-
  SON HABERLER
Celal Bayar: <m:red>Laiklik, Alevi-Sünni dengesi içindi</m:red>
Haber 10
Karakter boyutu : Normal Büyük Daha Büyük En Büyük
Celal Bayar: Laiklik, Alevi-Sünni dengesi içindi
Bu söyleşi, 22 Haziran 1982'de Celal Bayar'ın ölümünden hemen önce, İstanbul/ Çiftehavuzlar'da Hüseyin Atay, Mehmed Said Hatiboğlu ve Ali Coşkun'un katılımlarıyla gerçekleştirilmiştir. Bayar'ın, Atatürk ve Laiklikleilgili ilginç tespitlerini içeren bu önemli söyleşiyi ilginize sunuyoruz.


Celal Bayar ile atatürk üzerine bir söyleşi*

Atatürk'ün dini sahadaki görüşleri ve fikirleri memleketimize yakın çevreye ve bütün Garp dünyasına yanlış aksettirilmiş, bilhassa Türkiye'de yapılmış olan inkılâplar dinin aleyhine olarak gösterilmişti.

İlahiyat’tan üç, Hukuk, Siyasal ve Hacette­pe'den birer arkadaş ol­mak üzere bir komisyon teşkil edildi. Atatürk'ün dinî sahadaki görüşleri ve fikirleri memleketimi­ze, yakın çevreye ve bü­tün Garp dünyasına yan­lış aksettirilmiş, bilhassa Türkiye'de yapılmış olan inkılâplar dinin aleyhine olarak gösterilmişti. Neti­cede dış memleketlerde, Atatürk'ün yaptıklarının İslam'a aykırı dinsiz bir hareket olduğu şeklinde bazı tenkitler çıkmıştı. Bi­ze verilen vazife Ata­türk'ün dinî sahadaki gö­rüşlerini kendi beyanları­ndan tespit etmekti. Biz, bütün neşriyatı elimizden geldiği kadar tarayarak bu vazifeyi yapmaya ça­lıştık. Gördük ki Atatürk bilhassa 1923'e kadarki beyanlarında kendisinin İslam dinine mensup ol­duğunu ve İslamiyet'in dine, fenne ve modern ilimlere muvafık bir din olduğunu belirtmişti. Memleketimizde bütün fertlerin dinini öğrene­bilmesinin lazım geldiği­nden, dinini öğrenebil­eceği yerin mektep olu­ğundan, dini öğretecek yüksek seviyede öğret­menlerin, din âlimlerinin yetiştirilmesinin lüzu­mundan bahsetmişti. Bu sözler onun çeşitli beyan­larında vardır. Bize diyor­lar ki "Atatürk bu beyan­ları bir taviz olarak yap­mıştır aslında böyle dü­şünmemiştir. Bunun aksi­ne bir kanaati izhar ettiği de vakidir." Biz buna şah­sen inanamıyoruz. Çünkü kanaatimiz odur ki Atatürk hiçbir kimseye taviz vermemiştir. İnan­dığını dosdoğru söylemiştir. Bu sahalarda zât-ı âlîlerinizin fikirle­rine müracaat etmek için sizleri rahatsız ettik.

.

"Atatürk hiçbir zaman dinsiz değildi. Ve dinsiz olmaklığın ancak basiretsizlik olduğuna inanmış bir insandı. Hurafe düşmanıydı."

Celal Bayar: Atatürk'ün fikirlerini tam anlatamam diye korkarım ve bü­yük mesuliyet duyarım. Bir defa Ata­türk'ün vaziyetini tespit edelim. Ata­türk daha kolağası iken bana anlat­mıştır. İttihâd-ı terakki diye Meşruyet'i ilan eden bir cemiyet vardır. Bu cemiyet muhafazakârdı. Osmanlılığı padişahlık etrafında toplamak ister­di. Başka şekilde vahdet tevhit edile­mez mütaalasında idi. O zamanın ce­miyetine, o cemiyetin zihniyetine ve seviyesine göre başka türlü de ola­mazdı. Atatürk o sıralarda Hilafet ve saltanat mese­lesi hakkındaki düşünce­sini bana söylemiştir. Sal­tanat müessese olarak çürümüştür ve kıymetini kaybetmiştir. Ben bu fi­kirdeydim. Bizim muhiti­mize göre bir padişah kötü olursa bir fetva ile halledersin. Ama o işi ıslah etmek ve daha iyi adam getirmek için çürümüş olan o müessesesinin içinden, o müessese­nin erkânından birini getiriyorsun. Bu ıslah değildir. Çürümüş olan mü­essesesinin yerine sağlam yeni bir müessese koymak lazımdır. Şahısla­rın değişmesi ile bu mesele hallolmaz. Atatürk kolağası iken onun sal­tanat hakkındaki fikirleri bunlardır. Yani padişahlığı kaldırıp Cumhuriyet'i getirmek için bu gerekçeyle hare­ket etti. Padişah, şahsen iyi adam olur ya da şahsen kötü adam olur. Kötü adam olduğu zaman onu kaldı­rıp atıyorlar. Bu ıslah değildir. Oraya sağlam bir müessese koymak lazım­dır. Müessese çürümüştür. Kolağası demek kıdemli yüzbaşı demektir. Yani Atatürk, genç bir subayken bunları düşünmüştür. Sonra Atatürk laikliğe inanmıştır. Dinin safsata kıs­mı vardır. Fakat o, din değildir. Hu-refedir. Ürdün'e gittiğimde kendi ba­şımdan da geçti. Oranın kralı Hüse­yin bizle dost geçinmek isterdi. Ür­dün'e iade-i ziyaret için gitmiştim. Bana "Mescid-i Aksa'ya gidelim" de­di. Beni oraya götürdü. Ama Mescid-i Aksa'da ne yapacağımızı bir prog­rama bağlamadı. Hz. Ömer Camisi'ne gittik. Burada adettir gelince iki rekât namaz kılınır. "Abdestim yok" dedim. Ben abdestsiz namaz kılmak istemem. Suizan edeceklermiş ne edeceklerse etsinler riyakârlığa kıy­met vermem. "Burada abdest alma imkânı yok, siz dilediğiniz gibi na­maz kılın" dedim. Sonra "ziyaret ya­pacağız" dediler. Siyah bir taş göster­diler: Hacer-i muallâka. Bir ayak izi gösterdiler ki Hz. Peygamber Mirac'a çıkarken Kudüs'e gelmiştir, yukarıya Kudüs'ten çıkmıştır. Bu sırada o taşa basmış sonra da ayağının olduğu gi­bi izi çıkmış. Taş oyulmuş. Ben inan­madım. Bu dinin şartlarından değil buna inansan da inanmasan da bir şey ifade etmez. Böyle hurafelere Atatürk kıymet vermezdi. Bu dini i'lâ etmez, bilakis çürütür. Sonra Meşru­tiyet ilan edilince orduda o zaman mektepli ve alaylı subaylar vardı. Alaylı subaylar terk-i tezkere eder­lerdi. Çavuş falan olur onu mülazım yaparlar yedek subay yerine kulla­nırlardı. Selanik'te orduyu ıslah et­mek istiyorlar. Atatürk gibi tanınmış olan subayları vazifelendirmişler. Alaylı subaylara askerî konferans ve harp tarihi verecekler. Bizim dersle­rimizde kaç bin muharebe var. Han­gi muharebeyi anlatacaksa takdiri ona bırakmışlar. Atatürk anlatmak için Hz. Peygamber'in muharebeleri­nin esasını tercih etmiş. Ve "öbürleri­ne gitmezlerdi benim derslerime ge­lirlerdi" derdi. Zekâsını ve insanların halet-i rûhiyesini biliyor. Kendisini dinletmek için fazla cemaat topla­mak istiyor onu kullanıyor. Eğer on­dan ikrah etmiş olsa böyle bir şey aklına gelmez. Cemiyetin de onu bil­diğini bildiği için onu kullanıyor. Şimdi bununla demek istiyorum ki Atatürk hiçbir zaman dinsiz değildi. Ve dinsiz olmaklığın ancak basiret­sizlik olduğuna inanmış bir insandı. Hurafe düşmanıydı. Ben de öyleyim. Aklı başında olan münevverler eğer şahsi bir menfaati yoksa böyle dü­şünmeye mecburlardır. Daha Ata­türk, yüzbaşı iken "padişahları de­ğiştirmenin bir kıymeti yoktur" di­yor. Büyük bir zekâ, harika bir adam. Görüyor ki müessese çürü­müş. Padişahlar cariye elinde yetişi­yor cahil fakat her iradesi yerine ge­tirilecek. Ne milletini ne de tarihini tanıyor. Müessese çürümüş. Bundan dolayı o zaman "bunu böyle yapma­lıdır" dedi ve tatbikatını da yaptı. Tatbikatını yapmasaydı şimdi İstan­bul'da ya İngilizler olacaktı ya Yu­nanlılar olacaktı. Demek ki gördüğü şey İslamlık için millî mevcudiyetimiz için hatta şahsi haysiyet ve şerefimiz için ehemmiyetlidir. Mecliste tek parti meselesi vardı. Bu, bugün de bir meseledir. Atatürk, diyor ki "meclis mutlaka millet tarafından se­çilmiş insanlar tarafından murakabe edilmelidir." Birisi iktidara geçer öbürü onu murakabe eder. Bunun için bir açıklık olur diye Serbest Fırka'yı kurmaya çalıştı. Ben de bunla­rın içindeydim. Ali Fethi Bey de var­dı. Ali Fethi Bey Atatürk'ün yakın arkadaşlarındandı. Mesela o, Sofya'da sefir iken Atatürk de orada ateşelik yapmıştır. Ve Atatürk, Fethi Bey'e de inanıyor. Partiyi ona kurdurmak isti­yor. Atatürk Fethi Bey'e diyor ki "laiklik ve cumhuriyet meselesi mah­fuz kalmak şartıyla her meseleyi di­lediğin gibi mecliste tenkit edebilir­sin." Ancak bu iki şeyin tenkidini is­temem. Kendisi işte bu kadar laikliği tutmuştur. Ve bana söylemiştir ki bu millet alevilik, Sünnilik davasından dolayı birbirlerini tahrip etmişlerdir. Olayın hakikati de budur.

Kökeni ta Muaviye'ye ka­dar dayanır. Peygamber'in torununu şehit et­mişlerdir. Birbirlerinin ezeli düşmanlarıdır. İkisi de Müslümandır ve bir ırktandır. İyi tatbik edilir­se laiklik bu sorunu ıslah edecektir. Bu din mesele­si vicdanidir. Allah'a karşı bir mesuliyettir. Ona kim­senin karışmaya hakkı yoktur. Türklerde ruhbaniyet yoktur. Papaz var mı? Benim de babam çok kıymetli bir hoca idi. Bu fikir de ta babamdan gelmiştir. Atatürk'ün ağzından işittim derdi ki "benim getirdiğim laiklik meselesi bu alevilik, Sünnilik ezeli davasını halledecektir. Bundan baş­ka da çözümü yoktur" derdi.

Gettard Yeşke diye Alman bir müsteşriğin Yeni Türkiye'de İslam adında bir kitabı var. O, kitap­ta Atatürk ile İsmet Paşa'yı muka­yese ediyor. Orada Yeşke, "Ata­türk kendisinin İslam olduğunu her zaman ileri sürmüştür ve İs­lam olmaktan övündüğünü ya­bancılara karşı dahi müdaafaa et­miştir" diyor. Bu doğru mudur?

Celal Bayar: Atatürk, "Peygamber, en büyük adamdır" demiştir. Bu kelimeyi açıkça söylemiştir. Peygamber'in en büyük adam olduğunu söylediğini onun ağzından kaç defa işitmişimdir.

Bunu hangi senelerde söylemiş­tir?

Celal Bayar: Bütün ömrü boyunca söylemiştir.

· Atatürk her şeyden evvel bu laiklik meselesinin Müslümanlar arasındaki nifağı ve düşmanlığı kaldıracağına inanmıştır.

Atatürk'ün dinsiz oldu­ğunu iddia edenlerin "bu ilk yıllarda Atatürk Müslüman gözükmüş­tür sonra bundan vaz­geçmiştir" dediklerini söylediniz. Bu sözünüz bunlarla çelişiyor.

Celal Bayar: Atatürk genç yaşından itibaren meseleleri takip eden bir adamdır. Orada farz edelim ki yan­lış bir iş yapmıştır. Bu hepimizin ba­şından geçebilirdi. Ona saplanıp da bu adam iki yüzlülük yapmıştır diye bu ilânihaye gidecek mi? Mensuh ayet bile var. Mensuh ayetle Allah Cibrili gönderirken yanlış mı yapı­yor! Yaptığı işe bakmak gerek. Ata­türk her şeyden evvel bu laiklik me­selesinin müslümanlar arasındaki nifakı ve düşmanlığı kaldıracağına inanmıştır. Sonra o, hurafeye kıy­met vermek suretiyle dinin âlî esas­ları üzerinde durup onu çürütmeye çalışanların da ağzını tıkamak için "hurafeye lüzum yoktur" demiştir. Aklıselim olan bir insan bundan başkasını yapar mı?

Laiklik çerçevesi içinde Atatürk ölümüne kadar Türk milleti için İslam dininin akaidinin yüksek prensiplerinin lüzumlu olduğuna kani miydi?

Celal Bayar: Laikliği bir kenara çı­karmak şartıyla. Laikliği münakaşa edelim. Laiklik iyidir. Bazıları laikliğe dinsizliktir diyor, değildir. Esas, dini­mizde ruhban meselesi vardır ve sa­rahaten reddedilmiştir. Laikliğin esa­sında anlaştığımız zaman da mesele hallolunabilir. Ama biz, her şey bizim dediğimiz gibi olacak, Diyanet İşleri ne fetva verirse o olacak, diyoruz. Oraya kadar giderseniz bu memleket felah bulmaz. Ve bulmamıştır.

Efendim müsaade buyurursanız Atatürk'ün laiklik anlayışını şu şekilde tarif edebilir miyiz? Ata­türk dinin akide ve ahlak pren­siplerini, değişmez prensipleri­ni kabul etmiştir. Fakat dünya ile ilgili meseleleri zamanla şart­ların değişmesiyle değişebilece­ğini ve bu meselelerin milletin kendisinin halletmek durumun­da olduğunu kabul etmiştir diye­bilir miyiz?

Celal Bayar: Bunu böyle tarif et­miştir. Bütün dünya bunu böyle ka­bul etmiştir.

Daha önce laiklik sahasında fi­kirler ileri sürmüş pek çok âli­mimiz var. Mesela Ali Suavi ilk defa bu fikirleri ileri sürmüştür. Onun "laikliğin getirilmesi mut­laka şarttır" diye fikirleri vardır. Daha sonra Celal Nuri Bey ilk anayasanın raportörlüğünü ya­pan kişidir. Onun ittihad-ı İs­lâm adlı bir kitabı var. Bendeniz o kitabı okumuştum. Orada ta­mamen Atatürk'ün düşüncesi is­tikametinde bir laiklik teklif ediliyor.

Celal Bayar: Ben de okudum. Celal Nuri'yi tanırım. Ansiklopedik bir mu­harrirdi, iyi lisan bilir, süratli yazı ya­zardı. Fakat o kadar. (...) Meşrutiyet içerisinde Abdullah Cevdet laikliği ilk defa ortaya atmıştır. Fakat talihsizlik olmuştur. Kendisinin şahsi ahlakına güvenilmiyor. Tabi bu sebeple laiklik anlaşılmamıştır.

1949'da İnönü tarafından okul­lara din dersinin konulması ve sizler iktidara geldiğiniz zaman imam hatip okullarının çoğal­ması, İslam enstitülerinin açıl­ması ve din derslerine müsama­ha gösterilmesi bazı çevrelerce Atatürkçülükten ve laiklikten ay­rılma olarak tavsif edildi. Hatır­ladığım kadarıyla 27 Mayıs İhtilalı’nın sebeplerinden biri ola­rak Atatürkçülükten ayrılmak da zikredilmişti. İnönü'nün din derslerini başlatması ve sizin de bu uygulamayı takip etmeniz Atatürkçülükten ve laiklikten uzaklaşma mıdır?

<>Celal Bayar: Benim bir kanaatim var. Yazıyorum inşaallah bitireceğim, oku­yacaksınız. 27 Mayıs'ı üç kuvvet yap­mıştır. Birinci kuvvet Rusya'dır. Rusya ile Demokrat Parti olarak biz politika­mızı değiştirmişiz. Çünkü Rusya biz­den boğazları, Kars, Ardahan, Kağız­man'ı istemiştir. İkinci Cihan Harbi'n­de muzaffer olduktan sonra anladık ki Rusya Çar zamanının politikasını orak çekiç bayrağı ile din hâline getirerek Türkiye'yi kendi hesabına parçala­mak istiyor. Bunu gördük. Oturup da ağlayacak değiliz. Sonra kendimiz tek başımıza Moskova'nın hakkından ge­liriz diye ahmaklık edecek de hiç de­ğiliz. Bu beladan kurtulmak için kim vardır ne vardır diye ortak aradık. Na­to 'ya girdik. Bizim Nato'ya girme maksadımız hiçbir devlete karşı hare­ket değildir, harp değildir ancak mü­dafaadır. Bütün insanlık için komi­nizin bir tehlike hâline getirilmiştir.

· "27 Mayıs’ı gerçekleştiren ikinci güç ise İsmet paşa ve Halk Partisi’dir. O, Demokrat Parti yüzünden iktidardan düşürülmüştür ve bunu hiçbir zaman hazmedememiştir."

Bizim amacımız Rusya'yı, bütün dün­yayı kominize etme sevdasından vazgeçirmekti. Biz de bunu yapmak için Na­to'ya girmişizdir. Nato'ya girmek istediğimiz vakit de Demokrat Parti'den ev­velki hükümetlere inan­madılar ve içlerine almadı­lar. Ancak, bize inandılar. Biz, samimiyiz, sözümüzü tutarız. Bunun nimeti de külfeti de var. Biz Nato'ya girdikten sonra Stalin Tif­lis'te bizi ve bütün dünya­yı tehdit eden bir nutuk söyledi. Ben de o vakit Kars’ta bulunuyordum.

Ben ona cevap verdim. Stalin diyor ki "Türkiye bunun hesabını verecektir." Onlar için de bu, hayati bir meseledir. Nato onların emellerini yok ediyor. Biz de Nato ile beraber oluyoruz. 27 Mayısın içerisinde iç ve dış kominizmin rolü vardır. Ve 27 Mayıs'ta iç ve dış kominizmi idare eden de Rusya'dır. 27 Mayıs'ı gerçekleştiren ikinci güç ise İsmet paşa ve Halk Partisi'dir. O, De­mokrat Parti yüzünden iktidardan düşürülmüştür ve bunu hiçbir zaman hazmedememiştir. Siz bizi düşürdü­nüz mü biz de size bak ne yaparız di­ye onlarla beraber oldular.

· "Dünyada darbe yapmış da politikaya girmiş ve devam etmiş, memleketine hayır getirmiş hiçbir devlet ve memleket yoktur."

Ondan sonra bu, on beş yirmi sene­den beri sosyal antropoloji diye ye­ni bir ilim tesis etti. Benim torunla­rımdan biri bunu tahsil etmiştir. Bunların fikirleri şu: Ordular bütün dünyaya, devlete, millete en fazla yük olan kuvvettir. Çünkü en çok harcama ordu için yapılır. Ordunun bir tek vazifesi vardır. Memlekette zül vaki olunca memleketini ve mil­letini koruyacaktır. Vazifesi de yal­nızca bundan ibarettir. Onun da ne zaman olacağı belli olmaz. Eğer or­du darbe yaparsa bu kadar külfetle hazırlanan ordu harp kabiliyetini kaybeder. Falan devlette şöyle olmuştur falan dev­lette böyle olmuştur diye bunun misallerini de ve­rirler. Bir devletin ordu­sunun sadece orduyla meşgul olması lazım gelir iken onu bırakıp da poli­tikaya nefesini kaptırdı mı harp kabiliyetini kay­beder sonra da orduya muhtaç olunduğu vakit bu memleketin bütün yaptığı fedakârlıkların hepsi sıfıra gider, boş olur. Ordu zayıf olduğu için memleket elden çıkar. Benim de kanaatim budur. Dünyada darbe yapmış da politikaya girmiş ve de­vam etmiş, memleketine hayır getir­miş hiçbir devlet ve memleket yok­tur, tarih bunu kaydetmemiştir. Ve şu hâlde ne biçim adamlar, cunta ya­pıyorlar. Bunların misallerini verir­ler, hepsini tetkik ettim. Hepsini okudum. (...) Memleketin içtimaiyyatında mevcut olan tesirlerle cunta­lar tesir eder. Bu darbeyi yapanlar da cuntadır, ordu değildir. Ondan dolayı ordunun serseri güruhu 27 Mayıs'ta bir araya gelmişlerdir. Halk Partisi ile iç ve dış kominizmle bir­likte olarak onu da dürüst söylemek için ben ilave edeyim çoğu da far­kında olmadan alet olmuştur. Bu adamlar da günahlarını örtmek için "biz Atatürk hesabına çalışıyoruz" derler. Bu dediklerine de inanıyo­rum. Ancak hepsi için böyle değil. Onların içinde Komünistler de var. İsimlerini de söyleyebilirim. (...)

Sayın Dekanımızın (Hüseyin Atay) da başını çektiği bir faali­yetle mekteplerimizde din dersle­ri mecburi kılındı. Siz din dersle­rinin mecburi olmasını tasvip eder misiniz?

Celal Bayar: Açık söyleyeyim bu iş için tasvip etmem, diyemem. Esas din, ne ise söylenilir. Esas dinin, hura­feden ayrı olması gerekir. (...) Laikliği tatbik eden devlet yalnızca biz deği­liz. Sonra, hilafeti bıraktık biliyorsu­nuz. Ne kaybettik bana söyler misi­niz? Sonra biz hilafeti bırakınca bu kadar kıymetliydi de hiçbir Müslü­man devlet niye almadı. Yalnızca biz Müslüman devlet değiliz. Niye almı­yorlar bana bunu izah eder misiniz?

Atatürk vefat ettiği zaman cenaze namazının kılınıp kılınmayacağı mesele olmuş. Merhum Fahret­tin Altay'ın Cumhuriyet gazete­sinde bir yazısını okumuştum. "Ben bizzat meseleyi ele aldım ve hükümetle temas ettim fakat ismet Paşa hiçbir karar vermedi, Ben Dolmabahçe Camii'nde ce­naze namazını kıldırdım" diyor.

Celal Bayar: İsmet Paşa o vakit reis-i cumhur değildi. Atatürk de ölmüş­tü. Ben başvekildim. Bu olaylar be­nim zamanımda oldu. Bazı kimseler bana müracaat ettiler. Dediler ki "Fahrettin Altay'ı cenaze merasimini idare etmek için kumandan olarak tayin ettik." Bana bir de dediler ki bazılarımız cenazeyi kılmayalım di­yorlar içlerinden çıkmış böylesi-bazılarımız da olmaz demiş. Fahret­tin Paşa da bunu kendi hesabına is­tismar ediyor. Ona fırsat çıkıyor. Bu­nun üzerine cenazeyi ne vakit kaldı­racağımızı bilmiyoruz. Halk fevc fevc geliyor. O kadar çok insan geldi ki birbirlerinin üzerine yığıldılar. Sonra Avrupalılardan da haber alıyo­ruz. Cenazeye geleceğiz diyorlar. Cenaze namazı farz-ı kifayedir. Sa­rayda kılalım dediler. Camiye götü­rülmemesi büyük bir isabet olmuş­tur. Mühim bir mesele değildir. Sa­rayda cenaze namazı kılındı.

Acaba cenaze namazını kim kıl­dırdı hatırınızda mı?

Celal Bayar: Bir hoca efendi ama adı hatırımda değil. Artık bunlara biz avdet etmeyelim. Bu meselelerle uğ­raşmayalım. Bu memlekette böyle böyle düşünüldüğü için şöyle bir noktada vahdet olmuyor. Ve bu mil­let bundan dolayı çok çekmiştir. Derviş Vahdetî'lerden, din istismarından bilmem nelerden.

(...)

Demokrat Parti'ye karşı yapıl­mış olan 60 ihtilalinin sebepleri arasında Demokrat Parti'nin di­ni istismar ettiği, gericilere ta­viz verdiği şeklinde bir itham vardı. Onun aslı esası olmadığı­nı buyurdunuz.

Celal Bayar: Demokrat Parti'ye bir iç bir de dış kuvvetlerin hepsi bir­den düşman oldular. İç kuvvetlerin başında Halk Partisi ve İnönü var­dır. (...) Halk Partisi'nin büyük fır­kasının olayla alakası yoktur. Sonra cuntacılar ki İnönü bunları baştan çıkarmıştır. Ve koministler. Bunların üçü birleşmişler ve anlaşmışlardır. Bunu da Moskova idare etmiştir. Kanaatim budur ve bunu ispat ede­ceğim. Sonra bir de Arapça ezan meselesini söylerler. Arapça ezanın okunmasına niye mani olmadın di­ye bunun kusurunu bana söylerler. (...)

· "Demokrat Parti’ye iç kuvvetlerden Halk Partisi, İnönü ve cuntacılar, dış kuvvetlerden komünist Moskova düşman olmuştur."

Yeni inkılâp yaptık. Mebuslar laiklik meselesini şimdi olduğu gibi daha ehemmiyetle tetkik ediyorlar. Komisyonlarda onlarla konuşuyordum. Haklı­dırlar, ne yapacaklardı kabul mü edeceklerdi? Atatürk bile bu meseley­le ilgili değişebilir diye kanun çıkarmak isteme­di. Kararla yaptı. Sonra yalnızca ezan meselesi değil, aynı zamanda ana­yasanın da Halk Partisi tarafından (düzenlenme­si için) kendini göster­mek isteyenler bunu yapıyor. Hayırlı mıdır hayırsız mıdır önemli değil bir iş de ben yapayım. Anayasayı Türkçeleştirelim diye Atatürk'e müracaat ediyorlar. "Ha­yır, Anayasa bütün milletin malıdır. Herkesin anlaması lazımdır. Anayasa henüz tekemmül etmemiş keli­melerle yapılamaz. Eğer mutlaka değiştirmek ve kendinizi göstermek istiyorsanız Halk Partisi'nin (progra­mını) geliştirin" diyor.

· "Minarede ezan Türkçe okunur, Arapça okunur diye mesele oluyor. Ama caminin içerisinde Arapça kamet getiriliyor. Minarede yasaktır içeride serbesttir. Ya hepsi bir olur ya hiç birisi olmaz."

Ezan mesele­sinde de Halk Partisi'nin rolü vardı. "Biz de taraftarız" diye sözleri zapta da geçmiştir. Bu işler kanunla ol­maz. Ve biz de yalnızca kanunu kal­dırdık. Ezan Türkçe okunur, Arapça okunur diye bir kayıt yok. Serbest bıraktık. İsteyen dilediği gibi hare­ket eder. Fakat millet bırakmadı. Ezanın manası nedir, Hz. Peygam­ber zamanında nasıl ezan okumuş­lar diye ben tetkik ettim. Hz. Ömer es-salah demiş öbürü bilmem ne demiş. Bizzat Hz. Peygamber bu ke­limeleri kendisi yapmış. Amacı na­maz vaktini belirlemek. Sabah ezanına es-salâtu hayrun minennevm diye ilave eder. Namaz uyku­dan hayırlıdır diye ikaz ediyor. Minarede ezan Türkçe okunur, Arapça okunur diye mesele olu­yor. Ama caminin içeri­sinde Arapça kamet geti­riliyor. Minarede yasaktır içeride serbesttir. Ya hepsi bir olur ya hiçbirisi olmaz. Sonra ezanın akaid üzerine de bir tesiri yoktur. Sadece namaz vaktini tespit ediyor. Ama her iş bitti de bunlar mı kaldı?

Hükümetin umumi mesuliyetine hü­kümette olduğum için iştirakim var. Fakat bunlar iktisadi sahada olmadı­ğı için illaki benim kafamdan çık­mıştır. Ama malumatım vardır.

1924'ten sonra din derslerinin mekteplerde verilmesi Tevhîd-i Tedrisât Kanunu mucibince Ata­türk tarafından istenmiş. Fakat bir vakit geliyor ki mekteplerde hiç din dersi verilmiyor. Hatta ilahiyat fakültesinin kurulması Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nda emredilmesine rağmen 1933-1949 tarihleri arasında ilahiyat fakültesi yoktur. Şimdi şöyle di­yorlar: "Atatürk istemeseydi bu­nu böyle yapamazlardı ve din derslerinin mekteplerden kaldırılmasının sebebi Atatürk'tür." Biz de Atatürk bu kanunu geti­ren kimsedir, bu kanuna muha­lif kaldıysa bunun bir sebebi vardır diyoruz.

Celal Bayar: Müsait olduğu hâlde o kanun tatbik edilmemiştir. Size şöy­leydi ya da böyleydi diyecek bir malu­mata sahip değilim.

Bir misal tespit ettim. Diğerlerini inceleyemedim. 1927 yılında Amasya'da medrese mezunu bir din öğretmeninin kadrosu kaldı­rılmak suretiyle din dersinin lağv edildiğini tespit ettim. Bunu Milli Eğitim Bakanlığı'nın tasar­rufunda olan bir hareket olarak görüyorum. Atatürk buna mutta­li olmuş olabilir ancak Ata­türk'ün direktifiyle olmadığına kaniyim. Ve onun direktifiyle ol­duğunu iddia edenler bir vesile ortaya koyamamışlardır.

Celal Bayar: Ben Atatürk'ü daha Atatürk olmazdan evvel sevdim. îttihad Terakki, Meşrutiyet, saltanatın çürümüş olduğu yönündeki fikirleri­miz birleşti. Sonra o, mebussa ben de mebustum. O Ankara'dan seçil­mişti ben de Manisa Saruhan'dan se­çildim. Ne farkımız vardı? Müzake­relerde bir iki noktaya ama samimi olarak -kendimi göstermek için de­ğil- onun reyine muarız oldum. Ama o, haklı çıktı. Hep o, haklı çık­tı. Ben kanaat ettim ki bu adam ben­den büyük ve yüksektir. Onun otori­tesi de vardı. Bu adama ancak yar­dım etmek lazımdır. (...) Kumandan­ların hepsi Rauf Bey de dahil olduğu hâlde meclisi İstanbul'da açacağız demişlerdir. Atatürk, düşman işgali altında meclis açılmaz ve idare olun­maz demiştir. Ve yalnız kalmıştır. Ondan sonra mutlaka bu meclis ka­panacaktır yeni meclis kurmak la­zım gelecektir diye daha burası de­vam ederken Ankara'da Büyük Mil­let Meclisi'ni hazırlamaya başlamış­tır. Bu da kâfi değildir. Orada topla­ndı, ben de orada değilim. İstan­bul'dan Ankara'ya gittim. Bunları İn­gilizler toplayacaktır, kaçırmak la­zımdır diye teşkilat hazırlamıştır. Burada Ümraniye'de bir yerde Bek­taşi dergâhı vardı oralarda bunlar teşkilat yapmışlardı. Ve bizlere "ge­lin, hazırız" demiştir. Ve ancak İstan­bul'daki meclisten iltihak edenler milletvekilidir diye şart koymuştur.

· "Müzakerelerde bir iki noktaya ama samimi olarak “kendimi göstermek için değil” onun reyine muarız oldum. Ama o, haklı çıktı. Hep o, haklı çıktı. Ben kanaat ettim ki bu adam benden büyük ve yüksektir."

Yoksa beni de Malta'ya götürecek­lerdi. Her şeyini böyle yapmış bir adam. Atatürk'ü ilk gördüğüm za­man da bana cebinden Teşkilât-ı Esâsiyye kanununu çıkarmıştır. Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu'nu biliyor­sunuz anayasanın özüdür. Anayasa­yı o, koymuştur. Ve inandığı kimse­lerle onu müzakere etmiştir. Ailem Bursa'daydı. Bursa'ya gittim. Onu henüz görüşmemiştim. Bursa'ya Anzavur geliyordu. Orada babam telg­rafla "Anzavur buraya geliyor, salve-tini def eyleyeceğiz" diyor. Bu Anzavurla uğraşmak için bana emir ver­miştir ancak daha yüz yü­ze gelmemişiz. Ama bir­birimizi biliyoruz. Anka­ra'ya gitmem bundan do­layı gecikti. Sonra bura­dan salon kuvay-ı milliyecileri “isimleri lazım değil” oraya geldiler. Kim bu adam, bu asker, bu paşa? Meclis de açılacak bari oturup da yazalım, eline bir de nutuk vere­lim okusun. O, hepsini birden hazırlamış. O, on­ları bundan kurtarmış. Bana bunları kendisi an­latırdı. Ve bana Teşkilât-ı Esâsiyye'yi okudu. Tabi ilk mesele buydu, itiraf edeyim ki böyle bir şeyi düşüneceği aklıma gelmezdi. Bana sorsalardı bu yapardı diyemezdim. Fevkalade buldum.

Efendim malum, Fransız ihtilalinde de Napolyon Anayasası vardır. Bunu Napolyonla bir papaz beraber yap­mışlardır. Atatürk'e "onu gözden ge­çirdiniz mi?" dedim. Her yeri yıkmıştır böyle, bir red oyu vermiştir Napolyon. Red oy verdi. O adam milletinin büyük ihtilaline ihanet etmiştir. Ata­türk Napolyon için bunu söylüyor. Bütün dünya adamın kahraman oldu­ğunda müttefiktirler.

Efendim, Atatürk'ün çok ender bir rakibi olur. Bir mesele etmeyiniz. Bu millet Atatürk'ü de seviyor. Benim kanaatim budur. Ben yazılarımı ya­zarken tez-antitez diye düşünürüm. Onun için bizim Atina sefirine vesika toplarken bunlar hakkındaki meşi­hatları da istedim. Bana Rumca Not­ları diye bir kitap gönderdiler. Bu Yemen erkân-ı harbiyyesinin fikirle­rini içeriyordu. Kitabı da bir bin ba­sıya yazdırmışlar. Burada bize çok enteresan bir sır veriliyor. Şimdi şöyle, bizdeki olan masal, onlarda değilmiş. Tez-antitez. ... Kitabını şöyle bitiriyor: "Biz Ana­dolu'da daha mağlub ol­madık. Hem mağlup ol­duk hem galip geldik. Ama neticede Atatürk bi­zim bölgeyi kumanda et­miş olsaydı biz galiptik" diyor. Yemen ordusu ga­lip gidiyor. Çünkü Ata­türk yüksek rütbeli dâhi bir askerdir. Sonra şâyân-ı dikkat olan asıl benim üzerinde durduğum bir mesele daha var. "Biz bir şeyde daha aldandık, Bizans'ı yok eden gücün, çürüdüğünü zannediyorduk" diyor. Yani Türk milleti dejenere olmuştur. Hâlbuki o daha yaşıyormuş diyor.

Celal Nuri'den bahsettiniz onun te­zine göre Atatürk olmasaydı, bu da­va hallolunmazdı. Kuva-i milliye de­nilen şey yoktu. Şimdi İstanbul'da ya Ruslar ya İngilizler veyahut (...) olacaktı. Her hâlde biz olacak değil­dik. Sevr muahedesi de münkariz­dir. Osmanlı imparatorluğu işgal edilmeye müsait olacaktı ve arkasın­dan da yok olacaktı. Efendim, adam bunu yapmıştır. Bunun gibi bir ola­yın ve onun gibi bir adamın ne Türk tarihinde ne de İslam tarihinde bir ikincisi vardır. Şimdi ezan Arapça okunuyor, Türkçe okunuyor diye bunu bir mesele yapıp Atatürk'ün kıymetini azaltmaya çalışmak, yazık olur. Bu kadar dar olmayalım.

Efendim, bunları daha çok dinin aleyhinde bulunmak isteyenler ortaya atıyorlar. Sizi çok yorduk ama son olarak bir soru daha sormak istiyorum.

Celal Bayar: Benim de aleyhimde bulunuyorlar. Burada Atatürk'ün ölüm yıl dönümünde merasim yapı­lıyor, Ben de gittim oraya (...) orada 27 Mayısçılar hakim. Ben dedim ki 27 Mayıs başka, Atatürk'ün hatırasını tazyik etmek başkadır. Giderim de­dim, gittim. Orada bir de söz sahibi var. Adam ismini şöyle yazıyor: Ay­dın din adamı ve orada konuşacak. Aydın din adamı, şimdi ismini hatır­lamadım. Veya niyet etmedim de onun için hafızamda tutmamışımdır. Yoksa hafızama çok güvenirim. İste­sem bilirim. İşte aydın din adamı, bana orada çattı.

Ve bu adam Arapça ezan okunmuş ben mani olmamışım diye açıkça da söyledi. Atatürk olmasaydı bu ihtilal olmazdı. Yani Türkiye bugün yoktu, bunun manası budur. Ama Atatürk de Türk milleti gibi bir milleti arkasında görmeseydi, o da muvaffak olamazdı.

Bizans gücünün yok olduğunu zan­nediyordu. Varmış demek ki. Allah rahmet etsin. Büyük adamdı, çok bü­yük işler başardı.

Bu kitap ne zaman tamamlanacak efendim?

Celal Bayar:Ne vakit çalışırsanız. Ama istemeden olmuyor.

Son olarak bu cümlenin izahını, bu husustaki fikrinizi öğrenmek istiyorum. Bizim davamız arz et­miş olduğumuz gibi Atatürk'ü Türk milletiyle bütünleştirmek için çabalıyoruz. Bize dinsizlerin ileri sürmüş oldukları bir söz var. Diyorlar ki 1937 yılında Ata­türk'ün Nutku'nda 'gökten indi­rildiği sanılan kitaplardan ilham alacak değiliz' demek suretiyle bu kitaplara inanmadığını, Kuran’a inanmadığını ortaya koymuştur" diyorlar. Bunlar Ata­türk'ü dinsizleştirmek isteyen komünistler ve din düşmanları­dır. Bu şimdiki basılmış olan Ata­türk'ün Nutuklarında da bu cümleyi buluyorlar. Bunu nasıl izah edebiliriz? Atatürk bu sözle­riyle neyi kast etmiş olabilir? Böyle bir şeyi söylemiş midir ve ikincisi de buna nasıl bir mana verebiliriz?

Celal Bayar:Böyle doğru mudur, değil midir di­ye tam böyle bir inanç hasıl olma­sın diye aranızda fitne yaratmak da­hi kendileri için kârdır. Bunu yap­salar becermiş olacaklar. O kadar şeydirler...

Çok doğru. Çok sağ olun. Bunla­ra nasıl bir cevap verilmeli ve nasıl karşı çıkılmalı? Bir de efendim şimdi Cumhuriyet mek­teplerinde liselerde, orta mek­teplerde okutulmak üzere tarih kitapları yazılmış. Bu kitapların bazılarında, Kur'an-ı Kerim'i Peygamberin yazdığı bir kitap olarak anlatmışlar. Atatürk böy­le bir görüşte miydi? Bir bilginiz var mı?

· "Söyleyebilirim ki ben çok zaman Peygamber’in, peygamber olduğuna ve onun büyük adam olduğuna dair sözlerin hiç tereddüt etmeden Atatürk’ün ağzından çıktığını işitmişimdir."

·

Celal Bayar: Bunun üzerinde dur­mazdı. Sonra dini bu şekilde rencide etmek istemezdi.

Ben onu şöyle yorum­luyorum. Bu davranış o zamanki hükümetin Millî Eğitim Bakanlı­ğının kendi tasarru­fundan ibaretti.

Celal Bayar: (...) alaylı subaylara muharebeleri anlatacak. Uhud muhare­besini bir de Hendek mu­harebesini alıyor. Onları izah ediyor.

Anlaşıldı. İnsan okurla­rına bunları nasıl anla­tır değil mi?

Celal Bayar: Söyleyebili­rim ki ben çok zaman Peygamber'in, peygamber olduğuna ve onun büyük adam olduğuna dair sözlerin hiç te­reddüt etmeden Atatürk'ün ağzından çıktığını işitmişimdir. O, bütün pey­gamberleri tebcil eder. "En asil din bi­zim dinimizdir" der. Doğrudur. Ve "peygamberlerin içerisinde bizim Peygamberimiz en büyüğüdür" derdi. Bunu da ağzından işitmişimdir.

Efendim Atatürk'ün Çankaya'daki kütüphanesinde pek çok ki­tap vardı. Bunların arasında di­nî kitaplar da vardı. Bendeniz Atatürk'ün İslam kültürünün ne mahiyette olduğunu tespit ede­bilmek için böyle bir çalışma yapmak üzereyim. Çünkü oku­duğu o kitapların kenarına böy­le kırmızı kalemlerle not yaz­mışlar. Bunlardan bir fikir elde edilebilir mi? Mesela bu kitaplar arasında Caetani İslam Tarihi de var.

· "Cumhurbaşkanı her işe karışmamalı. Çünkü Büyük Millet Meclisi Hakimdir."

Celal Bayar: Kimin?

Caetani Hüseyin Cahit tercüme et­miş Caetani'nin on cilt neşredil­miş İslam Tarihi. O kitabı Ata­türk, baştan sona okumuş. Kenarlarına şerhler koymuş ve bu şerhlerle kitabı tashih ediyor.

Celal Bayar: O, aykırı bulduğu şeyi söylemek­ten de çekinmezdi. Onu da söyleyeyim size. Böyle zamanda söyledi, böyleydi. Yani daimi olarak böyle bir alan vardı. Hiçbir zamanda teşhir etmedi.

Efendim sizi çok yorduk. Allah razı olsun. Çok sağ olun. Çok faydalı oldunuz. Gerçekten de çok istifade ettik. Efendim zât-ı âlînizle görüşüp sohbet etmeyi çok arzu ederdik. İnşallah önü­müzdeki yıllarda da yine sizi zi­yaret ederiz.

(...)

Maalesef efendim. Buyurduğunuz gibi aramızda bir münakaşa baş­latmak istiyorlar.

Celal Bayar: Zaten cumhurbaşkanı her işe karışmamalı. Çünkü Büyük Millet Meclisi hakimdir. Bizim yeni dönem mebuslar özellikle bu işi kesinlikle hazmetmemişler. Halk Partisi de artık onlarla birleşiyor. Onlar karar veriyor. Hükümet yapılıyor. Efendim ben meclisin kararlarına karışamam. O meclisin verdiği kararları değiştirirlerse böyle bir şeye hakkım yok. Veto yoktu zaten. Bunu Atatürk bile kabul etmemiştir. Ve Atatürk neticede bunu getirmiştir. Onu söyleyeyim size. Bu da şâyân-ı dikkat bir meseledir. Veto hakkı biliyorsunuz, bir münazaraya açarsınız. İfratı tefriti oylarsınız. Peki, veto hakkı versinler. Ondan sonra mesela veto hakkını kim kullanacak? Reis-i cumhur (...) Atatürk'e veto hak­kını vermek istemişlerdir. Kabul et­memiştir. Bir meclis en doğrusunu bulur. Ona o hakkı .... vermiştir. Şim­di size son zamanlarda veto yerine anayasada reis-i cumhura bir hak ver­mişlerdir. Bir defa konuşulduğu için. Hangi budala reis-i cumhur kendileri karar vermişler, siz yanlış düşünmüşsünüz. Bir defa daha okuyun da bu yanlışlığı düzeltin. Karar veren adam­lar reddedilecektir diye elbette karar­larında ısrar edeceklerdir.

Gerçekten çok muazzam bir pren­siptir. Yani millete vekil bırakmak.

Celal Bayar: O, hakkın yok. ...Yapa­mayacağım şeyi yapmadı diyor. Ya­pamayacağın şeyi yapmadığımı niye iddia ediyor?

Ben bu Çankaya'da çalışırken Atatürk'ün kütüphanesinde el yazması bir kitap vardı. Fakat zannediyorum müellifi müstear isim kullanmış. Rûşeni isminde bir zat kimse tanıyamadı. Onu tanıyor musunuz?

Celal Bayar: Rûşeni. Vardır.

Efendim Rûşeni hakkında bir bil­gi edinmek istiyoruz. Kimdir bu adam? Onun yazdığı bu el yazma­sı kitap hakkında malumat olarak ne söyleyebilirsiniz.

Celal Bayar: Ben böyle bir isim bili­yorum ama Rûşeni Giritlidir. Abdülhamîd'in sürgünlerindendir. Ama bu­nlar yüzde yüz sahihtir diyemem. (...) arada bir şey hâlinde dalga hâlinde aktı. Bütün dünyayı dolaşmıştır. Her şeyi yapmıştır.

Yazdığı kitabın adı da "Bir Din Yok Millet Var". Fakat burada Peygam­ber Efendimize affedersiniz ağız dolusu küfrediyor. Atatürk'ü çiz­miş atmış.

Celal Bayar: Abdülhamid'in sürdüğü adamlardandır. Evet, işte öyle serseri bir adam.

Afedersiniz sizi Galip Paşa, Galip Hoca olmaya sevk eden neydi?

Celal Bayar: (...) bir kaç yerde idamı­mı istemek suretiyle dava açılmış. İn­gilizler takip ediyorlar. Yunanlılarla benim maceram ta Balkan muharebe­sinden, İzmir'den başlar. Onlar takip ediyorlar. Sonra da partiye alıyorlar.

Ittihad ve Terakki

Celal Bayar: İttihad ve Terakki. Onların mu­halifleri ve dahili muhalifleri de var. Celal (...) çıktığı zaman da bütün kuv­vetleriyle hepsi oraya gidecekler. As­mak için arayacaklar. Ama ölümden korkmuyorum. Çalışmama engel ola­caklardı. İzimi kaybettirmek için yap­tım ve sonra da Tire'de teşkilat yap­tım. Üç senemi aldı. Oranın eskiden meşhur bir eşkiyası vardı, onun akra­basıdır. Fakat artık halk onları şövalye diye kabul ediyor, işte onunla anlaş­tık. O bana dedi, (...) ama şartım var. Sen de benim yanımdan hiç ayrılma­yacaksın, dedi. Olur dedim. Harekete geçiyoruz ve teşkilatımızı genişletiyoruz. Yunanlıları (...) zamanında ilk defa Torbalı'da İzmir'in Torbalısında karşılamak, beri tarafa geçiş demek. Orada silahı patlatmak demek. Efen­dim Yunanlılar bana takaddüm ettiler. Ödemiş'i ve bulunduğum Tire'yi işgal ettiler. Refik Şevket'i tanırsınız, Halit Şevket'i de tanırsınız.

· "Bana hoca kıyafetine gireyim diye bir fikir geldi. Tire’de bit pazarından bir cübbe satın aldım.Bir sarığım da vardı."

İyi insanlar­dı. Onlar da bana yardım ediyorlardı. Benim esas çalışmalarım ve esas kuv­vetim Nazilli'deydi. Oraya gitmeye karar verdim. Yu­nanlılar işgal ediyorlar. Teşkilatı orada yapalım di­ye gidiyorum. Yola çıktım, ondan sonra bir çiftlikte kaldım. Çift­lik sahibi benim fikirlerime taraftar gözüküyordu. Onun vasıtasıyla bana hoca kıyafetine gireyim diye bir fikir geldi. Tire'de bit pazarından bir cübbe satın aldım. Bir sarığım da vardı. Zaten tıraş olmak için de izin verilmi­yordu. Sakalım da çıkmıştı, uzamıştı. Ben oraya bir cübbe getirdim koy­dum. Dağ yolundan Nazilli'ye gidece­ğim. Orada kuvvetli bir teşkilat yapa­cağıma eminim. Önümüzde Yunanlılar, (...) Aydın'ı işgal ettiler. O vakit yolu­muzu değiştirdik. Dağa saptık. O köy­de güvendiğimiz bir adam vardı. O vakit de zengin insanlar Yunanlılardan korkup şehirlere gidiyorlar bu adam orayı terk etmiş. Açıkta kaldım. Yanımda silahlılar var. Ama silahlılar söz verdiler. "Biz senin yanında dağa gideriz. Nereye kadar gideceksen seni oraya kadar götürürüz. Orada bırakı­rız." dediler. Sonra o köye geldik. Köy ayakta, hepsi silahlanmış. Onlar "biz döneceğiz, dağa çıkacağız. Dağda hayvanlarımızı filan bırakıp (kayıpla­ra) karışacağız. Artık seni takip ede­meyiz." dediler. Zaten artık onları yük olarak sırtıma almayacağım diye bu benim de işime gelmişti. Sonra köyün ağası diye birisini gösterdiler. Ben de­dim İzmir'den çıktım. Daha geçen gün Ramazan'da (...) çıkarım. Ondan sonra yolda bunlara rastladım. İşte ba­na bir silah verdiler. Hâl­buki elimde gayet güzel bir silah var. Ağa "Bunu sana hediye ediyorum. İs­tersen köyümde Ramazan hocası olarak Teravihi kıldırabilirsin" dedi.

· "Eskiden ittihad ve Terakki’nin fedai teşkilatında ve gizli teşkilatında bulunmuş bir arkadaş benim için her şeyin iznini alabilirdi. Ama o vakit de bize taraftar olan her memuru azlediyorlardı."

Ağzım da fe­na değildir. Sonra ağa "Valla çok iyi oldu. Bizim bir hocamız vardı. Bu sene gelmeyecekmiş" dedi. Orada kaldım. Sonra onlar gittiler. Merkezde Yunanlı­ları yararak gittiler. Mutla­ka böyle silahlı biri gelince adamları var. Hatta bizim­kiler (...) kendilerini kur­tarmak için Yunanlılar mutlaka buraya bir baskın yapar dedim. Ve nitekim öyle oldu. Ondan sonra nahiye mü­dürü eskiden îttihad ve Terakki'nin fedai teşkilatında ve gizli teşkilatında bulunmuş bir arkadaş benim için her şeyin iznini alabilirdi. Ama o vakit de bize taraftar olan her memuru azledi­yorlardı. Durumu öğrenmeden gidin­ce kendi ayağımla teslim olmuş olu­rum. Sonra kendi durumumun ne ol­duğunu ima ile anlatarak rastgele bir imzayla ona bir mektup yazdım ve birisiyle yolladım. (...) Adamları vardı. O götürdü. Geldi adam, akşam geldi beni gördü (...) "ben imam falan deği­lim" dedim. İmamlar birbirlerini kıs­kanırlar. Beni Kıskanırdı. Yalnız bir mahsuru vardı. Zavallıların burada ev­leri (...) beraber abdest alırız, hav­lusunu bana verir (...) beraber. (...) Ondan sonra beraber kılarız (...)

*Bu söyleşi, 22 Haziran 1982'de İstanbul/ Çiftehavuzlar'da Hüseyin Atay, Mehmed Said Hatiboğlu ve Ali Coşkun'un katılımlarıyla gerçekleştirilmiştir.

Kaynak: İslamiyat bülten,2007
Bu makale toplam 3250 defa okunmuştur.

 

ABD Doları (USD) Alış 1.2020, Satış 1.2120; Avrupa Para Birimi (EUR) Alış 1.8900, Satış 1.9060
Copyright © 2004 - 2008 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Telefon: 0212 621 19 29 | Faks : 0212 532 08 59 | haber10@gmail.com | Tasarım ve Kodlama: Haber10 Teknik Ekibi