Haber10 Arama
  SON HABERLER
Cumhur Özalp
Cumhur Özalp
Karakter boyutu : Normal Büyük Daha Büyük En Büyük
Gül mutlaka Cumhurbaşkanı olmalı; niçin mi?

22 temmuzdan bu yana, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığını tartış(tırıl)ıyoruz. Herkes her şeyi yazdı. Halkın Gül için oy verdiğinden tutun da Ak partinin demokrasi sınavı verdiğine, hatta asıl sınav verenin Tayip Erdoğan olduğuna kadar yazılmadık bir şey kalmadı. Bir ara gündeme, derin bürokrasinin başörtülü eşi olan bir cumhurbaşkanı istemediği; böyle olursa, tasfiye ettiklerine bu durumu açıklayamayacakları gerekçesi de düştü ama pek tartışılmadı. Bu gerekçe pek mantıklı görülemezdi; zira derin bürokraside, tutulan bir rapor, verilen olumsuz bir sicil tasfiye için yeterlidir.

Biz Gül’e muhalefetin tamamen eşinin başörtüsünden kaynaklandığını düşünüyoruz. Sebebi de, başörtüsü tartışmalarının, aslında önümüze konulan bazı gerekçelerden daha büyük ve derin bir boyuta sahip olması gerçeği… Başörtüsü tartışmaları neredeyse on yıldır sürüyor. Sürüyor da hangi gerekçeler etrafında? Ve bu süreçte, toplumsal ortamda gerçekte neler oldu?

28 şubattan sonra çıkılan “başörtüsü seferi”, önümüze hep sınırlı gerekçelerle getirildi. İlki, başörtülü öğrencilerin okuma hakkı meselesi, diğeri “siyasal simge” safsatası… Elbette bu öğrencilerin, temel hak ve özgürlüklerden faydalanması gerekirdi; eğitim hakkı ellerinden alınıyorsa, bu vahim bir durum, hukuk gereği karşı durulması gereken bir trajediydi… Gösteriler, tartışmalar, kavgalar büyük ölçüde bu çerçevede yapıldı.

Hiç kimse şu soruyu sormadı: “Bu öğrenciler kaç kişi? % 10’u bile bulmaz. Dolayısıyla bunların, siyasal sistemi sarsacak sayısal bir çoğunluğu yok… Üniversitelerde başörtüsü serbest bırakılsa kavga biter; niçin bürokrasi buna şiddetle ayak diremektedir?” Devam edelim… 28 şubatla birlikte, kamu kurumlarında başörtülü çalışanlar da tasfiye edildi. Bu çalışanlar 28 şubatın gerekçeleri arasında gösterildi. Peki bunlar kaç kişiydi? Toplam çalışan sayısı karşısında, belki onbinde birlerle ifade edilebilecek bir oran… Hal böyleyse, niye acaba büyük kavganın kanıtı ve gerekçesi olarak kullanıldı?

Bu sorular sorulup cevabı pek aranmadı ve arka planda yatan o müthiş proje gündeme getirilmedi. Her şey politik çerçevede cereyan etti. O başörtüsü seferinin büyük etkisi gözden kaçırıldı.

2007’li yıllardan geriye bakınca anlıyoruz ki, konu, birkaç öğrencinin üniversitede başörtüsüyle okuması değildi… Konu, zamanın iktidar partisine (RP) karşı bir harekat da değildi. Gerçek iktidar sahiplerinin asıl projesi, başörtüsünü ve dolayısıyla başörtüsünün temsil ettiği “muhafazakarlık”ı tasfiye etmekti. Bu tasfiye de, başörtüsü kavgası üzerinden başlatıldı. Hem de sağlam bir gerekçe bulundu: Laiklik… Aslında laiklik karşıtlığı, sadece RP zihniyetindeki bazı kesimler için söz konusuydu. Bunlar ise laik sistemi yok edecek bir tehdit değildi.

***

Niye başörtüsü üzerinden muhafazakarlık tasfiyesi? Muhafazakarlık ve muhafazakar tutum önce kıyafette kendini gösterir. Çünkü kıyafet kendimizi toplumdaki öteki bireyler karşısında temsil ediş tarzımızdır. Muhafazakar zihniyet için kıyafet (ve de tabii kıyafet olarak başörtüsü) tek ve kesin ölçü değildir. Muhafazakar bir kişi başörtüsü takmayabilir, ama dekolte de giyinmez. Yani normal bir kıyafetle de kendi muhafazakarlığını sergileyebilir. Fakat şu var ki, bu tarz sürdükçe, kişinin muhafazakar düşüncesi yerli yerinde durur. Ama surda bir gedik açınca, yani kıyafette muhafazakar tarz “istenmeyen tarz” ilan edilince, düşüncede de bir aşınma başlayabilir. Hem bu, yeni kuşaklara verilen bir mesaj olur. Başörtüsü kavgası sürecinde, medya aracılığıyla üstü örtülü biçimde işlenen “kıyafet tarzı”na baktığımızda, durum aydınlanmaktadır.

Bu kavga süresince, ekranı her açtığımızda, dekoltenin örnek model olarak sunulduğunu gördük. Bu, on yılı aşkın zamandır devam ediyor. Meyvelerini de verdi. Son on yılda toplumda dekolte alabildiğine yaygınlaştı. Bu yaygınlaşma, kesinlikle “insanların yoldan çıkması” olarak görülmemelidir. Bu yaygınlaşmayı, “muhafazakarlığın aşınması” olarak okumak daha gerçekçidir.

Özetle söylemek gerekirse, başörtülüleri toplum dışına itme seferinde, gerçekte olan şey, muhafazakar zihniyetin, insanların genel anlamda değerlerine sahip çıkışı bilincinin örselenmesidir. Bunu sonuçtan bakınca anlıyoruz. Nasıl mı?

Başörtülü çalışanlar önceleri sivil toplumun tüm kesimlerinde mevcuttu. Gerçi işçilerin başörtülü olmasına kimse sesini çıkarmıyordu. Tıpkı tarlada çalışanların yada hizmetçilerin başörtü takmasına itiraz edilmediği gibi… Ama ne zaman ki başörtülü kadınlar kendi işlerinin patronu olmaya veya beyaz yakalılar arasında da yer almaya başladılar; işte o zaman bu savaş ilan edildi. İnsanlar kamu kesiminde başörtülü çalışanların tasfiyesine odaklandı. Sivil toplum kesimlerinde başörtülü çalışanların da yavaş yavaş tasfiye edildiğini, üstelik bu tasfiyenin asıl büyük tasfiye olduğunu dikkatten kaçırdık. Bugün dershanelerin, fabrikaların, halkla yoğun ilişki gerektiren işletmelerin büyük bir kısmı, başörtülü kadın çalıştırmaktan kaçınmaktadır. Bu kaçınma pek dile getirilmez, pek tartışılmaz; fakat bir gerçek var ki, başörtülü çalışan, sivil toplum kesimlerinde de “istenmeyen adam” ilan edilmiş durumdadır. Bu ilan “dile getirilmemiş bir ilan”dır. Galiba 28 şubatın asıl projesi buydu.

Gül’ün Cumhurbaşkanlığı, bu projeye bir meydan okuma olarak görülmemeli; sadece tasfiye sembolü olarak seçilen bir motifin tasfiye sembolü olmaktan çıkarılmasının sembolü olarak görülmeli… Bu büyük tasfiyenin akim kalması için, Abdullah Gül mutlaka Cumhurbaşkanı seçilmeli!

Bu makale toplam 1850 defa okunmuştur.

 

ABD Doları (USD) Alış 1.5360, Satış 1.5560; Avrupa Para Birimi (EUR) Alış 2.1030, Satış 2.1330
Copyright © 2004 - 2008 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Telefon: 0212 621 19 29 | Faks : 0212 532 08 59 | haber10@gmail.com | Tasarım ve Kodlama: Haber10 Teknik Ekibi