|
Çok Okunanlar
Basından Seçki
|
|
||||||||||
![]() Kürşat Bumin
Ben yine anlamadım
"Kürt sorunu" adını taşıyan bir sorunumuz olduğu açık. Söz konusu sorunun nelerden-nerelerden kaynaklandığı da –nihayet- herkesin malumu. O zaman geriye kalıyor bu sorunun çözümü meselesi. Ben bugün –bir kere daha- sorunun çözümü yolunda iktidar ya da daha doğrusu iktidarlarca geliştirilen (böyle bir "geliştirme"den de eser yok ama neyse...) şablondan değil, söz konusu sorunun mağdur ettiği Kürtler adına konuşan bazı aydın ve siyasal oluşumların ileri sürdükleri talepleri değerlendirmeye çalışacağım. Bunun için de Alper Görmüş ile bir zamanlar epeyce denediğimiz gibi "Kürt medyası"nda yer alan görüşleri değil, son günlerde doğrudan "Türk medyası"nın yer verdiği iki yazı ve bir açıklamadan hareket edeceğim. DTP Milletvekili Aysel Tuğluk'un geçen haftanın Radikal İki'sinde yayımlanan "Kürt sorununun geleceği" başlıklı yazısından başlayalım. Karşılaşmamış olmanız imkansız; Aysel Tuğluk, epeyce bir zamandır açıklamaları ve yazılarıyla Kürt aydınları içinden öne çıkan bir isim. Sizi bilmem ama ben ne zaman altında Aysel Tuğluk imzası taşıyan bir yazı görsem gecikmeden dikkatle okumaya koyuluyorum. Bu merakımın nedeni açık: Anlamak. Yani biraz açarak söyleyecek olursak, "Kürt sorunu"nun nasıl çözüleceğine dair Kürt aydınlarının hiç değilse önemli bir bölümünün ne düşündüğünü, bu yolda ne gibi istekler sıraladığını birinci elden anlamaya çalışmak. Bu merakıma katılıyorsunuzdur umarım, çünkü sadece Kürt sorununu değil herhangi bir sorunu "masaya yatırabilmek"(!) için yapmamız gereken ilk iş konuya ilişkin talepleri anlamak değil midir? İşte, Tuğluk'un "Kürt sorununun geleceği" başlıklı yazısını da bu amaçla okumaya koyuldum. Önümdeki yazının başlarken kendisine çizdiği genel çerçeve –doğrusu- hoşuma gitti. Çünkü Tuğluk, Türkiye'nin "artık değişmesi imkânsız olan öğeleri"nden söz ederek başladığı yazısında iki ögenin adını şöyle koyuyordu: 1- "Uluslararası sermaye ile yaşanan entegrasyonu." (Bunun değiştirilmesi –yazara göre- "sadece Ekim devrimi benzeri tarihsel bir olaya bağlı"dır.) 2- Türkiye'nin artık (AB süreci çerçevesinde) "Avrupa merkezciliğinin çevresinde değil, merkezinde" yer alışı. Bu tespitler hoşuma gitti, çünkü bu tespitlerden Kürt aydınlarının önemli bir bölümünün Kürt hareketini epeyce uğraştırmış olan "sol jargon"dan uzaklaştığını ve de Türkiye'nin AB üyeliğine ilerleyişinin "olmazsa olmaz" bir süreç olarak değerlendirdiği anlaşılıyordu. Ancak yazarın bu faslı (yazısında) erken terketmesine bir anlam veremedim doğrusu. Çünkü ileri sürülen bu iki "değişmesi imkânsız öge" üzerinde biraz daha durulsa "AB üyesi kapitalist bir Türkiye"de Kürt sorununu ne tür çözümler beklediği konusunda hep birlikte düşünceler geliştirebilirdik. Ama Tuğluk'un, söylediğim gibi, bu faslı hızla kapatıp bambaşka bir konuya geçtiğine şahit olduk. DTP milletvekili şimdi de (gereksiz yere Hobbes'u da araya sokarak) "Güvenlik mi özgürlükler mi?" sorunsalına giriyordu. Tuğluk, yazısının ikinci bölümünü "Ne yapılabilir?" olarak adlandırabileceğimiz bir sorunun cevaplanmasına ayırmıştı. Bu fasıl önemliydi, çünkü beklentimiz DTP milletvekilinin Hobbes'u filan geride bırakarak milletin kafasını meşgul eden sorulara cevap vereceği yönündeydi. Burada şöyle ifadeler yer alıyordu: "...ekonomik, politik, hukuki programlar iktidarın öncülüğünde, bizlerin de (DTP ve diğer muhalefet) katılımayla uygulanmalı. Aksi halde emin olalım ki, bu savaş ortada ne siyasi iktidar ne de demokratik muhalefet bırakacak." "AKP'nin yapması gereken, (...) bu ciddi sorunda siyasal ve anayasal bir çözüm yaklaşımı oluşturmaktır. Kürt sorunu bu konsept içinde aşama aşama bir çözüme kavuşturulur ve kimliksel-kültürel talepler diyalog ve uzlaşı yoluyla karşılanırsa, şiddet uygulayan ve uygulanacak her güç zaten yalnızlaşacaktır." "Kürt sorununun çözümü, en nihayetinde anayasal olacaktır. Anayasal güvence sağlanmadığı müddetçe Kürtlerin (haklı olarak) yaşadığı korku ve güvensizlik duyguları son bulmayacaktır. Yani bir anayasal vatandaşlık tanımı, dillere ve kültürlere özgürlük tanıyan düzenlemeler..." Şimdi söyleyeceklerimin "suçlayıcı sözler" olarak algılanmasını istemem, çünkü yazının başında dediğim gibi amacımız anlamaya çalışmak: DTP milletvekili kusura bakmasın ama ben yine bir şey anlamadım. Özellikle de yazısının şu son cümlesine gelip dayandığımda: "Ne kadar özgürlük, o kadar güvenlik!" Bu iki kavramın –hem de bu çağda- bu şekilde sonu olmayan bir kavganın içine sokulmasının ülkeyi nerelere götüreceğinin farkında mıyız? Eğer söz konusu "özgürlük" kendisinin ifade ettiği gibi "kimliksel-kültürel talepler" çerçevesinde ise "şiddet uygulayan ve uygulanacak her güç"lerin peşinen, hemen şimdi "yalnızlaştırılması"nı talep etmek de gerekmez miydi? Büyük bölümüyle "soyut" seyreden bir "analiz"in içinde, artık pek bir şey anlatmayan "Şiddeti asla onaylamıyoruz" klişesinin yerine "Şiddete cepheden karşı çıkıyoruz" gibi doğru bir tespit ve teklifin de yer alması gerekmez miydi? "Kimliksel ve kültürel talepler"in bir demokraside kendisine yer açmaya çalışması-muhakkak ki- meşru bir talep. Ama bu meşru talebin sırasında silahla-şiddetle elde edilmeye çalışılmasının anlaşılır bir girişim olduğunun hissetirilmeye çalışılması onaylanabilir mi? Bir zamanların "Diyarbakır Askeri Cezaevi"nden aylarca süren işkenceden sonra serbest kalabilen insanların bir bölümünün soluğu "dağda" almalarını anlamaya çalışabilirsiniz; ama kültürel-kimliksel hakların elde edilebilmesi amacıyla bu yola girilmesini anlamaya-anlamlandırmaya çalışmak bir politikacıya yakışır mı? Politikaya inanan ve güvenen bir kimse, söz konusu taleplerin anayasal karşılıkları ufukta görülmeden barışın imkansız olduğunu ileri sürebilir mi? Benim görüşüm, herkesi mennun edebilecek bir politikanın, "politika" adını haketmediği yönünde. Bugünlük bu kadar; yarınki yazıda da Orhan Miroğlu'nun bir yazısı ile DTP'nin Diyarbakır'da düzenlediği kongrede dile getirilen talepleri gözden geçireceğiz. yeni şafakBu makale toplam 371 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||