Haber10.com - "Derinlemesine Haber"
Anasayfam Yap Favorilere Ekle Haber Bandı EkleReklamİletişim
 
Haber 10
BİLİM DÜNYA EĞİTİM EKONOMİ GÜNCEL KÜLTÜR-MEDYA SAĞLIK SİYASET SÖYLEŞİ SPOR VİDEO MAKALELER
3 Eylül 2010, Cuma Güneşliİstanbul
Güneşli 22° / 27°
 SON DAKİKA : Tümünü göster
Doç. Dr. Aliye Çınar
Doç. Dr. Aliye Çınar
Pragmatik Eğitim Felsefesi Seküler midir?
Doç. Dr. Aliye Çınar
Eğitim sistemimizin sürekli bir sancı çekmesinin en önemli nedenlerinden biri, kendi kültür ve mefkûremizin bir tezahürü olan bir eğitim felsefesine sahip olmayışımızdır.

Pragmatik Eğitim Felsefesi Seküler midir?

Eğitim sistemimizin sürekli bir sancı çekmesinin en önemli nedenlerinden biri, kendi kültür ve mefkûremizin bir tezahürü olan bir eğitim felsefesine sahip olmayışımızdır. Öğretmenin etkin kılınması, öğrencinin yaratıcılığının tetiklenebilmesi, hayatta başarılı olabilmesi ve teori-pratik birlikteliğini eylemde tecessüm ettirecek bir yapının olması için bütüncül bir eğitim felsefesi ve politikanın geliştirilmesi gerekir. Amaçlanan her neyse, o hangi zeminde durmakta ve neyin sökün etmiş hali olduğunun iyi bilinmesi gerekmektedir. Daha önce bir çözüm olarak pragmatik eğitim felsefesinin bize uyarlanmaya çalışıldığına değinmiştik. Amaç, elbette bilgiyi eyleme geçirme ve hayatı olabildiğince iyileştirmek için bütün imkânları seferber etmekti. Günümüzün önemli sorunlarından biri olan din eğitimi ya da eğitim de dine ne kadar yer verilmesi gerektiği problemini sorgularken, ‘acaba pragmatizm seküler bir eğitim mi teklif etmektedir?’sorusuna cevap arayalım.

Cumhuriyet’in yeni eğitim projesinin temel dayanağının pragmatik eğitim felsefesi olduğunu aklımızda tutarak, acaba pragmatizm pozitivizmle eşgüdümlü müdür? sorusunu sormamız gerekir. Başka türlü söylersek, eğitimde model olarak pragmatizm benimsenirken, daha çok pozitivizmin yerleştirilmeye çalışıldığı dikkati çekmektedir. Hayatı iyileştirmeyi ve her şeyden azami ölçüde faydalanmayı amaç edinen pragmatizm, salt düşüncenin eyleme geçirmediğini vurgulamıştır. Bunun için de yapılması gereken harekete geçmek ve düşünceyi ve zihni eyleme yöneltmektir. Eyleme kurulan zihin, faaliyet halinde olacaktır. Çünkü yaşam kalitesi sadece eylemle artırılabilir. Bunun için de hayata dair her ne varsa, bu oyuna dahil edilmelidir. Pragmatizme göre, dinin metafizik bağlantısı, arkaik kökeni vb. konularla zaman harcamak boşunadır. Yaşarken, eğer din insan ruhuna bir dinamizm verebiliyorsa, ruhu neşeli kılıyorsa şüphesiz onun da bu daireye dâhil edilmesi gerekiyordu.

Nitekim, William James’in ‘inanma iradesi’ dediği şey tamı tamına bunu kast eder. Ona göre, inanmak için kişinin kesin akli delillere ihtiyacı yoktur. Akli ispat, sadece teorik bilgi verebilir. Oysa duygusal ve manevi saikleri izleyen kişinin eyleme daha yakın ve ruhunun daha coşkulu olduğu söylenebilir. Başka bir ifadeyle, insanın umutları, arzuları, gayeleri, ihtiyaçları ve özlemleri onu inanmanın eşiğine getirir. Elbette objektif ve kesin bilgi pragmatist tutum için de önemlidir. Ancak insanî ilgilerin ve kararların, çıkar gözetmeyen bir zihnin sınırlarının ötesine uzandığı inkâr edilemez. İnsanın, onulmaz suçluluğunu, sadece ve sadece mutlak iyi ve şefkatli bir varlık kapatabilir. Bu nedenle insanın ruhunun açıklarını en iyi örten, çıkar gözetmeyen ulvi bir duyguya ve güce ihtiyacı vardır. İnsan doğal olarak inanmak ister. Esasında pozitivizmin inanma iradesini bertaraf etme girişimi, ruhta gedik açmayı göze almaktadır. Oysa insan, kendini en iyi dönüştürecek ve geliştirecek yani onu eğitecek muazzam güven veren bir terbiyeciye her daim ihtiyacı vardır. İnsanın içindeki iyiliğin tam olarak uyanması ve karanlıkta kalmaması için bütünüyle ‘ışık’ olan ulvi bir güce bağlanmak ister. İşte bu anlattıklarımız insanın hayatında ne kadar işlevselse, onu kopartmak da o kadar insanı tökezletmektedir.

James buradan hareketle, inanan ve inanmayan kişinin ruhunu “The Will to Believe” (İnanma İradesi) başlıklı meşhur makalesinde şöyle tasvir eder: Pozitivist bir bilim adamı, nerede durduğu belli olmayan afakî, soyut, kendini beğenmiş, parçacı ve tahakküm edici bir bilimin sözcüsü olarak, cahil, aşağılık ve sığdırlar. Oysa diyor W. James, bildiğiniz en dindar entelektüeli düşünün bütün olumsuzlukları verseniz dahi, ruhlarının neşeli olduğuna tanık olursunuz diyor. Dolayısıyla da o, din muhaliflerine, hayatı zenginleştiren bir kaynağı kör tıpa ile tıkadıkları için ‘usturanın şövalyeleri’ der.

Her şeyi akıl kıstasına göre görmeye çalışmayı James, insanî düşüncenin kurak ve sönük modeline yani akılcılığa ve pozitivizme mahkûm olma olarak değerlendirir. Mademki, eyleme geçme hedef alınmakta, o halde yapılması gereken, kişinin duygulanımsal, pratik ve manevi boyutlarını hariç tutmaksızın, bütünüyle basitliği gözeten bir çizgisel zihine teslim olmaksızın kuşatıcı ve dinamizm patentli olunmalıdır. Modernizm ve pozitivizmin salt akılcı, kurak ve sönük modelini o, ‘pintilik prensibi’ olarak isimlendirir.

Hatta James bilim ve dine ruh veren en temel duygu ve arzular arasındaki benzerliğe dikkat çeker. O, dinin temelinin bilimin temeli gibi duygulanımsal olduğunu ileri sürerek dini destekler. Her ikisinin temelinde güven esastır. Hatta coşkusallık ve dinamiklik hem bilim adamının hem de dindarın ruhunda mevcuttur. Hatta Jung dinin işlevselliğini ve ruh için terapatik özelliğini dikkate alarak, bilim adamı ve dindarın tutkulu ruhlar olduğunu söyler. Eyleme geçebilmek için tutkulu ve ilgili olmak zorunluluğu şarttır. İnsanın düşüncelerini harekete geçirebilmesi için, hayata capcanlı bağlı olması gerekir. Hayata eğreti duran kişi, ne bilim adamı ne de dindar olabilir. Dolayısıyla bunların ortak noktalarından hareket edildiğinde, ruhu harekete geçirme hedeflendiğinde din dışlanacak bir öge olmayıp bilakis hayata dahil edilmesi gereken bir boyuttur.

Nitekim James yine aynı makalesinde şunları söylemektedir:

“Duygusal ve pratik eğilimlerimizin meşruiyetini, etkili bir şekilde reddetmeye çalışan her hangi bir felsefenin muzaffer olmasını ümit etmekten daha saçma bir şey olamaz.”

“En muteber doğa güçlerine inanmayan insanların, her hangi bir felsefenin edebiyete kadar akli olduğunu göstermeleri imkânsızdır. Bu güçlerden olan iman, felsefî yapılardan uzaklaştırılamayan bir güç olmaya devam edecektir.”

Kısacası dinî duygulanımların derinden hissedildiğini ve bu hislerin ruhta akis bırakarak adeta ruhsal bir görü verdiğini söyleyebiliriz. Dinin önemini savunan pragmatik filozoflar da, kainatın yüceliği karşısında duyulan huşu duygusunun, insanın sonsuz karşınında kendi sonluluğunun farkına varmasının, ilahi huzurda hissedilen minnettarlığın verdiği neşe ya da bir kayıp ya da hüzün karşısında ilahi güvenin verdiği hüzün ve huzur kişinin ruhunda derin etkiler bırakır. Ruhta kalıcı olan bu etkiler bir bakıma, ruhtan çıkacak ürünler için bir imajinasyon görevi görür. Dolayısıyla dinden gelen akisler hiç de yabana atılacak getiriler değildir. Çünkü amaç faydacıl olmaksa, bu kanaldan gelen kâr aklı, iradeyi ve hissi de fazlasıyla besleyecek güce sahiptir.

Esasında din insanın yaşamından iptal edilmesi ya da ona eklenmesi gereken bir boyut olmayıp, onun temel bir özelliği olduğunun teslim edilmesi gerekir. Nitekim moderniteyi farklı açılardan eleştiren pek çok düşünür, A. Comte’un üç hal yasası dediği ve insan bilincinin primitiflikten, dindarlığa sonra da metafizik bir yapıya evrildiğinin, nihai durumun da bilim olduğunu söyleyen düşüncenin aksine insanın dindar bir varlık (homo religious) olduğunu vurgular. Açıkçası dini yaşamdan çıkarmaya çalışan insan bir boyutu baştan iptal ettiği için ondan tam randuman alması beklemez. İnsan kendini kendi elleriyle kötürüm yaptığı için, kesilen boyutunu aramaktadır.

Hayata tutku ve derinlik katan en önemli duygu kuşkusuz hayranlıktır. Aklı, irade, duygu, arzu vs. anlamında kullanma da onları akıl olarak okuma anlamına gelir. Başka türlü söylersek, insandaki bu özellikleri eşitlemek ve hayranlık yeteneğini dışlamak onun otistik bir duruma sokmak anlamına gelir. Nörolog Oliver Sacks’ın tespitlerine göre, otizm, bazı duygusal ve ruhi tepki türlerinin olmayışı ya da noksanlığından kaynaklanmaktadır. Bulgusal olarak, otistik zeki bir kişinin de yücelik ve hayranlık duygusunu hissetmediğine tanık olunur. Hatta beyinin ön lobunda hasar oluşan kişinin de empatik olamadığı gibi, hayranlık duygusuna da yabancı olduğu gözlemlenmiştir.

Her ne kadar genelleme yapmak doğru olmasa da, çoğu zaman analitik, ampirik ve pozitivist giden kişinin duygu durumunun zayıfladığı, nedeyse tepkisizleştiği söylenebilir. Sözünü ettiğimiz empati kaybı ve tepkisizliği, Russel için anlatılan şu anekdot iyi özetlemektedir. Savaş meydanından gelen bir öğrencisi heyecanla Russel’a aman hocam şu cephede bu kadar kayıp var, şu alayda bu kadar hasar var, katliam inanılır gibi değil deyince, Russel kaşlarını kaldırır ve tepkisiz bir şekilde öğrencisine bakar, ‘iyi de, bunun için mi bu kar heyecanlısın, başka bir şey var mı...’ der! Öğrenci daha trajik tablolar anlatsa bile filozof zerre kadar tepki vermez. Hatta etkilenmez bile. Sanki rasyonalist bir kişinin tavrı bu, ne var bunda denilebilse de, gerçekte onun duygusuzluğunun, tepkisizliğinin ve empatik olmayışının çok güzel bir dışa vurumu. Aynı kişi harikulade bir manzara karşısında da hayran olamayacaktır.

Nihayetinde James’in ifadelerine katılmamak mümkün değildir: “Eğer bir insan sırtını tamamıyla Tanrıya ve geleceğe dönmeyi seçerse hiç kimse onu engelleyemez; yanıldığını şüphesiz hiç kimse ona gösteremez. Eğer biri başka bir şekilde düşünür ve düşündüğü şekilde hareket ederse hiç kimsenin onun yanlışlığını ispatlayabileceğini kabul edemem. Her birimiz en iyi düşündüğümüz gibi hareket etmeliyiz. Biri yanlış yapıyorsa bu onun için oldukça kötüdür. Göz gözü görmeyen sis ile tipi şeklinde yağan karın ortasında, aldatıcı olabilecek olan yolları ara sıra görebildiğimiz bir dağ geçidinin ortasında iken eğer hareketsiz durursak donarak ölürüz. Yanlış yolu izlersek param parça oluruz. Herhangi bir doğru yolun olup olmadığını tam olarak bilemeyiz. Ne yapmalıyız; sadece güçlü ve cesaretli olmalıyız. En iyisi için çırpın, en iyisini umut et ve neticeye razı ol. Eğer ölüm her şeyi bitiriyorsa ölümü bundan daha iyi karşılayamayız”.

Mesele eğitim olunca, eksik ve bir ya da bir kaç boyutu nihai gerçek denen şey ya da akıl adına kesilerek yola koyulmak, zaten işin başında işlenen bir cinayettir. Her ne kadar dine fayda getirecek gerekçesiyle bağlanılmasa da, pragmatist gözlükle bakıldığında bile zengin bir havzadır din. Ancak nedendir bilinmez! Her ne kadar, eğitim sistemimizin temel taşlarından biri pragmatizm olsa da, ondan daha çok kralcı kesilerek din kapı dışarı edilmektedir. Acaba J.J. Rousseau’nun ‘Emile’si daha mı köklü etki yaptı da, dinsiz bir eğitim sistemi taraftarları hayli ısrarcı. Kim bilir... Bu konuya da gelecek yazımızda irdelemeyi deneyelim...

aliyecinar@gmail.com

Bu makale 2,630 kez okundu.

 

YAZARIN SON YAZILARI
» Türkiye’de dindarlık araştırması
» Tanrı Yanılgısı ve Tanrı’nın Gerçekliği
» Günümüz Türkiye’sinde İslam
» Alevîlik Tartışması Üzerine
» Politik Teoloji Açısından Gülen Cemaati -III
» Gülen Cemaati’nin Dindarlık Tipolojisi-II
» Bizim Pozitif Bilimciler Toplumbilimci Olunca!
» 'Gülen Cemaati'
» Elif Şafak ve 'Aşk' romanı
» Din ve Bilim Neden Çatıştırılır?
YAZARLAR
araba.com
DÜŞÜNCE ANALİZ
RÖPORTAJ
Salman Kaya: Solcuya ‘Hayır’ yakışmaz
Salman Kaya, Türkiye’de sol hareketin efsanevi isimlerinden. 1968 kuşağının unutulmaz liderlerinden. Askerî darbelerin büyük acılarını çekmiş, sekiz kere tutuklanmış, beş yıl hapis yatmış, korkunç işk
kitapadresi.com
ÇOK OKUNANLAR
Bugün Bu Hafta Bu Ay
Haber 10 İletişim | Reklam    2005 - 2010
Sitedeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Anadolu AjansıAnadolu Ajansı