ve Marksizm üzerine Ahmet Özcan, Mustafa Çölkesen ve Göktuğ Halis'in süren tartışmasına katkı için, yazarımız Doç. Erol Göka, Birikim ve Virgül dergilerinde daha önce yayınlanmış iki makalesini gönderdi.
Konunun farklı boyutlarda daha zengin bir tartışmaya dönüşmesi adına bu makaleleri de ilginize sunuyoruz. haber10.comYENİDEN DÜŞÜNMEK Postmodern denilen yaşadığımız zamanların karakteristiği, ekonomik egemen çevrenin devletten kopması, tıpkı Roma’ya karşı Kartacalı tüccarların yaptıkları girişim gibi, devleti yerleştiği tüm zeminlerden söküp almayı öngören bir mücadeleye girişmesidir. Bu mücadelede ekonomik egemen çevrenin topluma vaat ettikleri de, burjuvazinin devrimci olduğu dönemde, feodallere ve din adamlarına karşı, halkı kendi bayrağı altında toplayabilmek için yaptığı çağrıya benzemektedir: Ulusal kimliğe karşı melez kimlik, ulusal kültüre karşı çok-kültürcülük, birlik ve dayanışma ruhuna karşı bireysel özgürlük ve insan hakları ve her şeyden önemlisi devlete karşı sivil toplum... İşin ilginç yanı, ekonomik egemen çevrenin bayrağı altında ilk toplananların sosyalist gelenekten gelen ve hatta bazıları kendilerini hala sosyalist sanan kimseler olmalarıdır. Onlar, pek sevdikleri Gramsci’nin teorisinde tam da burjuvazinin organik aydınları konumunda bulunmakta ama kendi konumlarını “sınıfsal” açıdan asla gözden geçirmeye yanaşmaksızın sanki sivil toplumun sözcüleriymişçesine devlete, neresine olursa olsun, durmaksızın vurmaya çalışmaktadırlar. Bu ekonomik egemenlerin yeni organik aydınlarının düşünmedikleri bir nokta da, yaşanan sorunların birbirleriyle ilintileridir; yeni organik aydınlar, bir yandan sözüm ona Marksistliklerini hala sürdürüyor gibi yapmakta ama bütünsellikten yoksun olduklarını hissettiklerinde bu kez postmodern teoriden medet ummaktadırlar. Oysa onlardan beklenilen ve ilk yapmaları gereken, basit bir açıklamadır; bu dünyayı nasıl algıladıklarının ve eski anlayışlarına nasıl baktıklarının basit bir açıklaması. İşte bu yüzden kuruluşundan beri “teorik müdahale”yi şiar edinen “Birikim Sosyalist Dergi”ye çok büyük bir görev düşmektedir. Bu dergi, tozun dumana karıştığı şu zamanlara biraz olsun ışık düşürebilmek için Marksizmin ana metinlerini ve ana kavramlarını tartışmaya açmalıdır. Bu kavramlar, “sınıf”, “devlet”, “devrim”, “emperyalizm”, “ulusal sorun” gibi kavramlardır. Ben yıllar öncesinden Marksist olmadığımı ilan etmenin yanı sıra, böyle bir öz-eleştiriyi de sürdürmeye gayret ediyorum. Bana göre Marx, açık biçimde din ve devleti değerlendirirken yanılmıştır; Doğu toplumlarını ele alışında bariz bir etnosentrizme düşmüş; çevre sorunlarını zerre kadar olsun fark edememiştir. Hala tarihin gördüğü en büyük siyaset ustası olduğuna inandığım Lenin ise ’Devlet ve İhtilal’de Marx’ın devlete hatalı bakışını doruğuna çıkartmış, “egemen sınıfın baskı aygıtı” şeklindeki berbat devlet formülasyonunun kitlelere sirayet etmesini sağlamıştır. Lenin’in emperyalizm teorisi ise, en azından devleti hatalı değerlendirmesinin doğal sonucu olarak hatalıdır; tarihin bu büyük siyaset ustası emperyalizmi değerlendirmesinde siyasete hiç yer vermeyen bir ekonomizme batmıştır. Bizzat devrimler tarihi, Marx’ın ve Lenin’in yanılgılarını açık biçimde görebileceğimiz bir aynadır. (Marx’ın devlet analizindeki hatalarının oldukça yerinde - ama bizim devleti savunmamızın tam tersine devletsiz toplumdan yana- bir saptaması için, Pierre Clastres’in Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan “Devlete Karşı Toplum” kitabına bakınız.) Bunlar konuşulmalıdır; kim nerede, kimin yanında olduğunu açıkça beyan etmelidir. Ben birçok kere yazdım yine söylüyorum. Devleti egemen sınıfların baskı aygıtı olarak görmüyorum. Devleti ve sivil toplumu birbirinden kesin hatlarla ayıran bir bakıştan ziyade, devleti ve toplumu birbirleriyle çok yakından ilişki olduğunu düşünen; devletin toplumun kolektif aklından kaynaklanan organizasyonel yeteneklerinin adaletin ve korunmanın sağlanmasında “gücü meşru kullanma yetkisi”nin somut tezahürü olduğunu söyleyen bir anlayışa sahibim. Toplum, bu yetkiyi devlete, despotik, devletçi, liberal, korporatist vs. biçimlerde kullanacak biçimde devredebilir; son tahlilde devletin yapısını ve işleyişini bizzat toplumun kendisi belirler. Bunların ayrıntısını birazdan ele alacağım; şimdi söylemek istediğim, deprem felaketi sırasında da devlet-toplum ilişkisinin kendisini böyle ortaya koyduğudur. Deprem felaketinde, bazıları sivil toplum adına egemen ekonomik çevrenin mevzilerinden ellerine ne geçerse devlete zarar vermek için fırlatmış olsalar da, görülmüştür ki, yalnızca devletin değil bu toplumun organizasyonel yetenekleri, hiç değilse günümüz koşulları için, pek de iyi bir durumda değildir. Organizasyonel yetenekleri iyi olmayan bir toplum, olanca dayanışmacı ve fedakarane hasletlerine rağmen, büyük bir felaket karşısında, hızla zararı en aza indirecek yolları bulmakta güçlük çekmiştir. Bu belirleme toplum için de ve onun kolektif aklının bir tezahürü olan devlet için de geçerlidir. Deprem sırasında, toplum ve devlet olarak, elimizden geleni yapmış olsak da, nedenleri uzun yıllar öncesine sarkan kötü bir sınav verdiğimiz tartışmasızdır. Devletin olduğu kadar sivil toplumun da bu kötü sınav da katkıları vardır. Sorunların çözümüne, devlet ve toplum olarak bir felaketle karşılaştığımızda, organize tavır alabilme yeteneğimizin kısıtlı olduğunu kabul ederek başlamalıyız; elbette daha önce yaptığımız, ekonomik egemen çevrenin devletten koptuğu, adalete karşı yardımseverliği öne çıkarttığı şeklindeki öteki belirlememizi de hesaba katarak... Nasıl bir siyasi perspektife sahip olursak olalım, bugün, bir toplum tasavvuru geliştirebilmek için ilk yapmamız gereken, aza kanaat getiren adil devlet memurunun sağlayacağı adaleti mi yoksa ekonomik egemen çevrenin yardımseverlik duygularını mı esas alacağımıza karar vermektir. Dünya görüşlerinin mihenk noktası, artık burasıdır. Siyaset teorisindeki tartışmalardan da aşinayız ki günümüzde pekala sosyalist-liberal ya da dindar-demokrat gibi önceleri yan yana getirilemeyen bakışlara bir arada sahip olmak mümkündür. Çünkü dünya görüşünün mihenk noktası, siyasi ideoloji olmaktan çıkmıştır; karar vermeniz gereken adalet arayışından türeyen toplumun ortak aklından mı, yoksa toplumu girişimciliğini özgürce kullanan ekonomik egemen çevrenin yardımsever kollarına bırakmaktan mı yana olduğunuzdur. Ben tavrımı bir kez daha söylüyorum: Toplumun kendi yapısına ve taleplerine göre biçimlendirdiğini düşündüğüm devletin, yine toplumun değişen yapısına ve taleplerine göre restorasyonundan yanayım. Nasıl bir restorasyon programının yürürlüğe konulacağını da son tahlilde toplumsal dinamikler belirleyecektir. Elbette birçok başka ahlaki erdem gibi yardımseverliği de önemsiyorum; yardımseverlik, toplumun kendi yaralarını sarabilmesinin, dayanışmanın temel gücüdür. Adaleti ise, tüm diğer erdemlerin önünde görüyorum; adalet olmaksızın diğer erdemlerin hayat bulup gelişebileceklerini düşünemiyorum; adil olmayan ellerde, öteki birçok erdem gibi yardımseverliğin de her ana karşıt bir içeriğe bürünebileceğini biliyorum. Devletin genelin çıkarlarına hizmet eden işleyişine saldırıya geçmediği sürece, ekonomik egemen çevreyle, serbest piyasayla da bir alıp veremediğim yok. Devleti ontolojik olarak savunuyorum, bu her türlü devlet işleyişini savunduğum anlamına gelmiyor. Bu devlet anlayışım, devleti kendisinin bilip benimsediği için gerektiğinde restorasyon mücadelesine de her zaman yer tanıyor. Ama yok yere “devlet”-“sivil toplum” ayrımı yaratıp, tüm felsefi literatürde kaosu ve kargaşayı temsil eden sivil toplumu kutsallaştırıp onun adına devlete savaş açmaya çalışırsak, son tahlilde çıkarlarını maksimize etme amacından hiç vazgeçmeyen ekonomik egemen çevrenin ekmeğine yağ sürmekten başka bir işlevimiz olamayacağını, insanlığın dayanışmacı bir ruhla ürettiği tüm değerlere de bu arada saldırmış sayılacağımızı söylemek istiyorum. Şimdi biraz da bu söylenenlerin açılımı olarak otoriteryanizm bahsine geçebiliriz. Hatırlamalar “İçimizdeki devlet” başlıklı yazımızda, otorite (otoriteryanizm değil) ile ilgili temel tezlerimizi ayrıntılı bir biçimde sunmuştuk: Buna göre bir otorite olarak devletin siyasi faaliyetlerinin meşruluğu, topluluğun nesnel ahlakında, topluluğun genel diyalog tarzında kökleştiğini ileri sürmüş; bu meşrulaştırımın devletin ideolojik bir manipülasyonu olmadığını tam tersine devletin kendisini topluluğun tasdikine göre ayarlamak durumunda olduğunu söylemiştik.. Eğer devlet, gerçek bir tasdiğe dayanmayıp kendi varlığını ideolojik manipülasyon sayesinde meşrulaştırmaya çalışıyorsa, orada otoriteryanizm vardır ve bu durumlarda gerçek bir devletten bahsetmek zordur. Pratik akılla (siyaset ve ahlak) bağlantılandırdığımız otorite, asıl olarak insanın irrasyonel yanlarından türemektedir ve en uzun bebeklik ve dolayısıyla anneye bağımlılık dönemi yaşayan varlık olmamızla ilgilidir. Otoritenin iyi ki varolduğunu daha anneyle olan ilk diyaloğumuzda yaşadığımızdan bize göre otoriteyi, çağdaş teorilerde hep yapıldığı üzere "baba"yla değil de, anneyle başlatmak çok daha uygundur. Kendimizi güvenli kollarına bıraktığımız, üstelik istesek de istemesek de bıraktığımız "yeterince iyi anne", iç dünyamızdaki olumlu otorite imgesinin de kaynağıdır. Anneyle yaşantımız boyunca ortaya çıkan kaçınılmaz hayal kırıklıkları da olumsuz otorite imgesinin kaynağı... Bu ikilem, sonraki yaşantılarımız boyunca sürer gider; bizi sunulana hayran bırakan, ötekiyle kaynaşmamızı sağlayan ve ihtiyaçlarımızı karşılayan, "iyi"yi; hayal kırıklığına uğratan, yalnız ve çaresiz bırakan ise "kötü"yü besler durur. Otoriteyle ilgili yaşantımızı, neye otorite diyeceğimizi ve ona nasıl tepki vereceğimizi belirleyen şey, işte bu "iyi" ve "kötü" imgelerin amalgamından oluşan genel otorite imgesidir. Bireysel psikolojimizdeki genel otorite imgesinin "kötü" ve "iyi" yanları, içimizdeki "anti-otorite"nin harekete geçirici gücüdür. Şöyle ki genel otorite imgemizde zaten “kötü” yanlar baskınsa, her türlü otoriteye olduğu gibi devlete de baştan yeminli muhalifiz demektir; yok eğer genel otorite imgemizde “iyi” yanlar baskınsa, devletin despotik tutumlarına karşı sağlıklı demokratik bir yurttaş tepkisi gösteririz. Kısacası, otoritenin (ve devletin) tutumları bireysel psikolojimizdeki genel otorite imgesiyle uyuşmuyorsa, iç dünyamızdaki “anti-otorite” yanları uyarılır; tasdik, eleştiriye ve isyana dönüşür. Sağlıklı işleyen bir devlet yapısı, kendisine yönelik eleştiri ve isyanı, gerekli önlemleri alarak, kendisini bu eleştirileri ortadan kaldıracak biçimde düzelterek, ailede ve toplumsal yaşamda bireyin zedelenen adalet duygusunu, iyi bir ebeveyn gibi tamir ederek, sindirir. Devlet, böyle sağlıklı bir tutum almak yerine, yurttaşlar topluluğunun taleplerine kulak tıkarsa, yalnızca kendi hükümranlığını gözeten ve zorla itaat ettiren bir “dış güç” haline gelirse, bir başka deyişle yurttaşlar topluluğunun büyük çoğunluğunun genel otorite imgesindeki “iyi”yi geliştiremezse, kendi aleyhine işleyen bir süreci de başlatmış olur. Sonuç olarak otoritenin (ve devletin) toplum ahlakında ve insan ilişkisinin diyalojik doğasında derin kökleri bulunduğu gibi anti-otoritenin de aynı derinlikte kökleri vardır. Otoriteryanizm, otorite ve anti-otorite; daha genel olarak söylersek devletle toplum arasındaki diyalektiğin bozulduğunun habercisidir. Bozulan denge baskı, zor ve manipülasyona dayalı dayatmalarla sağlanma yoluna gidilmektedir. Sosyal psikolojide otorite ve itaatle ilgili olarak yapılmış olan ünlü Milgram deneyleri bu söylenenleri desteklemektedir. Bunlardan birisinde “denek A’dan gerçekte bir deney öznesi rolünü oynayan bir aktör olan başka birine, denek B’ye, bir görevi yerine getirmesi için emirler vermesi ve eğer verilen görevi layıkıyla yerine getirememişse onu cezalandırması istenir. Ceza denek B’ye 15 volttan öldürücü olduğunu bildiği 450 volta kadar değişen elektrik şoku uygulamaktan ibarettir. Deney başlamadan önce, denek A’ya 45 voltun insanı nasıl etkilediği gösterilmiştir. Deneyin içinde denek A’nın denek B’ye verilmesine karar verdiği elektrik şoku gerçekten uygulanmıyor, denek B’i oynayan aktör kendisine elektrik şoku vermiş gibi yapıyordu. Milgram’ın bulgularına göre, deneylerinde kullandıkları kişilerin büyük bir bölümü, bazen kendi inisiyatifleriyle, sıklıkla deneyi düzenleyenlerden gelen hafif bir işaretle, denek B’lere çok yüksek elektrik vermiştir. Göründüğü kadarıyla onlar ne yaptıklarını biliyorlardı; aynı zamanda, öteki deneklere öldürücü şoklar uyguladıklarını da biliyorlardı ya da bildiklerini düşünüyorlardı. Cezaların yalnızca eğitim ve öğretim hakkındaki bir deneyin parçası olduğunu da biliyorlardı.” “Hakikat Oyunları” (Ayrıntı Yayınları) yazarı John Forrester’a göre, “Milgram, Nazilerin Yahudileri yok etme planlarının nasıl uygulamaya konulduğuna duyduğu ilgi yüzünden bu deneyleri başlatmıştı. Ancak Milgram’ın deneyleri çok geçmeden, otoriteye boyun eğmenin deneysel bir örneği olmaktan çok farklı bir nedenle de meşhur olmuştu: Deneyler aynı zamanda deneklerini baştan sona aldatmakla meşgul olan sosyal bilimcilerin sorgulanabilir etiklerinin bir örneğini oluşturuyordu.... Milgram’ın deneyleri otoriteye boyun eğme konusunda değil, aldatma konusunda bir ders haline geldi.” Bize göre ise Forrester’ın yerinde saptamalarından ayrı olarak Milgram deneyleri, otoriteryanizmin kökenlerinin belirsizlik ve manipülasyonda bulunduğunu göstermektedir. Toplumla arasındaki dengenin bozulduğu zamanlarda, yani zayıf olduğu hallerde devlet, baskı, zor ve manipülasyona başvuruyorsa, benzer koşullar, bireysel psikolojide de otoriteryan kabarmalara yol açmaktadır. Devlet-dışı otorite kaynakları Devlet-toplum arasındaki olması gereken sağlıklı diyalog, araya giren ve otoriteyi devletle özdeşleştiren bilimsel (ve popüler) anlayışlar nedeniyle gözlerden saklanan, diğer otorite kaynakları tarafından torpillenmektedir. Diğer otorite kaynaklarının neler oldukları, yaşanan zamana ve toplumsal formasyonlara göre değişiklik gösterir. Gelişmiş kapitalist ülkelerde ve geri bıraktırılmış ülkelerde devlet-toplum ve diğer otorite kaynaklarının yerleşimleri, çok önemli farklılıklar göstermektedir. Kendi ülkemiz için konuşacak olursak, yerinden oynamış devlet-toplum ilişkilerindeki en bariz görünüm, devletin sanıldığı gibi güçlü ve büyük oluşu değil, hantal ve zayıf oluşudur. Bırakın güçlü olmayı vergi bile toplayamayan, uluslar arası finans çevrelerinin isterlerini attığı her adımda kollamak zorunda kalan zayıf devlete, kendi bedeninin ne kadar sağlam olduğuna dair gövde gösterisinden başka bir seçim şansı bırakılmamıştır. Devletin bıraktığı boşluğu, her güç odağı kendi tarzınca doldurmaya çalışmaktadır. Toplum karşıtı sosyopatik çeteler, kendi başlarına adaleti temin işinden gelir temin etmeye çalışırlarken, toplumun en yoksul kesimleri adaletin hiç değilse öbür dünyada gerçekleşeceğini umarak dinsel inançlara tutunmakta, egemen ekonomik çevreler ise, girişim ruhundan yayılacak yardımın topluma refah ve huzur getireceği inancını, özellikle “birtakım medya” aracılığıyla yaymaktadır. Devletin otoritesi, sosyopatinin otoritesi, geleneğin otoritesi ve paranın otoritesi, boş buldukları yeri kapma tarzında toplumun dokularına dağılmışlardır. Toplum hayatında bu çoklu otorite dağılımından kaynaklanan, bizim giriş vinyetinde sunduğumuz acıklı manzaralar görünmekte; tıpkı kaldırımlarına sahip çık(a)mayan belediyelerin yollarından zifos fışkırması gibi, basılan yerden otoriteryanizm fışkırmaktadır. Gelişmiş kapitalist ülkelerde, devletin egemen ekonomik çevrelerle ve sivil toplumla ilişkisi, birçok gerilim hattına rağmen, sözleşmeye dayalı olarak kurulmuş, insan haklarına dayalı bir hukuksal çerçeveye kavuşmuştur. Bu sürecin sonucunda ortaya çıkan, çok güçlü organizasyonel bir yetenektir; organizasyon yeteneğinin kendisi adeta otorite timsali haline gelmiş, otorite içselleşmiştir. Kamu görevlisi de sivil yurttaş da toplam organizasyon yeteneğinin kendilerinden daha güçlü olduğunu bildiğinden, yasalardan, o yasaları üreten sistemden korku duymaktadır; dolayısıyla “otoriteryanizm” bu toplumsal formasyonlarda yakın tehlike olmaktan çıkmıştır. Oralardaki en yakın tehlike, “doğa durumu”ndan türetilen “doğal hukuk” adına, yoksulları, hastaları, marjinalleri, yabancıları, zencileri toplum hayatından geri püskürtmeye hazırlanan liberal despotizmdir. Biz-geri bıraktırılmışlar, ortak aklımızla kamusal vicdanımızdaki otoriteryan bataklıkları kurutabilecek miyiz? Onlar-gelişmişler, insan hakları öğretilerine sahip çıkarak liberal despotik kasırgayı önleyebilecekler mi? Önümüzdeki yıllarda hep birlikte göreceğiz. Birikim 125/126, Eylül/Ekim 1997 MARX'IN NERESİNDESİNİZ, SAĞINDA MI SOLUNDA MI? Hakikati yalnızca "dilsel" bir konumdan kavramaya çalışan ve sanki büyük bir keşifmiş gibi ardından "hakikat"in olmadığı çığlıkları atan postmodern zihniyete karşı "yeni bir Aydınlanma" gerektiğini bir süredir dillendiriyor ama bunun yolunun ve yordamının nasıl olacağı konusunda tökezliyordum. Tökezlememin sorumlularından biri de kendi zihinsel organizasyonum içinde, bazı postmodernlerin ve post-yapısalcıların önemli (ya da sevimli) bir yer tuttukları gerçeğiydi. Bu nedenle kendi postmodern savrukluğumun üstesinden gelebilmek için, postmodern düşüncenin tutunduğu gerçekliği de içerebilecek sağlam bir kalkış noktasına ihtiyacım vardı. Yine bir süredir liberal demokrasinin yaşadığı kriz üzerine düşünüyor; insanlığın dinsel-tarihsel geleneğini ve sosyalizm deneyimini hesaba katmayan çözüm arayışlarının beyhude olacağı sonucuna varıyordum. Bu sonuca göre, nasıl 19. yüzyıl, düşünürleri Hegel ekseninde sağa ve sola savurmuşsa, gelecek yüzyılın düşünürleri de yapıtında liberal, sosyalist ve geleneksel unsurları bir arada kapsayan Marx eksenli bir savrulmaya tanık olacaktı: Sol Marksistler ve sağ Marksistler ... Bir yandan Türkiye'nin kendine özgü modernleşmesini sonuna kadar desteklemem, bir yandan da "yeni dünya"nın gündelik hayattaki değişimlerden ortaya çıkacağını savunan bir sosyalizm anlayışını barındıran bir belleğe sahip olmam, yukarıdaki zihinsel ihtiyaç ve sezgiler içinde yaşayıp giderken Henri Lefebvre'nin hatırası ve yapıtı önünde saygıyla ve şaşkınlıkla kalakalmama neden oldu. Galiba uzun bir süre daha bu konumda kalacağım ve galiba bu sıralarda benimkine benzeyen bir konumlanış içinde olan başkaları da var. Lefebvre, bir gündelik hayat ve modernlik düşünürü; Marx'ı bile topa tutacak kadar onun eleştiri ve yenilik anlayışına bağlı. O, tarihsel olarak ise yapıtını tam da post-yapısalcı ve postmodern düşüncenin henüz kuluçkaya yattığı İkinci Savaş'ın hemen sonrasında, Marksizm, yapısalcılık ve fenomenolojinin ısıttığı düşünce kümesinin Fransa folluğunda üretti. Hem 68 yürüyüşçülerine hem de Baudrillard başta olmak üzere Fransız postmodern zihniyetine ilham verdi. Dolayısıyla bugün 68 yürüyüşü "yarım kalmış" ve postmodern düşünce "sapma" olarak niteleniyorsa eğer, Lefebvre, "Nerede hata yaptık?" ya da "Nerede kalmıştık?" sorularına cevap aramak için iyi bir başlangıç noktası olabilirdi. Lefebvre'nin ‘Modern Dünyada Gündelik Hayat’ı 1968 tarihli, düşünürün 1946'da yazdığı ‘Gündelik Hayatın Eleştirisi’nin devamı ve 1970 tarihli "Kentsel Devrim" kitabının eskizleri niteliğinde. Lefebvre, Max Weber'le değil, Karl Marx'la aynı fikirdedir: Modern dünya, büyüden arınmamış tam tersine meta fetişizmi tarafından büyülenmiştir; meta, teolojik inceliklerle dolu mistik bir nesnedir. Ona göre "Marx, değişim değerinin, paranın, bunların gerçek iktidarının pratikte sınırsız bir yayılma riski taşıdığını" ve bu korkunç gücün nasıl sınırlanabileceğini göstermektedir. Marx'ın önerileri ve uyarıları, iki nedenle hayata geçme şansı bulamamıştır. Bunlardan birincisi, bizzat Marx'ın kendi teorisindeki yetersizlikten kaynaklanmaktadır; Marx, dikkatini kapitalizmin içindeki sanayi üretimine çevirmiş ama bu arada kentleşmenin sanayiyle bağlantılı fakat aynı zamanda ondan ayrık özgül bir süreç oluşunu anlayamamıştır. İkinci neden ise, Marx'ın teorisini referans alan hareketlerin onu anlayamamaları, sınai örgütlenmenin, planlamanın ve akılcılığın önceliğine inanan ekonomizm ve eylemciliğin, kurumların ve ideolojilerin önceliğini savunan politizm sapmalarına düşmeleridir. Kendisine bir alternatif çıkmayan kapitalist üretim ilişkileri bu fırsattan yararlanarak, hızlı teknolojik dönüşümler sayesinde ayakta kalmayı sürdürmüş ama bu arada üretici etkinliğin yerine ürünlerin, gösterilerin ve göstergelerin verimsiz bir tüketim geçmiştir. 1950-1960'lı yıllarının niteleyicisi, tüketimdir. Bu nedenle Lefebvre, yaşadığı zamanın toplumunu "sanayi", "teknoloji", "bolluk", "boş zaman" toplumu gibi adlarla değil de "tüketim"le nitelemeyi uygun bulur ama bu niteleme eksiktir; toplumun yeni kent yapıları içinde akılcı biçimde örgütlenmesi ve akılcılığın sınırları da göz önüne alındığında ona "bürokratik yönlendirilmiş tüketim toplumu" adını vermek daha tatmin edicidir. Marx'ın tanımlamaya çalıştığı "gereksinimlerin sınırlanması, tasarruf edilmesi ve kıtlığın düzenlenmesi temeline dayalı eski bir kültürden, üretimdeki bolluk ve tüketimdeki genişlik üzerine kurulu yeni bir kültüre geçilmektedir... Üretim ideolojisi ve yaratıcı faaliyetin anlamı, tüketim ideolojisi haline dönüşmüştür. Önceliği burjuvaziye veren, inisiyatifi ona bırakan bu ideoloji, işçi sınıfını fikirlerinden ve değerlerinden yoksun bırakmıştır. Etkin insan imajını silerek yerine mutluluğa ulaştıracak şey olarak, en üstün akılcılık örneği olarak...tüketici imgesini geçirmiştir. Bu görüntü içinde önem taşıyan şey tüketici ya da tüketilen nesne değil; tüketicinin, tüketme sanatı haline gelmiş olan tüketim ediminin sunumudur. Bu ideolojik ikame ve yer değiştirme süreci sırasında, eski yabancılaşmalara yeni yabancılaşmalar eklenerek yabancılaşma bilincinin yok sayılması, hatta ortadan kaldırılması başarılmıştır..." Kapitalizm, insanların modern hayata uyum sağlamasını isterken sonuçta sürece kendisi de uyum sağlamıştır. Eskiden işletme sahipleri, belirsiz bir piyasa için üretim yaparlarken İkinci Savaş sonrasının "bürokratik yönlendirilmiş tüketim toplumu"nda tüketim aracılığıyla gündelik hayatı örgütleme ve yapılandırma olanağının farkına varmışlardır. Lefebvre'nin modern dünyada toplumsal örgütlenmenin bir nesnesi olarak söz ettiği "gündelik hayat" kavramının anlaşılması çok önemlidir. Ona göre gündelik hayatın tarihi en azından a) üsluplar, b) üslupların sonu ve kültürün yaygınlaşması, c) gündelik hayatın yerleşmesi ve sağlamlaşması olmak üzere üç kısımdır. "İnkalar'da veya Aztekler'de, Yunanistan'da veya Roma'da en ufak detayları; davranışları, aletleri, alışılmış nesneleri, giysileri vs. belirleyen bir üslup vardı. Kullanıla gelen, alışılmış (gündelik) nesneler henüz içlerindeki şiiri yitirmemişlerdi... Bizim gündelik hayatımız ise, üsluba karşı duyulan nostalji, üslupsuzluk ve inatla bir üslup aranması gibi özellikleriyle öne çıkar. Üslubu yoktur; eski üslupları kullanmaya veya bu üslupların kalıntıları, yıkıntıları ve anıları içine yerleşmeye yönelik çabalara rağmen kendine bir üslup yaratmakta başarısız kalır." Geleneksel üslupla modern gündelik hayat arasında ise, 19. Yüzyılda kapitalizmin kurulmasının ardından gelen, dünyayı anlatmayı üstlenen düzyazının metinleri ve nesneleri istila ettiği kültürün yaygınlaştığı geçiş dönemi yer alır. Marx, hiçbir zaman ekonomik olanı belirleyici olarak görmese bile, kapitalizmi ekonomik olanın egemen olduğu bir toplum olarak tasarladığı için, ekonomik olanı saldırılması gereken düzey olarak göstermişti. Lefebvre ise "bürokratik yönlendirilmiş tüketim toplumu"nda ekonomik ve politik mücadelelerin yanı sıra sürekli bir kültür devrimiyle saldırılması gereken hedefin gündelik hayat olduğu kanaatindedir. "..Gündelik hayatın ağırlığı kadınlar üzerinedir... Erkeklerden, insanlık durumundan, hayattan...şikayetçidirler. Ancak hep ıskalarlar. Kadınlar, gündeliklik içinde hem öznedirler, hem de gündelik hayatın kurbanlarıdırlar, dolayısıyla nesnelerdir, ikamedirler (güzellik, dişilik, moda vs.); üstelik ikamelerin çoğalmaları aleyhinedir... Gençlik ve öğrenciler için durum bunun tam tersidir. Onlar gündelik hayatı hiç sınamamışlardır... kullanımlarına açık olan şey, babalığı ve anneliği, kültürü ve boyun eğmeyi bir araya getiren bir olgunluk ideolojisi ya da mitolojisidir.... Aydınlar da gündelik hayatın içindedirler... fakat...iyi sınanmış kaçış yöntemleri vardır..... Bu toplum akılcı olduğunu öne sürer ve kendisini böyle tanımlar...Bütün gücüyle hiç durmaksızın örgütlenir, bir şeyleri yapılandırır, planlar, programlar. Bilimsellik bu topluma gereken makineleri sağlar... Düzeysiz entrikalar, bilimin son buluşları olarak görülür; kendisinin "uzman" olduğunu öne süren her aptal, sınırsız bir prestijden faydalanır. Oysa akıl-dışılık her geçen gün daha da kötüye gitmektedir. İnsanların gerçek yaşamı üzerine en ufak bir araştırma bile, iskambile fal bakıp gelecekten haber verenlerin, büyücülerin ve kırık çıkıkçıların, yıldız falcılarının rolünü ortaya koyar. Zaten basını takip etmek yeterlidir. İnsanların gündelik hayatlarına bir anlam vermek, yollarını bulmak ve hayatlarını yönlendirmek için reklamdan başka hiçbir şeyleri yokmuş gibidir... ....... Dünyanın (veya daha ziyade Kozmosun) yeniden doğmakta olan dinselliği karşısında, onu tamamlayan ve telafi eden,daha "insani" (!) bir Eros dininin doğuşuna tanık oluyoruz... ...... En basit çözümleme bile, birbirinden oldukça farklı, "yapısal olarak" karşıt iki tür boş zaman kullanımı olduğunu gösterir: a) Derin bir tatminsizlik duygusu bırakan; ilgili kişileri, dehşete düşmüş karısının ve çocuklarının önünde "Artık her şey mümkün" diye bağırarak gazetesini yırtan Kierkegaard'vari kişilik durumuna düşüren, gündeliklikle bütünleşmiş boş zaman (gazete okuma, televizyon vs.). b) Gidiş beklentisi, bir kopuş gerekliliği, arkadaş çevresi, tatil, doğa, şenlik, delilik aracılığıyla kaçma isteği... ...... Bizim gözümüze görünen gündelik hayat, bilinçaltının mağaraları ve yer altı geçitleriyle Modernlik denilen belirsiz ve yanıltıcı gökyüzü arasında duran bir toprak parçasıdır. En yukarıda sürekliliğin gök kubbesi bulunur. Soğuk, gölgeli bir aydınlığa sahip olan bilimsellik gezegeni; Kadınlık ve Erkeklik diye adlandırılan ikizgenler en büyük gökcisimleridirler. Kuzeyden çok yükseklerde Teknoloji ve Gençlik yıldızları ışıldar. Güvenilirlik gibi gaz bulutları, Güzellik gibi sönmüş yıldızlar, Erotizmin garip burçları gökyüzünde uzanırlar. Birinci dereceden yıldızlar arasında kentliliği, Kentleşmeyi (Doğallığı ve Akılcılığı unutmamak kaydıyla) sayabiliriz. Aydan daha küçük olan gezegenleri, Kadınlığın yakınlarında bir yerlerde duran Modayı (ya da "moda olmayı"), Sportifliği de unutmamalıyız." Felsefesizdir, her türlü referansı reddetmektedir bu toplum. Teröristtir aynı zaman da, üyelerine her yönden baskı uygular; üstelik nasıl Protestanlık her bireyi kendi kendisinin papazı haline getirmişse, bu toplumda da her birey kendisinin teröristi haline gelmiştir. Terörist toplum varlığını, işleyişini, bir yazılar yığını altında canlılığını koruyan sözün ve söylemin gücüne borçludur; dil, gündelik hayatı retorik ve imgesel olanla süsleyerek örter, şiddeti gizler. İnsan, bu toplumda bir homo Quotidianus'a, bir gündelik yaratığa dönüşmüştür; insanlıktan çıkmış otomatlaşmıştır. Gündelik olanı, yalnızca devleti ve mülkiyet ilişkilerini değil topyekün bir hayatı değiştirecek bir sürekli kültür devrimi perspektifiyle gündelik olan içinde aşmaksızın bu otomatın yeniden insanlaşması mümkün değildir. Lefebvre'nin bu görüşleri ve geleceği ilişkin önerileri, birçok bakımdan eleştiriyi hak etmektedirler. Ancak şimdilerde eleştiri, bildik işlevinin aksine, hep alınacak dersin üzerini örtmeye yaradığından, bana "Bugün Lefebvre'den nereye gidebiliriz?" sorusuna bir cevap aramaya çalışmak daha anlamlı görünmektedir. Bu konuda bir fikir ileri sürmek için önce Lefebvre'den bir yerlere gitmiş olanlara bakmalıyız. Levebvre'den yola çıkarak Baudrillard'ın postmodern metafiziğine dalmak, çaresizliğin melankolisine kapılmış gibi yapıp yüzeysel düşüncenin hava baloncuklarını zevkle (!) patlatmak mümkündür. Aslında Jean Baudrillard, “Tüketim Toplumu” (1970; Türkçesi Hazal Deliçaylı-Ferda Keskin, Ayrıntı Yayınları, 1997), “Göstergenin Ekonomi Politiğine Eleştirel Bir bakış” ve “Üretimin Aynası”nda (1975; Türkçesi Oğuz Adanır, Dokuz Eylül Yayınları, 1998), ve hatta “Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm” (1977) adlı kitabında henüz belirgin biçimde Lefebvre'nin tematiğinden hareket etmektedir. Baudrillard'ın bu Lefebvreci çizgisi çoğu zaman hesaba katılmamakta, daha çok O'nun ‘Göstergenin Ekonomi Politiği...’nden itibaren Marksizm'den kesinkes kopuşu üzerinde durulmaktadır. Oysa onun yukarıda sayılan tüm kitapları, Lefebvre'nin gündelik hayatın radikal eleştirisine katkı yapan, birçok yerde Lefebvreci tezleri yineleyen metinler olarak okunabilirler. Tıpkı ilk dönem Baudrillard gibi, postmodernliği Neo-Marksist bir çerçeveden kavramaya çalışan Frederic Jameson'un “Postmodernizm ya da Geç Kapitalizmin Mantığı” (1984; Türkçesi Nuri Plümer, Yapı Kredi yayınları, 1994) ve David Harvey'in “Postmodernliğin Durumu” (1989; Türkçesi Sungur Savran, Metis Yayınları, 1998) çalışmaları da, biraz zorlamalı da olsa Lefebvre'nin tematiğine katkı sayılabilirler. Baudrillard, “Foucault'u Unutmak”tan (1977; Türkçesi Oğuz Adanır, Dokuz Eylül Yayınları, 1998) başlayarak daha sonraki çalışmalarında gündelik hayatı ve dünyayı değiştirmeye yönelmeyen, iktidar istemini eleştirmek adına kendisini iktidarsızlıkta, dolayısıyla muhafazakarlıkta konumlayan, sözüm ona eleştirel, gerçekte yalnızca "alaycı" bir medyatik mağaraya (mağazaya mı deseydik) kapatmıştır. Son dönem Baudrillard'ınkine benzer bir tarafsızlık (!), boş vermişlik ve bilgi dağarcıklarını genişletmek isteyenler, Lefebvre'den çıktıkları yolu Mike Featherstone gibi yalnızca betimlemekle yetinen ürkek akademisyenlerin “Postmodernizm ve Tüketim Kültürü” (1991; Türkçesi Mehmet Küçük, Ayrıntı Yayınları, 1996) çalışmalarıyla tamamlayabilirler. Levebvre'den yola çıkılarak gidilen yerlerden birisi de, onun çizgisini bazı "özgün" katkılarla sola doğru kıvırarak bir türlü ulaşılamayan yerdir. Bu sonuçsuz yolculuğun birçok maceracısı olmuştur. Örneğin bunlardan Bruce Brown, “Marx, Freud ve Günlük Hayatın Eleştirisi”nde (1973; Türkçesi Yavuz Alogan, Ayrıntı Yayınları, 1989) sosyalist ütopyanın gerçekleşmesi için Lefebvre'yi Marx ve Freud'un evliliklerinin nikah tanığı yapmaya kalkmaktadır. Bizimse böyle fantastik girişimlere bir diyeceğimiz olmamakla birlikte, Lefebvre okumasından çıkardığımız sonuç ve gitmeyi önerdiğimiz yol bambaşkadır. Şöyle: Lefebvre, post-yapısalcı ve postmodern zihin tüneline girişin kapı önünde durmaktadır ve bize göre bu tünele girilsin istememektedir. O sıralarda Lefebvre'nin "bürokratik yönlendirilmiş tüketim toplumu" içinde saydığı "Sosyalist Blok" henüz yaşamaktadır ve dünya iki kutupludur. Aralarında niteliksel bir fark olmadığı halde kutuplardan birisi, Marx'ın mirası üzerine bina olduğunu ileri sürmektedir. Lefebvre, bir yandan sosyalist bloğun bu savındaki yanılsamayı bir yandan da yeni bir dünya talep eden filozof Marx'ın bakışındaki eksikliği, biraz fazlaca tarafgir de olsa, gözler önüne sermeye çalışmıştır. Bugün Sosyalist Blok yoktur ve yıkılışın tüm günahı, özellikle muhafazakarlar tarafından filozof Marx'ın ve onun nezdinde "yeni dünya talebi"nin sırtına yıkılmıştır. Oysa bize düşen tıpkı Lefebvre gibi (onu eleştirerek ve onun bıraktığı yerden), yeni bir dünya talebinin imkansızlığı inancının rehavetine kapılmak değil, dün olduğu gibi şimdi de yeni dünya talebinin imkanlarını sorgulamak ve elbette bu arada yeni dünya talebinin par excellence filozofu Marx'ın yapıtını yeniden düşünmektir. Tüm bunlar için Marx'a karşı nasıl bir duygu taşıdığımızın hiçbir önemi yoktur ve hatta Marksist olmayanlar böyle bir görevi öncelikli olarak üstlenmelidirler. Kendi adıma, bir süreden beri, toplumdaki adaletsizlikler ve yeni dünya talebi konusunda fikirlerini net olarak beyan etmeyenlerle asla siyaset konuşmuyorum. Artık herkes eteğindeki taşları dökmeli, şimdi kimden ve nasıl bir dünyadan yana olduğunu açık seçik beyan etmelidir. Virgül 12, Ekim 1998 "BİRİKİM"İN BİRİKTİRDİĞİ Malzemelerden hayat yapmak "Birikim" üzerine yazmak, birçok anlamlar taşıyabilir. "Birikim"den yola çıkılarak, "dünya", "Türkiye", "sosyalizm", "teori", "tarih", "siyaset" vs. konuşulabilir. Bunların herbirinin değerini kolayca takdir edebilirim ama benim için "Birikim" daha çok "kendim"le ilgilidir. Kendimle ilgili çünkü kendimin halen süren inşaasında "Birikim", kimi zaman ince süslemecilik işlerinde kimi zaman harç olarak kullandığım, kah öyle kah böyle ama mutlaka varolan bir "hayat malzemesi"dir. Kendimle ilgili çünkü "Birikim", benim için tadı damakta kalan dostluklar; bir kasırganın ardından sağa sola, özensizce savrulan, atılan hayatlar; bazan oracıkta, atıldığı yerde kalakalmış, kurumuş, pörsümüş bazan son bir gayretle dizlerinin üzerinde doğrularak kendini ilerilere (ama nereye?) fırlatabilecek gücü bulabilmiş hayatlar demektir. Hayatın malzemesi ve hayatın kendisi. Bunları birbirinden kim ayırabilir? Ben yapamam. Kendi maceramı, teoriye bandırarak bir "iç konuşma"dan pasajlar aktarabilirim ancak. Son sayılarına doğru benim de bir yazımın çıktığı "Birinci Dönem Birikim"i ile çok ender de olsa yazmayı sürdürdüğüm, 100. cü sayısını idrak eden "İkinci Dönem Birikim"i arasında tarihte neler değişti, buna karşılık "Dergi"deki ve yazarlarındaki değişim neydi? Çok zorlu ve eğlenceli bir tez konusu. Şöyle kuşbakışı baktığımda, kendisi de görünüşte birçok değişim yaşamış eski bir "Birikim" muhibb-i olarak ben bu soruya iki şekilde cevap veriyorum: Birinci cevap, "neler değişmedi ki!" şeklindedir ve bu türden bir değişimin örnek-olayı olarak Marx'a bugün nasıl baktığımı yazının devamında anlatmakla yetineceğim. A'raftakiler İkinci cevabı ise "aslında pek de öyle değişen bir şey yok" diye verebilirim. "Değişen bir şey yok" çünkü insanlığın özgürlük ve dayanışma kutupları arasında salınıp duran macerası, yalnızca yeni bir aşamaya evrildi. "Birikim" ilk döneminde özgürlük ve dayanışma sarkacında nerede yer alıyorsa, şimdi de aynı konumda bulunuyor. Varsın adından, temel biçiminden ve "aylık sosyalist dergi" logosundan başka değişmeyen bir şey kalmasın... "Birikim" ilk döneminde, Althusser'e, reel-sosyalizm, ekonomizm ve Kemalizm eleştirilerine, gündelik hayatın sosyalist örgütlenmesi ve siyasi alana teorik müdahale iddialarına tutunarak özgürlük ve dayanışma sarkacının ortalarında kendine yer bulmaya çalışıyordu; eleştiri ve iddialar bulanıklaşsa bile şimdi de öyle. "Birikim", nasıl dün özgürlük ve dayanışma sarkacının tam da ortasına yerleşme gayretinin yarattığı gerilim ve başdönmesi nedeniyle bir türlü siyasi mücadelenin pratiğinde ayakları üzerinde durmayı becerememişse, bugün de beceremiyor. "Birikim", insanlığın ortada ve hareketsiz kalan ve yapacak bir şey kalmadığından (ya da açıkça ne yapılacağını hiçbir zaman bilemediğinden) kendisini teorinin "derin" sularına vuran tavrıyla, insanlığın bilgelikle meczupluk, çokbilmişlikle narsisistik suskunluk, yüksek entellektüel farkındalıkla "dip" sarhoşluğu arasındaki tanıdık ama her yerde kolayca rastlanmayan çizgisinin temsilcisidir. Bu yüzden de hep tam bir şey olacakmış sanılırken olamamakta; bu çizgiden hiçbir zaman ahalinin faydalanacağı bir oluşumun çıkmayacağı bir türlü anlaşılamamaktadır. Bu yüzden "Birikim", hep kendisini tarif edebilmek için "faşist hareket", "Aydınlık" gibi bariz persekütörler bulmak zorunda kalmış, toplumun ve siyasetin geri kalan kesimlerine karşı "erken ölen babanın yerini almış, dolayısıyla babacan, kibirli, biraz da sözü dinlensin isteyen büyük ağabey" rolüne yerleşmiştir. Ne babadır ne kendisi. Yerliliğe saygılıdır ama kendisi, bırakın yerli olmayı dünyalı bile değildir. Sürekli devleti eleştirir ama içindeki minyatür devletimsi aksiyonu göremez. A'raftadır; hep a'raftadır. Özgürlük ve dayanışma Özgürlük ve dayanışma. İnsanlığın iki ütopyası. Hep yakalamaya çalışılan, kimi zaman yakalandığı sanılan iki ideal. İnsanın içinde yerleşmiş iki farklı kaynaktan köken alan, aynı anda, aynı şiddette birlikte ifade edilmeleri imkansız iki töz. Ötekiyle kendi kimliğini yitirmeden bir varlık içinde birlikte olmanın hayalinden türeyen simge. Anneyle çocuk, Tanrıyla kul, devletle vatandaş, sınıfla işçi, öncüyle kitle, grupla insan arasındaki eşsiz gerilimlerin yeraldığı mucizevi hat... Özgürlük ve dayanışma, kendilerini daha on yıl öncesine kadar kapitalizm ve sosyalizm biçiminde iki farklı kutupta ifade ediyordu. Dayanışma cephesinin çökmesiyle birlikte şimdi, ortaya çıkan kaotik durumdan yeni bir görev çıkartılmaya çalışılıyor; özgürlük ve dayanışma bir araya getirilebilinecek, bu sayede kaos aşılacak sanılıyor. Stalinci dayanışmacılar bile özgürlüğe daha birincil yer verirlerken, Rorty gibi pragmacı liberaller dayanışmanın erdemlerine toz kondurmuyorlar. Oysa özgürlük ve dayanışmanın birisi diğerine galebe çalmadan hayat mümkün değildir; kaos, olsa olsa yine kutupsallıkla ya da özgürlük ve dayanışmadan birinin kesin olarak kazanması, diğerinin yenilgiyi kabullenmesiyle (ölmesi, yok olmasıyla değil) aşılabilir. "Birikim", postmodern kaosun ürünü, arızi ve geçici olanın temsilcisidir. Yerini "klasik" olana bırakması kaçınılmazdır. Eski "Birikim"in ünlü yazarlarından bugünün "Birikim"inin "Ustalara Saygı: Post-düşünürlerden seçmeler" bölümüne malzeme üretecek denli klasikler çıkması, bundandır. Marx'ta eksik kalan ya da neden "Tanrı arayıcısı"yım? Yaşadığımız dünyadaki insan ilişkilerinin toplumsal ve siyasal boyutlarına şöyle bir bakıldığında bile, "bir köylü kulübesinde bir saraydakinden farklı düşünülür" diyen Marx'a hak vermemek mümkün değildir. Gerçekten de bugün evrensel meta olan paranın dünyasında, para, girdiği yerde yalnızca oyunun kurallarını değil, fakat aynı zamanda onu elinde bulunduranların yaşama ufkunu ve dünya görüşlerini de belirlemektedir. Ülkemizde özellikle son on yıl içinde, muhtemelen dinsel dayanışma ve güven duygusu ile modern tüketim kültürünün eksikliği gibi etkenlere bağlı olarak biriktirebildikleri sermaye sayesinde ekonomik düzey açısından tırmanışa geçen çevrelerin, yaşama tarzlarındaki ve dünyaya bakışlarındaki ani değişim, Marx'ın bu öngörüsünü tartışmasız biçimde doğrulamaktadır. Sağcı, solcu ve (şimdi de) dindar sermaye sahiplerini, aralarındaki olanca çatışmaya ve çelişkiye rağmen, yaşama ve düşünme tarzlarında yanak yanağa getiren yakıcı gerçek, Marx'ın bir bakışta apaçık görüverdiği gerçektir: Maddi yaşam pratikleri, dünya görüşleri karşısında birincil bir konuma sahiptir; bir başka deyişle insanın sosyal bilinci, sosyal çevresi tarafından belirlenmektedir. Ama her şey, Marx'ın bir bakışta gördüğü bu gerçekten ibaret değil; zaten böyle olmuş olsaydı, Marksist olmak, dün olduğu gibi bugün de benim için vazgeçilmez bir sorumluk olurdu. Marx, maddi yaşam pratikleri ile dünya görüşleri arasındaki diyalektik ilişkinin yalnızca bir veçhesini, dolayısıyla gerçeğin ancak bir yanını görüyor. Oysa maddi yaşam pratikleri ile dünya görüşleri arasındaki ilişkinin bir başka yanı daha var ki, Marx, onu yalnızca seziyor ama asla tümüyle kavramıyor. Marx'ın kavrayışından kaçıp kurtulan insan-yaşam ilişkilerinin bu yanını görebilmek sahiden de kolay değil; çünkü bu yan, çok civamsı bir özellik taşıyor; onu ustaca avuçlarına almak yerine parmaklarıyla tutmaya kalkanların ellerinden kolayca kaçıveriyor. Marx'ın gözden kaçırdığı bu yanı, belli ölçülerde Hegel ve daha çok Nietzsche ve Heidegger, yakalayabilmişlerdir. Bu yan, anlamın insanın yaşam dünyasındaki ilkselliğiyle ilgilidir. İnsan, yalnızca bilinci toplumsal çevresi tarafından belirlenen değil, daha temelde, anlayan bir varlıktır. İnsanın anlaması, gerçeklik üzerinde bir farkındalık kazanması, onu maddi pratiklerin, doğal belirlenimlerin kıskacından kurtarır; özgürleşmesi için fırsat hazırlar; devrimci eylemlere girişerek (ki bireysel alandaki devrimci eylem, toplumsala öncel ve ondan öncedir) yaşama pratiklerini köklü bir biçimde değiştirivermesine yol açar. Eğer öyle olmasaydı, tarihteki bireysel ve toplumsal değişimleri, gerçekten ikna edici biçimde açıklayamazdık. Zaten bu yüzden Marx'ın toplumsal değişimi üretim ilişkileri-üretici güçler arasındaki gerilimle açıklaması, bir türlü gerçek açıklama olamamaktadır. Örneğin bugün modern dünyada psikoterapi uygulamaları, insanlara maddi yaşam pratiklerine rağmen, belli ölçülerde bireysel değişim imkanı sunmaktadırlar. İnsanın kendi hayat macerasındaki kör noktaların bilincine varması sayesinde, o güne kadar mutsuz ve sıkıntı içinde geçen hayatını değiştirebilmesi mümkün hale gelebilmektedir. Yine örneğin varoluşsal aydınlanma zamanlarında da farkettiği hayatın hakikatinin yaydığı aydınlık sayesinde insan, sıradan, uyuşturucu, tüketici, kahredici bir hayatın boynuna ilmeği geçiriverir. Aynı şekilde tarihin devrimci anları vardır. Böyle zamanlarda insanları zulmetten ve cahiliyetten kurtaran bir söz düşer yeryüzüne; ortalık aydınlanır; maddi yaşam pratiklerinin belirleyiciliği altında çürüyüp giden insanlar, toplu bir arınma ve yenilenme fırsatı yakalarlar. Çünkü aydınlanma getiren söz, onların kendilerine ve birbirlerine bakışlarını ve tutumlarını değiştiren yepyeni bir ahlak da getirmiştir. Marx, insanın özgürleşmesi ve insani varoluşun zenginleşmesi gibi katışıksız etik ve devrimci amaçlar için yola çıkmıştı; rasyonelliğin temellerini kolektif çabada görüyordu ama egosal rasyonelliğin ve bilincin çerçevesi dışına çıkma konusunda çok isteksizdi, derin psikolojiye karşı duyarsızdı. Sözünü ettiği etik ve devrimci amaçlar için bir tinsellik, ahlaki bir olgunlaşmanın gerektiğini görebiliyordu ama bir yandan "ilahi adalet", "doğal hukuk" gibi kategorilerin kaynağında yabancılaşmanın bulunduğunu söylüyordu. Ahlaka gerek duymayan bir etik, "Tanrısız bir din peşindeydi" o; bu yüzden dini hem "halkın afyonu" hem de "ruhsuz bir dünyanın ruhu" olarak anlıyordu. Bir yandan topluma hükmeden aşkın bir ahlak vaaz ettiği için Proudhon'a olmadık sözler söyleyebilen Marx, bir yandan da para hırsına tapılan günlerde bile ahlaki cesaretleri, bitmeyen enerjileri ve tinsel üstünlükleri nedeniyle İngiliz fabrika müfettişlerine hayranlığını gizleyemiyordu. Marx, maddi yaşam pratikleri ile dünya görüşleri arasındaki diyalektik ilişkinin ancak bir kısmını anlamış ama diğer kısmını anlamayı eksik bırakmıştı. Onu izleyen (sosyal demokratlardan komünistlere kadar) hemen tüm tilmizleri ise, gerçekliğe yalnızca onun bir kısmını anladığı yarım bir gözlükle baktılar; diğer kısmı ya hiç farketmediler ya da bir an önce tasfiye edilmesi gereken bir eski zaman kalıntısı sandılar. Ne ki E.P. Thompson ve R. Williams gibi tilmizler, Marksistlerin bu kavrayışlarında bir şeylerin yanlış gittiğini ilk önce görenlerdi; bu yüzden kültür ve sınıf kavramlarını tarihsel ve dinsel gelenekteki mücadeleleri katarak yeniden yorumladılar. Marx'a tinsellik katma uğraşı, şimdi oldukça kan kaybetmiş olan özgürlük teolojisi yanlılarınca sürdürüldü. Bugün ise, her ne kadar Marksist olduklarını açıkça söylemelerse de, İngiliz İşçi Partisi ve Tony Blair, bu uğraşı bir başarıya taşımaya hazırlanıyorlar. Bir İslam ülkesi olan Türkiye'de yaşayan aydınlar olarak biz, Marksist olalım olmayalım, maddi yaşam pratikleri ile dünya görüşü arasındaki diyalektik ilişkiyi çok iyi anlamalıyız. Bize ahlakın devrimci rolünü gerçekten kavratacak, bizi dünya hayatının zorbalıklarından koruyacak; iyilik ve adalet için mücadele azmimizi bilerken, püriten-moralistler olmamızı engelleyecek olan işte bu anlayıştır. Bu anlayış sayesinde, kimden gelirse gelsin zulme karşı siyasi mücadelenin zorunluluğu anlaşılabilecek; siyaset, iktidar, hırs ve çıkar için değil, yeryüzünde adaletin temini için bir araç haline gelebilecektir. Bu anlayış, aynı zamanda bilim ile inancı karşı karşıya getirilmekten kurtararak, teolojiyi mistifikasyon olmaktan çıkaracak ve onu özgürlükle kaynaştıracaktır. Birikim 100/ Ağustos 1997 erolgoka@hotmail.comBu makale toplam 2586 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||