- |
|
Çok Okunanlar
|
|
||||||||||
![]() Ahmet Kekeç
Baykal’ın konuşmaya hakkı var mı?
Deniz Baykal, İzmit’te yaptığı konuşmada, bir kez daha hükümeti ‘devleti ele geçirmek’le suçladı ve yargıdaki ‘siyasallaşma çabaları’na dikkatlerimizi çekti. Biz de büyük bir zevkle izledik. Doğrudur. Hükümet böyle (bence son derece doğal) şeyler yapıyor. Haddizatında hükümetlerin bir görevi de ‘devleti ele geçirmek’, ‘sisteme nüfuz etmek’tir. Çünkü, siyasi partilerin, derneklerin, vakıfların, odaların, sendikaların, ideolojik grupların nihai hedefi devlete nüfuz etmek, ‘siyaseten tardedilmiş’ yığınları sisteme katmak, devletin kaynaklarından daha çok yararlandırmaktır. Çünkü Türkiye’de siyaset, ‘devleti ele geçirmek’ esasına göre örgütlenmiştir. Bu ne AK Parti’nin, ne CHP’nin, ne de sair partilerin suçudur. Sistem böyle uygun görmüştür. Çünkü devlet, son tahlilde, ele geçirilen/ele geçirilesi bir şeydir. Sorun, galiba (Deniz Baykal gibilerin de sorunu), kimlerin ya da hangi ideolojik grupların devleti ele geçirdiğinde odaklanıyor. Halkın tarih ve kültür geçmişiyle kavgalıysanız, birtakım moral ve ahlak değerlerine yabancıysanız ya da bu değerlerin ‘geçersiz’ olduğunu savunuyorsanız, sizin devleti ele geçirmenizde beis yok... Demokrasiye kuşkuyla bakıyorsanız, ‘bürokrat oligarşisi’ni temsil mekanizmasına tercih ediyorsanız, hele askeri darbelerin ‘başımıza gelmiş en iyi şey’ olduğunu savunuyorsanız, devlet zaten sizin hakkınız. Madem ‘ele geçirmek’ ameliyesi ciddi bir ‘sorunsal’ olarak karşımızda duruyor; o zaman devlete yakın olmayı ‘avantaj’ olmaktan çıkaracak bir siyaset benimseyelim ve bunu yaygınlaştıralım. Mesela, ekonomide devletin payını asgariye indirgeyen ‘özelleştirme’ politikalarına destek verebiliriz. İdeolojik devleti gerileten ve vatandaş tercihlerine inisiyatif tanıyan ‘sivil anayasa’ çalışmalarına katkı sağlayabiliriz. Devlet ‘rant dağıtan ideolojik bir mekanizma’ olmaktan çıkarıldığında, siyasi partiler, dernekler, vakıflar, sivil toplum örgütleri de bu dağıtımın ana ve ara bayii olma hevesinden vazgeçeceklerdir. Sahiplik vehmedip ‘devlet’ adına kaygılanan Baykal buna hazır mı? Siyasi partiler hazır mı? Sivil toplum örgütleri hazır mı? En önemlisi, bürokrasi hazır mı? Tabii, ‘nasıl bir devlet?’ sorusu burada önem kazanıyor. Elbette asayiş, hukuk ve sağlık alanında hizmet veren; adil, hukukun üstünlüğüne inanan ve ‘akçalı işlere’ bulaşmayan bir devlet... Tahakküm etmeyi değil, hizmet üretmeyi şiar edinmiş bir devlet. Farklılıkları ve karşıtlıkları meczetmiş, her vatandaşına eşit mesafede olan bir devlet. Böyle bir devlet teşekkül ettiğinde Türkiye’de kavga bitecektir. Sağ-sol, alevi-sünni, laik-antilaik tersleşmesinin anlamı kalmayacaktır. Baykal da durduk yerde kaygılanmayacaktır. Şu ‘yargıdaki siyasallaşma olayı’na gelince... Bu konuda en son konuşacak kişi Deniz Baykal’dır. Dönemin Adalet Bakanı Mehmet Moğultay, ‘Adalet Bakanlığı kadrolarına beş bin kişi atadım. Elbette kendi yandaşlarımı atayacaktım. Bu kadroları MHP’ye mi bıraksaydım?’ dediğinde, Baykal bu itirafı derin bir sükunetle izlemişti. Moğultay, gerçi, farklı bir partinin (SHP’nin) Adalet Bakanı’ydı ama, ideolojik planda Baykal’la zihniyet ortaklıkları vardı... starBu makale toplam 626 defa okunmuştur.
|
Döviz fiyatları güncelleniyor
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||