| Anasayfam Yap Favorilere Ekle Haber Bandı EkleReklamİletişim |
![]() |
| BİLİM DÜNYA EĞİTİM EKONOMİ GÜNCEL KÜLTÜR-MEDYA SAĞLIK SİYASET SÖYLEŞİ SPOR VİDEO MAKALELER |
Bu soru ve sorun, 78 kuşağı olarak kendimizi bildik bileli hep tartışma konusu oldu. Muhtemelen bizden önce de tartışılmıştır; halen tartışılıyor. En sıkıcı, hatta gündemsiz kaldığımız zamanlarda bile, bu problem, yoğun bir “fikir üretimi” zemini teşkil etti. Geriye dönüp bakınca, insan “bu nasıl fikir üretimi ki, dönüp dönüp yine okunuyor” demekten kendini alamıyor. 30-40 yıldır hiçbir sonuca ulaşılamamış; yıl 2007, hükümetin Alevilik açılımı dolayısıyla yine aynı konuda aynı şeyler dile getiriliyor. Kolayca uzlaşmanın mümkün olduğu böyle bir konuda bile çok mükemmel bir “uzlaşmama gösterisi” sergileniyor. Tezler ve öne sürülen gerekçeler neler? 1.Bir grup dindışı aydın “laik devlette bir din kurumu olmaz; lağvedilmeli” diyor. Bir grup dinci aydın da aynı şeyi söylüyor; “madem ki laik devlette din kurumu olmaz; o halde lağvedilsin ve din işleri sivil topluma bırakılsın.” İki karşıt grup arasındaki bu birliktelik ilginç gibi görünüyor. İnsan da doğal olarak “nasıl oluyor da bu insanlar aynı sonuçta uzlaşıyor” diye merak ediyor. Yakından bakınca ise, yargı birlikteliğinin altında bambaşka şeyler yatıyor. Yani ortada “sözde birlik” var, özde değil! Dindışı aydınların tezi, her yerde tekrarlanan bir laiklik tanımına dayanıyor: “Laiklik din işleri ile devlet işlerinin ayrılmasıdır.” Öyle ya, madem ki durum böyledir, yani Diyanet İşleri gibi resmi bir kurum din işleri icra etmektedir, o halde din işleri devlet işlerinden ayrılmamış olmaktadır ve bu da laikliğe aykırıdır. Bu çıkarım, kendisi açıklanmaya muhtaç olan laiklik tanımı üzerine bina edilmiş çok yüzeysel bir çıkarımdır. Din işleri nedir? Din işleri ile devlet işlerinin ayrılmasından kastedilen nedir? Diyanet, devletin tüm işlerine karışmakta ve böylece din işleri ile devlet işleri karmakarış mı olmaktadır? Din -teolojik niteliği, kaynağı bir tarafa bırakılırsa- bir sosyal olgu olduğuna ve devlet de sosyal zeminde varlık kazanan bir organizasyon olduğuna göre, bunların ilişkisi nasıl düzenlenecektir? Sakın bu tanım deist (Rousseau’cu, Voltaire’ci) bir din ve tanrı tasarımına, bu çzigideki laiklik kabulüne dayanıyor olmasın! Dinci aydınların tezini tartışmaya gerek yok. Onların bu kurumsal işleyişin niçin sivil topluma bırakılmasını talep ettikleri belli. Bu hizmetin mahalli düzeyde yürütülmesi, özellikle cemaatçi ruhtan kurtulamamış veya hayatını cemaatçi yapı içinde sürdürmeye karar vermiş insanlara bir egemenlik alanı oluşturacak. Çünkü bu hizmet her şeyden önce ekonomik kaynak gerektirecek. İnsanlardan kaynak temin etmenin en kolay yolu, dini duygulara hitap etmektir. Mesela önemli bir cemaatin kendi faaliyet alanı için kullandığı yaygın ad, “hizmet”tir. Bu adlandırmada, bireyin “kendini, emeğini, hayatını bu yüce amaçlara uhrevi duygularla adaması” mesajı vardır. İnsanlar, en kolay yoldan, dini duyguların ve ideallerin yoğun olduğu cemaat ortamında sevk ve idare edilir. Din hizmetlerinin sivil topluma bırakılması, bu tür cemaatlerden tutun da tarikatlara ve siyasal İslamcılara kadar herkese yeni hükümranlık alanları açacaktır. Hem ekonomik kaynak temini ve kullanımı açısından, hem de taraftar kazanma açısından… Eğer bu dinî gruplar kendilerini samimi duygularla, karşılıksız olarak İslam’a adasalardı, her şeyden önce aralarında husumet olmazdı ve insanların büyük çoğunluğunun kendini Müslüman olarak tanımladıkları bir toplumda taraftar kazanma gibi nifak tohumları saçıcı bir yola gitmezlerdi. Elbette bunlar arasında gerçekten samimi olan bireyler vardır; “niyetölçer”imiz de yok, ama görünen o ki, bu kişi ve gruplar din duyguları üzerinden kendilerine sivil saltanat alanı inşa etmeye çalışıyorlar. 2.Jakoben aydın grubu ise, “Din gibi önemli bir kurumu başıboş bırakamazsınız, bu yüzden Diyanet İşleri var olmalıdır. Dinin devlet tarafından kontrol edilmesi ise laikliğe aykırı değil…” tezinden hareketle, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurumsal mevcudiyetini, laik düzen açısından zorunlu görüyor. Bu kabulün gerekçesi ise tamamen trajiktir. Din daima bilkuvve (potansiyel) bir tehdit kaynağıdır, öyleyse onun bilfiil tehdit haline gelmesine izin verilmemelidir. Bu yüzden de daima kontrol altında tutulmalı, gerektiğinde “siyasal amaçlar” için kullanılmalıdır… Bu kabuldeki trajediyi derinleştiren husus da, kendisi tehdit kaynağı olan “din”e mensup olanların da bizzat potansiyel bir tehdit olarak algılanmaları vakıasıdır. 3.Bir diğer grup, laik devletin bütün dinlere ve mezheplere aynı uzaklıkta olması gerektiğini, dolayısıyla din hizmetlerini yürüten bir kurumun laikliğe hiç de aykırı olmadığını ifade ediyor. Bu tez ise din ve vicdan özgürlüğünü hukuki teminata bağlamayı amaçlayan özgürlükçü laiklik tanımına dayanıyor. “Laiklik, hiçbir yasanın kaynağını dinden almadığı, hiçbir yasanın herhangi bir dinî referans taşımadığı; tüm yasaların insan aklına dayandığı bir siyasal-hukukî düzendir.” Dolayısıyla Diyanet İşleri Başkanlığı bir “din kurumu” değil, belediyeler gibi, sosyal hizmetler gibi kendi alanında topluma hizmet götüren bir kurumdur. Onun varlığı, yasaların kaynağının dine dayanması anlamına gelmemektedir. Böylece din işleri devlet işlerine karışmış değildir…. Bu görüşler arasında, akla en yakın tez, bu üçüncüsü gibi durmaktadır. Fakat pratikte bazı sorunların olduğu da apaçıktır. Alevi topluluğunun iddia ettiği gibi, Diyanet İşleri Başkanlığı gerçekten de Sünnilere din hizmeti götürmektedir. Bu da “devletin tüm dinlere ve mezheplere eşit uzaklıkta olması gerekliliği” ile çelişmektedir. Yani Diyanet’in bugünkü hizmet alanı göz önüne alındığında, devlet Sünnilere daha yakın durmaktadır. *** O halde çözüm nerede yatabilir? Sivri diliyle toplumu ve sistem sahiplerini rahatsız eden, yerli-yersiz çıkışlarıyla ülkeyi geren, şimdilerde kızağa alınmış olan bir siyasetçi, bozuk saatin bile günde iki kez doğru zamanı göstermesi vakıası gibi isabetli bir tez öne sürmüş ve “laikliği yeniden tanımlayalım” demişti. Bu beyan, laikliği ortadan kaldırma teklifi gibi algılanmıştı. Gerçekten de laikliğin “din işleri ile devlet işlerinin ayrılması” şeklinde mi yoksa “hiçbir yasanın kaynağını dinden almaması gerekliliği” şeklinde mi tanımlanacağı/anlaşılacağı hususu açığa kavuşturulup üzerinde uzlaşma sağlanmadıkça, bu kısır çekişme sürecek gibi görünmektedir. Herkes ayrı dilden mi konuşmaktadır yoksa aynı dilden mi, belli değildir. Kimse eteğindeki taşları tam dökmediği için, tartışmalar ortak siyasal aklın zaferiyle, uzlaşmayla sonuçlanmamakta, kısır çekişmelere dönüşmektedir. Aslında gerek İslam’ın özü açısından gerekse yukarıdaki tezler bakımından büyük bir sorun, uzlaşmaz bir çelişki yoktur. Yasalar kaynağını dinden almadıkça, devlet din emirleri doğrultusunda icraat yapmayacak; dolayısıyla din işleri ile devlet işleri zaten ayrı mecrada yürüyecek, yani ayrı olmuş olacaktır. Kimse zorla dinî esaslara uymaya zorlanamaz. Zorlama, iman denilen öznel tercihin ve içsel teslimiyetin doğasına aykırıdır. Zaten İslam da herhangi bir siyasal düzen emretmediğine ve inanıp inanmama, inanca uygun davranıp davranmama konusunda özgürlükçü olduğuna; hiçbir otoriteye bu yolda bir baskı hakkı vermediğine göre, laik düzen açısından, İslam’ın kendisinden kaynaklanan bir tehdit yoktur. Siyasal İslam diye adlandırılan siyasal tasarım ise tamamen bireylerin ortaya koydukları ve İslam ile meşrulaştırdıkları bir ideolojidir. İslam’ın kendisi asla ideoloji değildir; İslam bireysel tasarımların meşruiyet kaynağı da değildir. Bunun ortaya konması için işin bu yönü derinlemesine tartışılmalıdır. O zaman, dini siyasallaştırmak isteyenlere kimse itibar etmez. Bu durumda geriye, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bir hizmet kurumu olduğunu algılamak kalmaktadır. Bu kurum gerçekten de bir hizmet kurumudur. Devlet, vatandaşlarının dinî ibadet ihtiyaçlarını karşılamak için bir kurum kurmuş ve bu ihtiyaçların daha organize biçimde karşılanmasına imkan sağlamıştır. Yukarıda belirtilen fiili çelişki ortadan kaldırıldığında; yani bu hizmet kurumu tüm dinlere, Alevilik ve Sünnilik gibi farklı din yorumunu paylaşan topluluklara eşit derecede hizmet götürdüğünde, devlet her inanca eşit mesafede durmuş olacaktır. Bu dinî grupların özelliği, tarihsel köklere dayanmaları; kendi teolojilerine sahip olmalarıdır. (Hatta özellikle Alevilerin, çocuklarına zorla Sünni akaidi okutulmasına itiraz etmeleri, kesinlikle haklı bir çıkıştır. Her din ve farklı din yorumu mensupları, kendi çocuklarına kendi teolojilerini öğretebilmelidir. Onun için de önce teolojilerini yazıya dökmek zorundalar.) Bu teklife hemen “tarikatlar veya diğer cemaatlar da hizmet talep ederse ne olacak” şeklinde mukabele edilmesi yanlıştır. Öncelikle tarikatlar farklı bir din yorumu ve farklı bir teoloji etrafında değil, farklı bir dinî yaşantı çerçevesinde ortaya çıkan sosyal gruplardır. Adını zikretmeye gerek görmediğimiz birtakım cemaatlar da aynı niteliktedir. Üstelik bu sosyal grupların hatırı sayılır bir kısmı, aynı zamanda ekonomik bağlar etrafında varlığını sürdürmektedir. Yani bir anlamda menfaat birliğine dönüşmüştür. Dolayısıyla onların Diyanet denilen hizmet kurumundan hizmet talep etme hakları yoktur. Bu noktada, özellikle ilahiyatçılar tarafından tartışılması gereken bir diğer sosyal olguya da işaret edelim: Tarikatlar ve cemaatler… Tarikatlar tarihsel köklere sahip olmalarına rağmen, tarihin uzak çağlarındaki fonksiyonlarını kaybettikleri gibi, tarikatlardaki mürşit-mürit ilişkisi İslam inancı açısından ciddi problemler taşımaktadır. Bunu tartışma masasına yatırmak gerekir. Ayrıca yaşadığımız çağlar tarikat/cemaat çağı değildir. İslam’ın, bugünkü anlamıyla ve pratiği itibarıyla tarikat yada cemaatları teşvik ettiği söylenemez. O halde şu sorunun cevabı verildiği takdirde birçok şey aydınlanır: İslam nasıl bir toplumsallık öngörmektedir? milaykokturk@gmail.com Bu makale 1,037 kez okundu.
|
|
| İletişim | Reklam 2005 - 2010 Sitedeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz. |