| Anasayfam Yap Favorilere Ekle Haber Bandı EkleReklamİletişim |
![]() |
| DÜNYA EĞİTİM EKONOMİ GÜNCEL KÜLTÜR-MEDYA SAĞLIK SİYASET SÖYLEŞİ SPOR |
| 9 Şubat 2012, Perşembe | Ana SayfaGünün HaberleriArşivFoto GalerilerVideo GalerilerGazete Manşetlerihaber10.mobi | ||
|
|||
Mikro-milliyetçi şakilerin Hakkari/Dağlıca saldırısı ardından Türkiye'de basın yazarlarının sergilediği tutum çok daha dikkatli ve daha sağduyulu. Aynı şeyi baş sayfalar için söylemenin imkanı yok. Bu kompleks kokan kıpkırmızı baş sayfaları yapanların inandırıcı olabilmeleri için başka şeyler yapmaları gerek, yoksa tirajlarındaki düşüş sürer. Mesela en azından bir haftalığına, Hakkari'deki dağ birliklerine gönüllü yazılmalı ve kaybettikleri tirajları kazanmalıdırlar. Oralarda intikal eden askerlerin yükünü hafifletmek için mühimmat taşımak gibi (acemi askerlerin) “basit” bir görevlerini falan üslenebilirler! Mikro milliyetçilerin baskınlarının, özellikle medyanın aşırı duygusal tutumu ve kin/nefret/savaş dili “sayesinde” bir provokasyon haline gelebildiği artık anlaşılmaya başlanmıştır -ki çok sevindirici bir durumdur. Hakkari/Dağlıca'daki provokasyonun amacının Türkiye'yi ABD ile karşı karşıya getirmek başta olmak üzere, dünyanın gözünde Türkiye'yi “işgalci devlet” olarak göstermek, sosyolojik/ideolojik/politik anlamda bitmiş mikro-milliyetçiliğe son bir yükseliş sağlamak gibi konular olduğu anlaşılmıştır. Ama anlaşılmayan en önemli konu, savaşın asıl amacının sadece SAVAŞ İÇİN SAVAŞ olduğudur. Bu slogan, savaştan para kazanan özel savaş firmalarının, silah tüccarlarının sloganıdır. Ve bunların dini/imanı/milliyeti yoktur. Savaşan taraflara ayrım yapmadan mal (silah) ve hizmet satarlar. Kimin kimle savaştığıyla ilgili değildirler. Ama savaşlar bir şekilde devam etmelidir. Amaç budur. Bir plastik oyuncak firması nasıl çok mal satmak için pazar arar ve elinden gelse plastik oyuncak pazarı yaratırsa, savaş/silah firmaları da savaş pazarını büyütmek zorundadırlar. Şu anda savaş piyasasını büyütmeye en uygun bölgeler Irak, Afganistan, Kongo ve benzeri yerlerdir. Böyle yerlerdeki örgütlerin (para karşılığında) elden geçirilip tekrar savaşabilir hale getirilmesi, savaş beylerinden çok, adı basında görünmeyen bu GÖLGE ORDU'nun işidir. Daha çok sivil veya kara üniformalı bu tipler, savaşların sürmesi için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Dünya yağmalandı, çalışanlar artık sömürülemeyecek boyutlarda sömürüldü (kalıcı işsizlik), doğanın/insanların işi bitince, şimdi sıra onların kanından ve ölümden para kazanmaya gelmiştir. Eskiden savaş hiç olmazsa devletlerin tekelindeydi. Şimdi özelleştirildi. Irak'ta Türkiye'yi bekleyen en büyük tehlike budur. Türkiye, hiç beklemediği bir dirençle karşılaşabilir ve karşısında, kural tanımaz kirli bir postmodern savaş bulabilir. Taşeron PKK'yı kullanarak ABD'yi ve AB'yi Türkiye ile karşı karşıya getirmek, sadece bu firmaların ve onlara "iş" veren aktörlerin işine gelebilir. Bu aktörler ise, -başta- parası çok ama ordusu yok mikro milliyetçi çevreler/gruplar olabilir. Globalizmin en önemli özelliklerinden biri de, mikro milliyetçi çevrelerin böyle savaşları yürütebilecek güce sahip olmalarıdır. Global pazar ve sıcak para trafiği buna uygundur. Artık savaşlar konuşulurken gözden kaçırılmaması gereken en önemli konu, uluslarötesi hareket edebilen çevrelerin/grupların ve siyasi çatışmalardan rant elde eden firmaların durumudur. Bunlar da hesaba katılmadan, günümüz siyasi/askeri belirsizliklerini anlamak mümkün değildir. Mikro milliyetçiliğin özellikle diasporalardan ulus-devletlere karşı yürüttüğü çabalar, artık dünyada alaya alınmaya başlandı. Örneğin Darfur dururken 1915'in neden bu kadar önemsendiği (Avrupalı entellektüeller arasında son üç yıldır zaten sorgulanıyordu) Amerika ve Avrupa basınında da sorgulanmaya başlandı. Nefret ve savaşa yol açan mikro milliyetçilik, savaş firmaları dışında neoliberaller tarafından bile desteklenmiyor. Sorunun tüm absürdlüğüne rağmen, paranın kuralları işliyor ve herkes bir noktadan sonra susuyor. Bu durum, küresel ısınma konusuna benziyor. Herkes suyun iktisatlı kullanılmasını, otomobillerin gerekmedikçe trafiğe çıkmamasını konuşuyor, ama suyu/havayı en çok firmaların kirlettiğini asla söylemiyor. Egemen/demokratik (en azından öyle olmak için cidden çabalayan) Türkiye gibi bir NATO üyesinin, AB'ye üyelik müzakereleri yürüten bir ülkenin dağlarında gezen ve o ülkenin askerlerini öldüren bir grup artık nasıl/neyin “hakkını” isteyebilir/savunulabilir? Mikro milliyetçilik ve onunla birlikte mikro milliyetçi örgütler, dünyanın gözünde tamamen iflas edip bitmişlerdir. Esas olan budur. Bu saatten sonra hangi siyasi gücün kimi kime karşı kışkırttığı, kimin kimi kullandığı vs. gibi modern komplo masalları, onun bundan ne beklediği, kimin kime ne dediği ve ne diyeceği gibi tali gevezelikler işin magazin kısmıdır, sonucu etkilemez. Sonucu etkileyecek olan, Hayalet ordunun para/kar prensibini ve bunun aşağılık/ahlaksız mantığını vuracak siyasi tedbirlere bağlıdır. Global neoliberal kapitalizmin son ideolojisi mikro milliyetçilik, sistemin hızla tavsamasının ve sisteme karşı yükselen kararlı muhalefetin kurbanı olmuştur zaten. O bitti, şimdi paracıl mantık, bu örgütleri taşeron paralı asker firmalarına çevirerek onlara hayat öpücüğü verip savaştırıyor. Konuya askerlik/savaş firmaların çıkarlarını içermeyen (gazetelerin gösterdikleri kadarını, yani siyaset tarafından bakarak) yaklaşacak olursak, Türkiye özelinde sonucu etkileyen faktörler bellidir: 1.Türkiye demokratikleşmektedir. Bu konuda cesur adımlar atmayı sürdürürse, mesela 301'i kaldırırsa, başta DTP olmak üzere farklı sesleri saygıyla dinlemeyi/korumayı öğrenirse, bu konularda Türkiye'nin (özellikle asker/sivil bürokratik elitleri DE) yöneticileri halka güvenmeyi sürdürürse, mikro milliyetçiler daha da küçülüp çıldıracak, kafayı sıyıracaklardır. Azgınca saldırmaları, bu psikolojik durumun bir sonucudur. Müthiş bir gelecek korkusuyla yaşıyorlar. Çünkü bu oyunun bittiğini hissediyorlar. (Henüz birçok şey kelimelere dökülmemiştir, sadece 'huzursuzluk' şeklinde hissedilmektedir) 2.Türkiye'nin sakinleri, hangi etnik kökene sahip olurlarsa olsunlar, birlikte yaşamak ve önümüzdeki zor dönemi birlikte göğüslemek ve ondan sonra da yeni bir geleceği birlikte kurmak konusunda kader birliği ettiklerini ve bunun bozulmama-şartlarını da koyduklarını, 2007 seçimlerinde dünyaya ilan etmişlerdir. Bunun ilk şartı: kimsenin etnik özelliklerine takılınmaması, etnik köken yüzünden ayrımcılık yapılmaması ve makro-milliyetçiliğin (Kemalizm/ulusalcılık/vs.) halka zorla dayatılmamasıdır. Farklı kültürlere/dillere kayıtsız şartsız saygı gösterilmesidir. Ve en önemlisi (asker/sivil jöntürk modernleşmecisi kibriyle) halka yukarıdan bakılmaması, insanların hangi kökenden olurlarsa olsunlar insan yerine konmalarıdır. Halk bu konuda çok kararlıdır. Jöntürk kibri taşıyan elitist siyaseti silmiştir ve bunun geri dönüşü yoktur. (Her cümlesine “bölünmek/bölünmez/bölünmezbütünlük” sözcüklerini sıkıştıran, ülkenin kurucusunun adını olur-olmaz her tartışmaya karıştıran eski usul asker/sivil bürokrasi dili kullananlar büyük tepki görmektedirler. Asker/sivil bürokrasi, bu dilden vazgeçip, halkın aforozundan kurtulursa, mikro milliyetçiler saflarına yeni adam kazanmakta çok zorlanacaklardır.) 3.Globalleşme dönemine özgü sosyo-ekonomik gelişmelerin, ulus-devleti bilinçli olarak zayıflatan özelleştirmeci “trendler!”in ve ilericilik attıran etnokültürel kimlikçi “fikir” akımının, özünde neoliberalizmin bileşkenleri olduğu anlaşılmıştır. Özellikle etnokültürel kimlikçi akım (-ki sonunda mikro milliyetçi olmuştur), Sol'un saygın adını kullanarak global kapitalizmin ulus-devletlere karşı yürüttüğü haçlı seferini kaybetmiştir, çünkü ipliği pazara çıkmıştır. (Bu konu özellikle samimi Solcular için çok önemli. Çünkü samimi Sol, kendine “Solcu” diyen bu prokapitalist kültürcü/mikromilliyetçi aydınlarla arasına çizgi çekmesi gerektiğini anlamış, onların kamburundan kurtulmuştur) Halk, prokapitalist eski Solcu (yeni kültürcü, gizli Sağcı) aydınların, nitelik bakımından eski Troçkist Amerikan aydınlarından pek farklı olmadığını anlamıştır. Asıl sorunun sistemden kaynaklandığının görülmesi ile birlikte, “her köye bir etnokültürel alt/üst kimlik” saçmalığını Sol diye pazarlayanların iflası kesinleşmiştir. Sistemin sorunlarına karşı etnik/dini/kültürel farklılıklar üstü sağlam bir birliğin kurulmasının ilk önemli adımları halk tarafından atılmıştır. 4.Sorunun özünün etnik değil ekonomik kimliklerle alakalı olduğu iyice anlaşılmıştır. Globalleşmenin bir sonucu olarak sosyo-ekonomik yapının bozulması, zengin/fakir uçurumunun 'ülkenin Batısı/Doğusu arasında uçurum' şeklinde tecelli etmesi, bu farklılığa bir ad bulunma “ihtiyacı” doğurmuştur. Bu farklılık, dünyanın başka yerlerinde olduğu gibi Türkiye'de de etnokültürel kimlikler üzerinden ifade edilmiştir (Sırbistan'da Arnavut sorunu, Çin'de Uygur sorunu, Pakistan'da Beluci sorunu). Yani ortada Türkiye'ye özgü bir durum yoktur. Sadece soruna bulunan isim Türkiye kaynaklıdır: Kürt sorunu! (İsim bulmak gibi konularda global kapitalizm ve onun PR elemanları prorokapitalist enteller, hiç yaratıcı değiller) Türkiye'nin, birbirinden sosyo-ekonomik bakımdan uzaklaşan doğu ve batısı, aradaki gelir uçurumuna rağmen ekonomik bakımdan güçlü karşılıklı bağımlılık ilişkilerine sahiptir. (Kuzey Irak'ın bu konuda sunduğu alternatif zayıftır/talidir ve geçicidir) Gelir dağılımı uçurumunun ortadan kaldırılmasına hizmet edecek adımlarla ülke içinde Batı-Doğu ilişkilerinin güçlenmesi (ve gençler üzerinden ortak değerler/kültür üzerinden de desteklenmesi), makul muhalefetin, doğudan başlayarak sosyal-devlet uygulamalarını güçlendirmek için yapacağı baskı ve benzeri gelişmeler, mikro milliyetçileri daha da çıldırtacaktır. (Çıldırdıkça küçülecek ve yenileceklerdir) 5.Globalleşen (beyaz/siyah) Türk firmalarının, bölgeye yatırım yapmak konularıyla pek ilgilenmemelerine rağmen, devletin kısıtlı imkanlarla yaptığı ekonomik/altyapı yatırımları/hizmetleri hemen sonuç vermiştir. İnsan haysiyetine özel önem vererek bu hizmetlerin sürmesi, hatta eğitim alanında bölgenin gençlerine pozitif ayrımcılık uygulanması, sorunun çözümünde çok önemlidir. Türkiye'de eskiden olduğu gibi şimdi de (özel okullara/kurslara gitmeden, zengin olmadan da) en iyi okullara gidilebilmelidir. (Sadece şımarık/aptal/markamanyağı zengin çocuklarının değil) bölgenin akıllı, pırıl pırıl gözlü güleç çocuklarının da en iyi okullara gidebilmelerinin yolu samimiyetle açılmalıdır ve bu olay halka gösterilmelidir. Eskiden olduğu gibi, bu ülkenin en ücra köyünde çobanlık yapan bir çocuğun cumhurbaşkanı bile olabileceği, bunun etnik kimliğiyle alakalı olmadığı halka yeniden kanıtlanmalıdır. Şimdi artık yavaş yavaş dilin de değişeceği bir döneme hazırlanmak gerekiyor. (Ki bu çok zor olacak, çünkü daha kışkırtıcı/yaralayıcı saldırılar olacak) “Bölücü/Terörist/Hain” tipi 20'inci yüzyıl başı dilinden kurtulup daha sakin ve peşinhüküm içermeyen bir dil kullanmak gerekiyor. Nefret dili ve duygusallık yerine akıl, yürek, cesaret ve sağduyu, zaaflardan/nefretlerden/adaletsizliklerden beslenen mikro milliyetçiliği sona erdirebilir. Bunun için de gerekli olan mantalite ve dilin, basın/politika/bürokrasiden başlayarak herkes tarafından benimsenmesi gerekiyor. Dağda gezenlerin kendileri veya sempatizanları içinden, günün birinde bu ülkenin övünebileceği insanların çıkma ihtimalini kimse göz ardı etmemelidir. Bir zamanlar polise saldıran Solcu eylemcilerden birinin Orta Avrupa'nın en önemli ülkesinin dışişleri bakanı olması nasıl mümkün olduysa ve Türkiye'de siyasi bir lider hapisten çıkıp nasıl başbakan olduysa, şimdi dağda gezen -bu ülkenin başka bir insanı- ileride bakan olabilir. (Bu dikkatli zihniyet/mantalite Federal Almanya'ya, tarihinin en iyi dışişleri bakanını kazandırmıştır) Toptancı ak/kara düşüncelere, nefretlere mutlaka son verilmeli. Ayrıca, büyük savaşçı Musashi'nin de söylediği gibi, en sağlam savaşçı, elinin titremesine neden olabilecek nefret gibi negatif duygulardan arınmış savaşçıdır. Yoksa öfkeyle kalkıp zararla oturursunuz, ikide bir “sözün bittiği yer”e gelirsiniz, hergün “artık sabrınız taşar”, haklı olduğunuz halde meşru müdafaanın “her türlü hukuğun bittiği” (!) yerde başladığından bahsedersiniz, hergün logosu siyah kıpkırmızı gazeteler çıkarır yas tutarsınız. Doğru olan, bütün bunların tersidir... Yani söz (ne bitmesi!) başlamalıdır. Sabrınız asla taşmamalıdır, asla başkasının kurduğu oyunu oynamamalısınız (Bu çok önemlidir, çünkü küçülen/yenilen birşey son anlarında daha acımasız, daha gözükara olabilir). Hukuku, asla ve kata bırakmayıp daima hukuki/meşru zeminde kalmalısınız. Medya olarak olayın sadece askeri bir durum olmadığını, dünyanın ve ülkenin sadece şehit ve üçüncüsayfa haberlerinden ibaret olmadığını, daha sakin olmanız gerektiğini, herşeye günlük fevri reaksiyon gösterip bir gün sonra söylediğinizi unutmamak gerektiğini, (hele bundan sonra) daha çok dikkat etmek gerektiğini anlamalısınız. Ve en önemlisi, savaştan kimin para kazandığını ortaya çıkarmalısınız. Dünya sizin ülkenizi Brezilya, Hindistan, İran, Rusya klasmanında bir ülke sayıyorsa. Ama siz (birkaç gazete ve radyoyu saymazsak) değil Brezilya, İran medyası kadar bile olamıyorsanız bunu oturup düşünmelisiniz. Dünya sizi arasında görmek istiyor. Bu talebe, içine kapanarak, sadece Türkiye'yi yazarak, dünyayı yok sayarak cevap vermemelisiniz. Halkın seviyesiyle hiç alakası olmayan bu duruma son vermelisiniz (halkın seviyesi medyadan çok daha yüksek ve daha yükseğine de adapte olabilecek kaabiliyette). Evet bu duruma son vermek, sahici gazetecilik yapmak ve sakin kafayla nesnel/pozitif düşünmek, barışçıl olmak, mikro milliyetçiliğin sona erdirilmesi açısından hayati önemdedir. Fakat işaretler çok olumludur. Bir kere Türkiye'de hakaret etmeden, germeden, sahici konuların konuşulabileceği, sağlam ve makul bir muhalefet yapılabileceği, politikacılara gösterilmiştir. Kaz Dağı gibi muhteşem bir doğa harikasının para uğruna zehirlenip çölleştirilme ihtimaline karşı basından yükselen ses, gerçek gazeteci ve yazarların sözünü sakınmayan tutumları, muhteşemdir. Ve makul muhalefetin ilk zaferidir. Mikro milliyetçi çılgınlara karşı çok daha sağlam durmak ve aynı makul/sağduyulu sakin tutumu sergileme gerekiyor. Bu kolay değil. Ama unutulmaması gereken bir şey var: Savaşan taraf ne kadar iyi savaşırsa savaşsın, ruhunu yitirdiyse sonuç kesindir. Huzursuzluğunu anlayışla karşılamak ve sabırlı olmak lazımdır. salihselcuk@hotmail.com http://konstantiniye.blogspot.com/ Bu makale 4,076 kez okundu.
|
|
| İletişim | Reklam 2005 - 2012 Sitedeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz. |