| Anasayfam Yap Favorilere Ekle Haber Bandı EkleReklamİletişim |
![]() |
| BİLİM DÜNYA EĞİTİM EKONOMİ GÜNCEL KÜLTÜR-MEDYA SAĞLIK SİYASET SÖYLEŞİ SPOR VİDEO MAKALELER |
Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Numan Kurtulmuş Dünya Bülteni'nin sorularını cevapladı. Fatih'teki çalışma ofisinde gerçekleştirdiğimiz mülakatta, ağırlıklı olarak Dünya Siyaseti ve İslam coğrafyasındaki sorunlar üzerinde duruldu. Dünyada esen kaos, kargaşa ve keşmekeşe karşı Kudüs Kritelerini öne süren Kurtulmuş, Osmanlı'nın tasfiye sürecinin halihazırda hâlâ devam ettiğini söylüyor. Kurtulmuş, 22 Temmuz seçimlerinin önemine vurgu yaparken, 1980'de Türkiye'de mıntıka temizliği yapıldığına işaret ediyor. Batının bugün gelinen noktada çözüm yerine sorunlar yumağı oluşturduğunu belirten Prof. Kurtulmuş, yeni bir alternatif doğumunun başladığı müjdesini veriyor. Batının ötekisiz yaşayamayacağını ifade eden Numan Kurtulmuş, İslamofobia'nın da batı tarafından körüklendiğini açıklıyor. Prof. Kurtulmuş sorularımıza cevap verirken, önce küremizdeki sorunların ana nedenini ardından da çözüm yollarını ortaya koyuyor ve bununla birlikte İslam coğrafyası genelinde bütün Dünya insanlığının huzur ve barışına olan ihtiyacı dile getiriyor. Küreselleşen dünyada her alanda ciddi bir etkileşim var. Afrika'daki bir ülkede yaşanan ekonomik kriz tüm dünyayı sarsıyor. Kültürel alanlarda da benzeri bir etkileşim görüyoruz. Siyasette de bunu gözlemliyor musunuz? Dünyada bu saydığınız alanların tamamında çok ciddi bir takım yapısal değişikliklerin olduğu aşikârdır. Bu, bugünün meselesi değil, uzunca zamandır devam eden bir süreçtir. Kanaatimce 70'li yılların başında petrol krizi ile başlayan bu süreç bugün hızlanmıştır. O zamana kadar ekonomik sistemde sanayi toplumları üzerinde oturan yani sanayileşme üzerine oturan, reel üretim üzerine oturan sanayi kapitalizmi, o gelinen noktada petrol krizleri dolayısıyla artık kendisini sürdüremeyeceğini çok açık bir şekilde anlamıştır. Sanayi kapitalizminin üzerinde oturduğu ulus devletler de o çerçevede sanayi kapitalizmi sürdürülemeyeceği için yeni bir döneme doğru gitmiştir. Bu anlamda gücü elinde bulunduranların 70'li yıllarda öngördükleri 2 araç vardı: Bunlardan birincisi Küreselleşme süreçleriydi. Ekonomileri büyük ülkeler, büyük güçler küresel ekonomileri halledebilirlerse sömürüleri daha açık bir şekilde devam edebilirdi. İkincisi ise yüksek teknolojilerin icat edildiği bir ekonomik yapılanmaya gitmektir. Özellikle bilgi teknolojileri ve uydu, haberleşme teknolojileri. Bu ikisi nasıl sanayi toplumlarının itici gücü ve buhar makineleri olduysa sanayi öncesi kapitalist dönemin yeni araçlarını ileri teknolojilerle küreselleşme süreçleri oldu. Bu esası itibariyle daha iyi daha özgür, insanların birlik ve barış içinde yaşadıkları düzeni oluşturmak kaygısından daha çok gücü, serveti ve imkânı elinde bulunduran sanayi toplumların büyük unsurların daha büyük daha kârlı sektörlere geçmek için ortaya çıkardıkları bir tezdi. O da fevkalâde başarılı bir şekilde uygulandı. Hemen arkasında 1980'li yıllarda neo-liberal iktisat politikalarını oluşturdu. Bu politikaların uygulanabilmesi için yeni bir siyasal sisteme ihtiyaç vardı. Bunun için Sovyetlerin çözülmesi gerekiyordu. Demir perdenin yıkılmasıyla birlikte, çok geniş bir alanda neo-liberal iktisat politikalarında açılım oldu. Bunun için 1990'dan itibaren “Yeni Dünya Düzeni” adı altında ortaya konulan düzen, neo-liberal iktisat politikalarının küreselleştirilmesi süreçlerinde siyasal yapının düzenlenmesi bütün dünyada sahanın temizlen operasyonudur. Dolayısıyla “Yeni Dünya Düzeni”yle neo-liberal iktisat politikaları birbirleriyle eş güdüm içerisinde yürütülen ve dünyada çok az bir grubun menfaatlerini savunan yeni bir ekonomik sistem yapılarıdır. Bu anlamda “Yeni Dünya Düzeni” de çok açık bir şekilde neo-liberal iktisat politikalarını kullandığı gibi aynı zamanda kültürel küresel emperyalizmi de kullanıyor. Basın, sinema, Hollywood ve reklâm alanlarını da kullanıyor. Dolayısıyla bütün ağlarıyla birlikte yeni bir sistem, önce ekonomik kaygılarla başlayan yeni dönem, “Yeni Dünya Düzeni” ile siyasal araçlarını kuruyor ve Kültür emperyalizmi ile de bir Kültürel sistemi öngörüyor. Bu sistem kendi içinde yeni krizler doğurmadı mı? Elbette… Sanayi ötesi döneme geçiş yapıları ortaya çıkmadan önce eskiden beri batının tartıştığı sorun şuydu: 200 yıldır dünyada hâkim olan modern değerler üzerine kurulmuş olan Batı Uygarlığı, petrol krizini ortaya çıkardı. Bolluğun paylaşımı üzerine kurulmuş olan sanayi kapitalizmi, darlığın ya da yoksulluğun ortaya çıkması durumunda tam tabiriyle apışıp kalıyordu. Çözüm üretemiyordu ve sistem kendi içerisinde derin krizlerle karşı karşıya kalıyordu. Dolayısıyla o tarihlerde görünen şey, "dünyada batı uygarlığına ve modern değerlere karşı alternatif hangi medeniyet havzalarının öne çıkacağı" sorusuydu. “Sanayi kapitalizmini nasıl dönüştürürüz, yeni bir evrim içerisine sokarız” çabaları sürerken, aynı zamanda bu sorunun cevabını da küresel anlamda vermeye çalıştılar. Yeni dünya düzenine alternatif bir yapı, bölge ya da ülke var mı? BUGÜN TÜRKİYE'NİN LİDERLİK YAPMASI ZARURİDİR Endonezya'dan Fas'a kadar, Sovyetlerin çözülmesiyle birlikte Çin Seddi'ne kadar yeni bir Müslüman coğrafyası ortaya çıktı. Bunların hepsine liderlik ve öncülük yapabilecek bu coğrafyada kilit taşı, amiral gemisi Türkiye"dir. O tarihlerden itibaren Türkiye üzerinde hem iktisadi hem siyasi anlamda bir takım projelerin uygulanmasının ana nedeni budur. Türkiye, geçmişten gelen birikimiyle, şu andaki mevcut imkânlarıyla sadece kendisini bağlayan bir ülke değil bu coğrafyada, Ortadoğu'da, geniş İslam coğrafyasında, Kafkaslarda Balkanlar'da ve Doğu Akdeniz'de liderlik yapabilecek ülkedir. Hatta böyle bir liderliği yapması bugünkü şartlarda zaruridir. Çünkü 11 Eylül sonrasında İslam dünyasını yeni cadıları olarak ilan etmek hedefinde olan, dünyadaki o karanlık oda, topyekûn İslam dünyasını batı dünyasıyla çatışma içerisine sokmak istiyor. Konumu itibariyle bunu önleyebilecek en önemli ülke Türkiye'dir. 21'nci yüzyılda bundan sonraki hangi ekibi tasnife alırsanız alın Türkiye bunların orta noktasıdır. Kuzey-Güney, İslam Dünyası ya da Doğu-Batı deyin Türkiye tam orta noktadadır. Bunu sadece fiziki olarak ortada olmak anlamında söylemiyorum, ilişkileri, geçmişi ve potansiyeli itibariyle… Dolayısıyla Türkiye'ye burada tarihi bir sorumluluk düşüyor. Hem dünyada bu medeniyetler çatışması tezini ortadan kaldırabilecek bir kararlılığı ortaya koyması lazım, bunu ortaya koyarken gayrî adil Batı Uygarlığı içinde erimeden, kendi değerlerimizi bütün dünyaya sunabilecek bir imkâna sahip olduğumuz kanaatindeyim. İnsanlık tarihi bize şunu öğretti ki, bütün büyük medeniyetler farklı medeniyetlerin kesiştikleri noktalardan çıkar. Bu anlamda Türkiye, iki farklı medeniyetin buluştuğu yer gibidir. Bir başka avantajımız da şu anki Türkiye toprakları, bir Cihan Devleti'nin özetidir. Yani o zamanlar Cihan Devleti'nde ne var idiyse bugün hemen hemen hepsi Türkiye'de bulunmaktadır. KÜRESEL BARIŞ VE KÜRESEL ADALET Yani şunu mu demek istiyorsunuz, Türkiye güçlü bir irade ortaya koyarsa Medeniyetler çatışmasını önler, dünya genelinde esen terörizm rüzgarını önler ve barış rüzgârını estirir. Estirebilir. Bunun ilk şartı, 200 yıldır Türkiye aydınlarının, siyasetçilerinin zihin dünyasında devam eden "biz modern batı uygarlığının karşısında yenildik, yapacak bir şeyimiz yok" şeklinde ortaya çıkan bu yenilgi psikolojisini aşmamız lazım. Bu, özgüvenle aşılacak bir şeydir. Öncelikle şunu görmek gerekir; modern Batı Uygarlığı'nın ortaya koymuş olduğu değerler çok doğru değerler idiyse, bugün hakikaten dünyada küresel bir barışın ortaya çıkmış olması lazım, küresel adaletin ortaya çıkmış olması lazım. 200 senelik büyük sanayileşme sürecinden sonra dünyada bolluğun ve refahın herkese ulaşmış olması lazım. Özellikle “Yeni Dünya Düzeni”, 1990"lardan sonraki dönem, kanaatimce Batı Uygarlığı"nın son ve en güçlü dönemidir. Altın çağıdır bir yerde, kendi tabirleriyle. Öyle görünüyor ki bu değerler sürdürülebilir değerler değildir. 1990'dan 2007'ye kadar olan süre içerisinde ölen insanların sayısı İkinci Dünya Savaşı"nda ölen insan sayısına neredeyse eşit. Aslında çok büyük savaşlar da yok ama dünya maalesef "Yeni Dünya Düzeni"yle birlikte büyük bir hızla demokrasiden uzaklaşıyor, daha çok kavgaların ve karmaşaların olduğu bir döneme giriliyor. Dünyada bugün 7 milyar insanın yaklaşık 3 milyarı günde 2 doların altında bir gelirle geçiniyor. Bu, sürdürülebilir bir durum değildir. Dünyanın hiçbir döneminde bu kadar bir yoksullaşama olmamıştır. Hatta Firavunlar ve Nemrutlar döneminde de böyle olmamıştır. Firavunların köleleri bile akşamları karınları tok bir şekilde yatıyorlardı. Bugün neo-liberal sistemin her üç dakikada bir kölesi ölüyor. Bu sistem, sürdürülebilir bir sistem değildir. Diğer taraftan bakıyorsunuz, silahlanma… Dünyada “silahlanma yarışı sona erecek, savaşlar olmayacak, gerilim olmayacak” iddialarıyla ortaya çıkan beyler, her yıl 1.3 trilyon dolar silah pazarından pay alıyor. Bu sürdürülebilir bir istikrar değildir. Bu sistemin sürdürülebilir olmamasının sebebi, bizatihi bu sistemi yöneten insanların çok kötü insanlar olmasından kaynaklanmıyor. Bunların zihin dünyasının yanlış olmasından kaynaklanıyor. Onun için Modern Batı değerleri diyorum. Ortada 4 temel değer var. Rasyonelliği/akılcılığı, bireyciliği, sekülerleşmeyi / dünyevileşmeyi, protonlaşmayı öngörürseniz ve devlet hiçbir şeye karışmasın, anti devletçi bir yapı içerisinde bir sistemi kurarsanız. Her sistemin temel özelliği vardır: 1- zihniyeti, 2 - modeli, geri kalan bunların içini doldurmaktır. Bu zihniyet içerisinde, herkes kendi aklını en üstün kabul edecek, herkes kendi çıkarları için mücadele edecek. Aşırı bir bireycilik içerisinde hareket edecek ve maneviyata ait, dine ait Allah'a ait ne varsa onu toplumsal hayattan dışlayacak diye asırlardır bir toplumsal sistem kurarsanız, onun doğal sonucu "Dünya'da yeraltı ve yerüstü ne varsa onu benim kontrol etmem ve sömürmem lazım" diye ortaya çıkan neo-emperyalist zihniyeti doğurursunuz. Bu düşünce üzerine hangi modeli koyarsanız koyun, gayrî adil ve gayrı insani bir model olacaktır. Çok açık bir şekilde söylüyorum; Modern Batı Uygarlığı içerisinde kalınarak küresel anlamda insanlara huzuru, refahı, saadeti sağlayacak yeni bir modelin kurulması imkânsız. 12 EYLÜL'DE MINTIKA TEMİZLİĞİ YAPILDI Bu konjonktürden baktığımız zaman 22 Temmuz seçimlerinin Türkiye için çok önemli olduğunu düşünüyor musunuz? Hiç kuşkusuz… Türkiye'nin bu bölgenin amiral gemisi olduğu fikri tespitini biz yapıyoruz. Türkiye üzerinde politikaları olanlar diretiyorlar… Onun için ifade ettim, 1970'lerden beri Türkiye'nin üzerinde bu proje uygulanmaya çalışılıyor. Bugünkü siyasetin, 24 Ocak 1980, 12 Eylül 1980'den itibaren başlayan sürecin yansıması ve dalgalanması olduğu kanaatindeyim. Çok açık bir şekilde dünyada ekonomik politikalarını, nasıl neo-liberal, sanayi ötesi politikalarını ve ondan sonra "Yeni Dünya Düzeni"ni kurdularsa çok benzer şekilde önce 24 Ocak kararlarıyla Türkiye'nin Küresel ekonomik sisteme entegre olmasını sağlayacak ekonomik kararlar alındı. Bu kararların uygulanabilmesi için Türkiye'de bir mıntıka temizliği gerekiyordu. 12 Eylül 1980 ihtilali Türkiye'deki neo-liberal politikalar için yapılan bir mıntıka temizliğiydi. O sürecin getirdiği en önemli şey, Türkiye'de çok yaygın bir depolitizasyon sürecini ortaya çıkarmaktır. Yani, sosyolojik olan siyasi partiler tasfiye edildi onun yerine konjonktür partileri kuruldu. 20 sene Türkiye'de sağ ve solu nasıl birleştiririz tartışmalarına şahit olduk. Arkasından gelen 28 Şubat süreci toplumdaki o derin depolitizasyon sürecinin çok yaygınlaştırılması ve derinleştirilmesi operasyonudur. Bu depolitizasyon sürecinden sonra siyasette yaygın olarak bir kimliksizleştirme ve fikirsizleştirme süreci başlatıldı. TÜM KAVRAMLARIN İÇİ BOŞALTILDI Post-modern çağın sonucu değil mi. Siyasetten tutun ekonomiye, dine kadar her alanda kavramların içi boşaltılmıyor mu? Elbette bunun bir sonucu. Polemik olsun diye söylemiyorum, bizim dışımızda bir siyasi partinin programlarını alın, mesela Avrupa Birliği, mesela İMF ile ilişkiler, mesela Türkiye'nin ABD ile bölge politikalarına bakış açısı, Türkiye'deki sosyal güvenlik sistemiyle ilgili, devletin fonksiyonlarıyla ilgili… İnanır mısınız sağda ya da solda kendisini tanımlayan bütün partilerin programları hemen hemen birbirinin aynıdır. Hayatı boyunca kendisini milliyetçi ideolojinin en önünde lanse etmiş olan değerli bir siyasetçimiz, Türkiye'de hayatı boyunca milliyetçi ideolojinin karşısında olmuş CHP'nin Genel Başkanının arkasında seçim meydanlarında çıkabiliyor. Yine değerli bir sağcı politikacımız bir sol politikanın içinde çıkıyor. Benzer şekilde kendisini muhafazakâr demokrat olarak tanımlayan Adalet ve Kalkınma Partisi içerisinde de hayatı boyunca muhafazakâr değerlerle çelişen çok değerli sol çizgideki hatta Marksist çizgiden gelen bir takım siyasetçi arkadaşlarımız yer alıyorlar. BRÜKSEL'DEN ESEN RÜZGÂRLARLA TÜRKİYE YÖNETİLEMEZ Milli Görüş ne tür bir çözüm sunuyor, bunun karşısında somut bir program var mı? Somut olarak şunu söylüyorum; zihniyet ve model değişimini öngörmeyen hiçbir tezin Türkiye'de kalıcı olarak sorunların çözme imkânı yok. Model değişimi, program değişimini zorunlu kılacaktır. Bundan sonra Türkiye'de modeli özgün olmayan, Anadolu toprakları üzerine, bu ülkenin üzerine ayakları basmayan, bunun üzerinde bütün insanı kuşatacak bir siyaset üretmeyen hiçbir siyasetin Türkiye'de çözüm olacağına inanmıyorum. Yani Brüksel'de, Washington'dan, New-York'tan, Tel Aviv'den esen rüzgârlarla Türkiye yönetilemez. Burası Ortadoğu'nun sıradan bir ülkesi değildir. Bizim dışımızda herkes, bu bölgenin hatta Dünya'nın önemli güçlerinde birisi olarak Türkiye'yi görür. Milli Görüş politikasında bu anlamda üç temel koordinat var, modelini oluştururken de önemsediği şey o: 1- Bu ülkenin kültürel birikimine ve medeniyet birikimine inanıyoruz, bunun önemli olduğunu düşünüyoruz. Buna sadece saygı duymuyoruz, bunun siyasette anlamlı hale getirilmesinden yanayız. 2- Türkiye sıradan bir ülke değildir. Avrupa Birliği'nin eline ev ödevleri vererek bekleme salonlarında terbiye edilecek bir ülke konumunda asla olamaz. Biz buna razı olamayız. Türkiye dış politikasından ekonomik politikalarına kadar… Ekonomik politikalarda Türkiye İMF'nin memurlarının oyuncağı haline getirilemez. Bu önce sizin hissetmeniz gereken bir şeydir. Somut örnek vereyim; 2 yıl önce Sayın Başbakan “asgari ücret 550 milyon olması lazım!” dedi. 3 gün sonra Maliye Bakanı dedi ki, "nerden çıktı bu? Asgari ücret 330 milyondan yukarıya çıkamaz." Ardından hemen devreye İMF memurları girdi: “Durun bakalım, ne oluyor burada? Nasıl olur da bizden habersiz böyle bir söz veriyorsunuz?” Son 2000 yılından beri uygulanan ekonomik politikaları, çok net bir şekilde söylüyorum; Türkiye'nin iktisat politikalarının üzerindeki karar yetkisini hükümetten almış İMF'nin öngördüğü üst kurullara vermiştir. Türkiye asla böyle yönetilemez. Türkiye dış politikasında ABD'nin, AB'nin parantezi içerisinde asla kalamaz. Bunun için biz Türkiye'nin Yeninden Büyük Türkiye olma perspektifine sahip olmasını zorunlu görüyoruz. 3'üncüsü de, Dünya'da adil, özgür, bütün insanların esenliğini sağlayacak bir dünya sistemi kurulamadı. Yeni ve adil bir sistemin kurulması için mücadele edeceğiz. Bu üçünden de asla vazgeçmeyiz. KUDÜS KRİTERLERİ Batılılar dışlanacak mı? Bu, bize ait olmayan bir tasniftir. Her dönem batı dünyasının bir “doğu” sorunu olmuştur. Geçmiş tarih boyunca, Müslümanların hiçbir döneminde, İslam uygarlıklarının, İslam devletlerinin hiçbir döneminde Müslümanların “batı” sorunu olmamıştır. Müslümanların başka din mensuplarına karşı yan gözle bakmak, onları kendisinden ayrı görmek mümkün değil. Dolayısıyla bizim bir Doğu-Batı problemimiz, bir Kuzey-Güney problemimiz zaten yok. Doğu da Batı da Allah'ındır, Kuzey ve Güney de Allah'ındır. Biz yeryüzünde bize bırakılan bu emaneti, yeryüzünde herkesin özgürlüğü, herkesin huzur ve refahı için kullanacağız. Öteki asla ötekileşmemiştir. Ben ona Kudüs Kriterleri diyorum. Kudüs Kriterleri'ni biraz açar mısınız? Selahaddin-i Eyyüb-i Şark'ın büyük komutanı. Onu herkes komutan vasfıyla biliyor... Haçlı seferlerinden sonra (Şimdi Irak'taki durumu görünce daha iyi anlıyoruz) Kudüs kan gölüne dönüyor. Haçlılar kendi dindaşlarını dahi katlediyorlar. Böyle bir ortamda Kudüs'ü yeniden alıyor ve yaptığı ilk şey, orada Hıristiyanların kendi kiliselerini ve Yahudilerin kendi havralarını yeniden açmasını sağlamaktır. 400 yıl boyunca Osmanlılar Kudüs'ü eyalet olarak bir manga askerle idare ettiler. Burayı dört temel unsur üzerine idare ettiklerini düşünüyorum: Bunlardan birincisi, herkes için inanç özgürlüğüdür. Herkes dilediğine dilediği şekilde inanır. "Hadi sen git şu köşede inan" demekle olmaz. İnancın mutlaka yaşanması ve anlatılması gerek. Yani inancın başkalarına teklif edilme özgürlüğünün olması lazım. Propaganda özgürlüğü… İkincisi, Eğitim özgürlüğü. Herkes kendi inancını ve kültürünü dilediği şekilde eğitimini alacak. Üçüncüsü, Serbest dolaşım. Adam İskenderiye'de ticaretini yapıyor. Oradan gelip İskenderun'da ve oradan da gelip Bursa'da gerekli ticaret ihtiyacını karşılıyor. Esnafsa, şimdiki ticaret odalarına tekabül eden esnaf loncalarının oradaki yerel üretim ağının içerisinde kayıt olması lazım. Dördüncüsü, serbest dolaşım ve serbest ticaret. Dikkat edin, serbest dolaşım ve serbest ticaret Avrupa'ya 1990'da gelmiştir. Oysa biz 6 asır evvel bu noktadaydık. Öyleyse bizim "Kudüs Kriterleri" diye özetlediğimiz bu kıstaslar, aslında bugün ortaya konulan “Kopenhag Kriterleri” bilmem “Maastrich Kriterleri”nden çok daha gelişkindir ve çok daha üstün kriterleridir. İSLAMOFOBİA'YI BATI KÖRÜKLÜYOR Buna rağmen Batı'daki İslamofobia'nın kaynağı nedir? Batı kendi kendini mi korkutuyor? Birincisi, bunlar için karşıt bir güç, bir düşman lazım ki, kendisini tanımlayabilsin. İkincisi, şu anda dörtlü koalisyon güçlerinin üzerinde bulunduğu topraklar, İslam Coğrafyası. Burada operasyonların yapıldığı halklar da Müslüman ülkeler. Dolayısıyla İslamofobia"nın kaynağının birisi teorik diğeri de pratik olarak bu iki temel nedenden kaynakladığı kanaatindeyim. Hatta şunu söylemek mümkün; Salman Rüşdi'nin kitaplarından başlayarak arkasından Hazreti Peygamber Efendimize karikatürlerle yapılan hakaretler, papanın söylediği sözler… Bütün bunları üst üste koyarsanız, sanki böyle bir süreç geliyor. Sonuçta şunu sevinerek görüyoruz, Özellikle Avrupa'da bu kadar yoğun İslam düşmanlığı yapılmasına rağmen, pratik olarak oradaki Müslüman halklar kimseyle çatışmıyor. Oradaki yerli insanlar göçmenlerin bulunmasından hoşlanmıyor ama düşmanlık da beslemiyor. Bu, işin sevindirici tarafıdır. Bütün bu İslamofobia çığırtkanlığına rağmen, 11 Eylül saldırısından sonra bunun bütün dünyaya yaygınlaştırma çabalarına karşılık, halklar pratik olarak günlük hayatın içerisinde Müslüman azınlıklara karşı bir düşmanlık içerisinde değil. Bu, henüz siyasette ve medyada bir takım elit sınıfların arasında olan bir düşmanlık şeklinde yaygınlaştırılıyor. Burada da Türkiye'ye çok büyük sorumluluklar düştüğü kanaatindeyim. Avrupa'daki mültecilere yönelik bir projeniz var mı? Şunu görmek lazım; özellikle Türkiye'den Avrupa'ya giden vatandaşlarımız, şimdiye kadarki politikaları "biz buradaki birikimlerimizle nasıl gelir orada mal mülk ediniriz, evlatlarımıza miras bırakırız?" şeklinde. Bu artık geride kaldı. Avrupa'ya çok sık giden ve oradaki sorunları çok iyi bilen birisi olarak söylüyorum; bu insanlar oranın kalıcı unsurlarıdır. Böyle devam ettiği sürece, 30 yıl sonra Avrupa'daki ikinci büyük dini grubunu Müslümanlar oluşturacak. Bu Dünya barışı için bulunmaz bir imkân ve bulunmaz bir fırsattır. İnsanımızın orada kökleşmesi, bunu yaparken bir asimilasyona tabi tutulmamalarına tam tersi birlik ve barış içerisinde yaşamaksa, "esas temel kural Yeni Dünya Düzeni"nin temel şartlarından birisi budur" diyorlarsa buyurun test alanı Avrupa"dır. Orada yaşayan Müslümanların kültürleri ve kimlikleriyle Avrupalılaşmalarını sağlayalım. ASKERİ VE DİKTATÖR REJİMLERİ BATI DESTEKLİYOR Avrupalılar, İslam dünyasını genelde askeri ya da diktatör rejimlerin hâkim olduğu bir dünya olarak tasvir edip, tahkîr ediyorlar. İslam dünyasının geleceği karamsar gösteriliyor. Siz ise umut vaat ediyorsunuz. Bu coğrafyanın geleceğini nasıl görüyorsunuz? Bir kere şu tespiti yapmak lazım; İslam dünyasındaki askeri ve diktatör rejimlerin tümü batı tarafından desteklenmiş rejimlerdir. İstisnasız söylüyorum tümü Batı"daki siyasetçiler tarafından destekleniyor. Burada bir hatıramı sizlerle paylaşmak isterim: Dünyanın önemli ülkelerinden birinin İstanbul başkonsolosu ile 11 Eylül'den bir hafta kadar sonra konuşuyorduk. Bu şahıs aynı zamanda önemli bir politikacı… Konuşma sırasında konu Ortadoğu ve demokrasiye geldi. Ona "Birinci Dünya Harbinden sonraki bütün politikalar İngilizler siyaseti çerçevesinde şekillendi, hatta sınırları dahi İngilizler çizdi. Şimdi ABD buradan devraldığı siyasi birikim üzerinde Ortadoğu'da bir şeyler yapmaya çalışıyor. Eğer Birinci Dünya Harbinden sonra hâkim ülkeler despot rejimler yerine demokrasinin yerleşmesi için imkânların önünü açsalardı bugün Dünya'daki bu gerilim olmayacaktı" dedim. İSLAM COĞRAFYASINDA DEMOKRASİYİ BATI İSTEMİYOR Kendisi ardından bana şunları söyledi: "Doğru, ben de sizle aynı kanaatteyim. Bugünkü gelişmelere kişisel görüşüm öyle olmakla birlikte, bizim menfaatlerimiz bu bölgede demokrasinin gelişmesinden yana değildir. Demokrasinin önünü açtığımız zaman bizim istemediğimiz bir yönetim iktidara gelir” Demokrasi alanında Batı'yı yönetenlerin bir kısmının çok büyük bir çifte standardı var. Eğer İslam Dünyasında demokrasi gelişirse, halkın kendi kendini yönetme imkânları ortaya çıkarsa burada kendi menfaatlerinin zarar göreceğini düşünürler. Asla demokrasinin tam manasıyla İslam topraklarında gelişmesi ve kuvvetlenmesi yönünde irade beyan etmezler. DÜNYANIN YENİ BİR UYGARLIĞA İHTİYACI VAR Niçin umutlu konuşuyorum? Birincisi, nihayetinde siyaset, nihayetinde ekonomi insanların refahı ve mutluluğu için olan vasıtalar. 200 senedir Dünya'da kayıtsız şartsız hâkim olan bu uygarlık bir başarı sağlamış olsaydı, bugün söz söyleme noktasında olmazdık. Sadece İslam Dünyası için söylemiyorum, bugün Washington'un arka sokaklarında insanlar açlıktan ölüyorlar. Böyle bir güç sürdürülemez. Küresel olarak büyük bir güç kurmak önemlidir, zor bir başarıdır ama bunu sürdürülebilmesi daha da büyük bir zorluğu ifade ediyor. Onun için özgürlüğü ve adaleti herkese sağlayacak bir mekanizmanın oluşturulması lazım. Olmayan değerlerin, örneğin dayanışma, toplumun yeniden yapılanması, vefa, başkalarının fikirlerine saygılı olma, ihsan ve yardımlaşma gibi bir takım değerlerin yitirildiği bir dünyada yaşıyoruz. Bu değerleri Dünya"ya takdim edecek farklı bir uygarlığa ihtiyaç var. Bunun da Müslüman coğrafyası olduğu kanaatindeyim. Müslüman Uygarlığından bu sesin çıkacağını düşünüyorum. Bu da sadece Türkiye'nin ya da Müslüman dünyasının sorunlarını çözmek için değil, bütün insanlığa çözüm olacak fikirleri ortaya koymakla mümkün olacak. Türk Ekonomisi'nin İMF'ye entegre olduğunu söylediniz, bunun için nasıl bir çözüm öneriyorsunuz? Ekonomide nasıl bir canlanmayı sağlayacaksınız? Türkiye 2000 yılından beri hükümetlerin adı değişse de hepsinin programları bunu öngörüyor. 5 beş aşamalı bir İMF programıdır şimdi uygulanan. Türkiye'nin reel üretim gücünü azaltan, Türkiye'de esnaf ve sanatkârın üzerine ilave ek vergiler ve reformlarla "talep enflasyonunu önlüyoruz" diyerek bir takım baskılar oluşturan, kamu kaynaklarını özelleştirme adı altında ve finans sektörünü yabancılaştıran bir programdır. Şimdi bu programın son aşamasındayız. O da Türkiye'deki özel sektörün elindeki büyük şirketlerin yabancılaştırılması sürecidir. Böylece 2000 yılından bu yana olan süreçte farkında olmadan Türkiye'de mülkiyet yapısı değişmiştir. KÜÇÜK BALIKLAR BÜYÜK BALIKLAR TARAFINDAN YUTULUYOR Türkiye'de ekonominin temel yapısı değiştirilmiştir. Bu temel yapı içerisinde Türkiye, üretim gücünün zayıfladığı, üretimde tamamen dışa bağımlı hale getirilen bir ülke haline gelmiştir. Geleneksel sektörler tasfiye edilmiştir. Bunların yerine de nelerin konulacağı asla bir program olarak konulmamıştır. Bu, hükümetlerin başarısızlığından kaynaklanan bir şey değildir. Uygulanan, İMF programının çok acımasızca ve başarılı bir şekilde uygulanmış olmasındandır. Nitekim Sayın Kemal Derviş, “Biz bu kadar sosyal yönü zayıf bir program öngörmüyorduk” dedi. O bile bu programları Türkiye"nin başına bela eden bir kişi olmasına rağmen bunun sağlıklı olmadığını itiraf etti. 24 Ocak'tan bu yana Küresel sisteme entegre olmuş yerli işbirlikçi sermaye grupların elindeki mallar yabancılaştırılacak. Neo-liberalizm şu demek: küçük balıklar büyük balıklar tarafından yutulsun. 24 Ocak 1980'den bu yana bu süreç böyle devam ediyor. Küçük balıklar, Türkiye'nin büyük yerli balıkları tarafından yutuldu. Şimdi okyanus ötesinin balinaları geldi, bizim büyük balıklara "şimdi sıra size geldi, sizi yutacağız" diyorlar. Bu politikalara bağlı kalındığı sürece hangi hükümet gelirse gelsin başarılı olması mümkün değil. Çok açık söylüyorum, biz iktidara geldiğimiz gün İMF ile olan ilişkilerimizi ortadan kaldıracağız. Şöyle bir yanlışın içine düşmemek lazım, İMF bize çok borç verdiği için İMF'nin programına bağlı değiliz. Nitekim Sayın Başbakanın da ifade ettiği gibi, Türkiye İMF'ye olan borcunu 6 ayda öder. Türkiye program bakımından İMF'ye bağlıdır. O bağımlılığın ortadan kaldırılması lazım. Bunun yolu da 3 şeyin yapılmasıdır. 1997-98'de Uzakdoğu'da yaşanan kriz bize şunu öğretti: Üretim kabiliyeti bakımından dışarıya bağımlı olan o krizden çok büyük zararlar gördüğünü gösterdi. Gerçekten tezgâhını bozdurmayan ülkeler bir yıl içerisinde o krizden çıkmayı başardılar. Mesela Malezya, mesela Japonya… Türkiye'nin güçlü bir şekilde yeniden üretim gücünü kazanması gerekir. Türkiye'nin mutlaka istihdam alanları açması gerekir. Türkiye mutlaka ihracat yapmalı. Pazarların küreselleşmesi aslında bizim için iyi bir avantaj. Türkiye"nin bu pazarlara açılacak iradeyi ortaya koyması lazım. AB HİÇBİR EV ÖDEVİNDE BİZE GEÇERLİ NOT VERMİYOR Avrupa Birliği'ne bakış açınız nedir? “Avrupa Birliği, Türkiye için vazgeçilmez bir medeniyet projesidir” bu, kilit bir cümledir. Türkiye'de beş başbakan bunu söylemiş. Ne yazık ki mevcut başbakanımız da bunu söyledi. İki Cumhurbaşkanı da bunu dile getirmiş. Bu, bir şifre gibi. Biz Avrupa Birliği'ni Türkiye için bir medeniyet projesi olarak asla kabul etmiyoruz. Avrupa Birliği, bir Fransız için, Bulgar ya da Romen için de medeniyet projesi değildir. Avrupa Birliği nihayetinde sistematik bir normlar bütünüdür. Bu anlamda Avrupa Birliği'ni bir medeniyet projesi olarak kabul eden ve bunun için Avrupa'nın karşısında ev ödevlerini yapmaya kendisini mahkûm hisseden bir mahkûmiyet psikolojisi içerisinde asla siyaset yapmayız. Bu doğru bir şey değildir. Avrupa Birliği bizim için de bir Avrupalı için de bir medeniyet projesi değildir. Eğer bunu medeniyet projesi olarak kabul ediyorlarsa, biz zaten o medeniyetin bir parçası değiliz. Biz başka medeniyetin parçasıyız. Somut olarak şunu görmek lazım; Bugün Avrupa Birliği üzerinde konuşuyoruz ama 20 sene sonra AB nerede olacak? Avrupa Birliği kendi içindeki çelişkileri nasıl çözecek? Bu bilmediğimiz bir muamma. Avrupa Birliği, hiçbir aday ülkeye yapmadığını bize yaptı. Diyor ki, "alın şu ev ödevlerini, geçin bakalım şu terbiye salonuna. Önce terbiye olun ev ödevlerinizi hazırlayın ve önümüze getirin" diyor. Bu ev ödevlerinin hiç birinde de bize geçerli not vermiyor. Çünkü öğrencisine karşı art niyetlidir. Çifte standart uyguluyor. Dolayısıyla biz Türkiye'nin AB adaylık sürecinden vazgeçmesinin en doğru yol olduğu kanaatindeyiz. Türkiye'nin AB üyelik süreci, başlı başına Türkiye ile Avrupa arasında başlı başına bir gerginlik vesilesidir. Bunu Avrupa'nın çok önemli bir Büyükelçisi ile konuştuğumuzda kendisine aktardım. "Ne demek" diye sordu. “Elinizi vicdanınıza koyun. Eğer biz AB'ye adaylık sürecinde olmasaydık Avrupa"nın herhangi bir meclisine Ermeni Soykırım meselesi gelir miydi?” dedim. "Hayır, gelmezdi" dedi. Hemen hemen konuştuğumuz bütün Avrupalı siyasetçiler ve bilim adamlarıyla konuştuğumuzda şu soruyu da soruyu soruyoruz: “Elinizi vicdanınıza koyup söyleyin; Türkiye herhangi bir şekilde Avrupa Birliği'nin tam üyesi olabilir mi?” Bu soruya kahir ekseriyetinin verdiği cevap ise şudur: "Hayır, hiçbir zaman olamaz". Bunu biz de Avrupalılar da biliyorlar. Bu ne sahtekârlıktır. Karşılıksız aşk, vazgeçilmez bir tutku gibi AB'nin bekleme salonlarında bekleyeceğiz? Bu ülke böyle bir şeye asla layık değildir. Biz Avrupa Birliği süreçlerinin Türkiye için artık sonlandırılmasının kaçınılmaz olduğunu düşünüyoruz ama Avrupa'nın bütün ülkeleriyle ikili ilişkilerin güçlü şekilde geliştirilmesinden yanayız. Hangi Avrupa ülkesiyle çözülemeyecek bir meselemiz var, niye kavgalı olalım. Bu ülkelerle yoğun ilişkiler geliştirmek ama AB'nin mahkûmiyet politikalarından hatta AB'nin Türkiye'yi aşağılayan politikalarına da hemen son vermenin zaruri olduğunu düşünüyoruz. Avrupa Birliği terbiye salonlarında bekletilen bir ülke olmak yerine Türkiye'nin bölgesinde ve coğrafyasında öncü ve lider bir ülke olmasını tercih ederim. İSLAM DÜNYASI'NIN BİRİNCİ ÖNCELİĞİ İslam Dünyası'na yönelik nasıl bir projeniz var? Biliyorsunuz D-8'ler projesi Refahyol zamanında uygulamaya konulan çok başarılı bir projedir. O proje, sadece Müslüman coğrafyasına yönelik değil. Bütün Dünya'daki mazlum ve sömürülen milletlerin kendilerini ifade edebilmelerinin bir ekonomik ve siyasal aracı olarak öngörülmüştü. Ne yazık ki son 10 yılda D-8 ülkeleri resmen hâlâ var ama somut projeler üretilememiştir. Aynı şekilde İslam Konferansı Örgütü hem de Türkiye'nin başkanlığını yaptığı bir dönemde hiçbir şekilde fonksiyonel hale getirilmiyor. Bunların aktif hale getirilmesi gerekir. Müslüman ülkeleri arasındaki meseleler yeni bir perspektifi gerektirir. Sadece devletlerarasındaki bir sorun olarak görülemez. Şimdi bölgede uygulanan politika, İslam topraklarının her tarafında daha fazla parçalanmayı, daha fazla bölünmeyi ön görüyor. “Büyük Ortadoğu Projesi” gözümüzün içine baka baka diyor ki, "bu bölgede 22 tane ülkenin sınırları ve rejimleri değişecektir." Dolayısıyla İslam Dünyasının birinci öncelikli meselesi, daha fazla dağılmayı değil daha fazla birlik ve bütünleşmeyi sağlamaktır. Bunun için en büyük eksiklik siyasi irade zaafıdır. D-8 Projesinden bahsediyorsunuz ama dönüp baktığımızda, o projenin altına imza atan bütün ülke liderlerinin kendi ülkelerinde iktidardan uzaklaştırıldığını görüyoruz. Yani bir şekilde engelleme söz konusu değil mi? Projeler, hükümetleri ya da ona imza atan kişileri bağlamaz. O devletlerin hatta o milletlerin projeleri olur. Mesela Avrupa Birliği fikrini 1661 yılında ortaya atan kişi Macar Piskoposu Roksas'dır. 1661'de fikri ortaya atılmış ama 1951'de AB'nin kuruluş temelleri atılmıştır. Dolayısıyla, özellikle halklar ve milletlerarası bütünleşmeyi ve ortak bir iradeyi ortaya koymayı öngören fikirler söylenir ama o fikirlerin gerçekleşmesi çok uzun bir süreyi alabilir. Yani D-8'leri ortaya koyan irade çok doğru ve çok güçlü bir iradeydi. Onun için Sayın Erbakan'a teşekkür etmek ve tebrik etmek lazım. İlla bugün gerçekleşecek diye bir mama taşımaz. Hükümetler değişmiş olabilir ve o ülkelerin içinde çok ciddi sıkıntılar çıkmış olabilir. D-8 TEK KUTUPLU DÜNYAYA KARŞI BİR ALTERNATİFTİ Doğru bir fikir ortaya konulmuştur ve o projenin altına imza atan 8 ülkenin Dışişleri Bakanları nezdinde faaliyetlerini sürdürmektedir. Bunlar önemli gelişmelerdir. Onun için demin ifade ettim İslam Konferansı Örgütü'nün kurulması kaç yıllık bir süreçtir? İslam Konferansı Örgütü'nün hiçbir iş yapmadığını hepimiz biliyoruz ama İslam Ülkeleri arasında bir birlik için aracı olmadığını da açık bir şekilde görüyoruz. Hedef sadece bir kuruluşu kurup orada bırakmak değil, hedef gerçekten o kuruluşun ruhunu, yapmak istediği şeyi gerçekleştirebilmektir. Onun için bu projelerin milletlere mal edilmesinin zaruri olduğu kanaatindeyim. D-8'ler, nüfus yapıları kalabalık, ekonomik yapıları güçlenme temayülünde olan Müslüman ülkelerdir. D-8'den sonra D-60'lar, çoğu Müslüman olan ülkeler ve sonra diğer ülkelerde ortaya koyabilirsek dünyada adaleti sağlayacak güçlü bir mekanizmanın ortaya çıktığını görürüz. Çok ilginçtir D-8'lerin ortaya konulduğu sırada ABD'den Paul Kennedy "Eksen Ülkeler" adı altında bir tez ortaya attı. O da 9 ülkeyi teklif etti: Türkiye, Mısır, Cezayir, Brezilya, Meksika, Hindistan, Pakistan ve İran. "Bu ülkelerin hiç biri tek başına bırakacak kadar önemsiz ülkeler değil. Bu ülkeler eksen ülkelerdir. Bu ülkeleri kendi kontrolümüzde tutarsak, bu ülkelere de bulundukları bölgelere de hâkim oluruz" diyor. Çok ilginçtir ki D-8'ler de ülke yapısı itibariyle benzerdir. Daha sonra bunun içerisine Latin Amerika'daki ülkelerin katılmasıyla bu proje genişletilebilir ve dünyada tek kutuplu sömürü düzeni bir türlü dengeleyebilecek mekanizma ortaya çıkabilir. Biz daha fazla dağılmanın değil daha fazla entegrasyonun sahibi olmalıyız. Kardeşlik duygusuyla bir araya gelmeliyiz. OSMANLI'NIN TASFİYE SÜRECİ HÂLÂ DEVAM EDİYOR Şu anda kan ve gözyaşının aktığı yerlere bakın, bunlar Osmanlı'nın yıkılış sürecinin hala yıkılış sürecinin devam ettiğini gösteriyor. Birinci Dünya Savaşı bütün İmparatorlukları yok etti ama bütün imparatorlukların yerine güçlü devletler çıktı. Britanya İmparatorluğu'nun yerine İngiltere, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu yerine Almanya- Avusturya hatta Rus Çarlık-İmparatorluğu yerine Rusya bugün belli bir güce ulaşmış. Ama sadece Osmanlı İmparatorluğu'nun tasfiye süreci hâlâ devam ediyor. Onun için Bağdat'ta bomba patlıyor, onun için Şam'da kargaşa yaşanıyor, onun için Filistin topraklarında iç savaş çıkartılıyor ve onun için Pakistan'da iç kargaşa tetikleniyor. Bu anlamda bizim bu süreci iyi görmemiz lazım. Bu dağılma sürecini öngören büyük güçler, bu bölgenin bir unsurunu çok seviyor da diğer unsurunu az seviyor değiller. Türkiye'nin dindarlarını ya da laiklerini ya da Avrupacıları çok seviyor değiller. Bütün bir medeniyeti dağıtmak ve tasfiye planlarını uyguladıkları için bu süreçlerle karşı karşıya kalıyoruz. Bunun içindir ki, devletlerarası ilişkilerin güçlendirilmesini sağlayacak olan şey, ekonomik ve siyasi projelerdir. Halklar arasında kardeşlik duygusunu geliştirecek olan da kültürel projelerdir. Ortak Pazar, ortak ticaret ve ortak üretim imkânı, D-8'lerin yapmaya çalıştığı budur. Bunların bir taraftan geliştirilmesi, diğer taraftan da Müslüman halklar arasında ortak kültür festivalleri, sınırların mümkün olduğu kadar birbirine açık hale getirilmesi gibi basit görünen bu projeleri başarırsak bu bölgenin toparlanmasını da sağlayacaktır. KÜRESEL ISINMA BİR ZİHNİYET SORUNUDUR Küresel ısınmayla ilgili olarak ne düşünüyorsunuz? Tekrar zihniyet meselesine gelmek gerek. Modern Batı zihniyetiyle Müslüman zihniyeti arasındaki temel fark, Yeryüzüne bakışıyla ilgilidir. Modern Batı zihniyeti Yeryüzüne "benim mülküm" duygusuyla bakar. Müslümanlar ise yeryüzüne "Tevarüs" duygusuyla yani "Yeryüzü bize miras bırakıldı, biz de bizden sonrakilere en güzel şekilde bırakmalıyız" diye bakar. Şimdi ne oldu da küresel ısınma bu hale geldi? Bu kadar çok Nükleer denemeleri yapanlar, bilmiyorlar mıydı ki Ozon tabakası delinecek ve ekolojik dengeler tersyüz olacak. Kimyevi maddeleri denize akıtanlar bilmiyorlar mıydı bu dengelerin bozulacağını? Sizden, benden çok daha iyi biliyorlardı. "Yeryüzü bizim mülkümüz, yerüstü ve yeraltı kaynaklarını sömürerek en çok kârı şimdi elde etmem lazım" duygusu bugünkü ekolojik felâketi ortaya ayyuka çıkardı. Bizim medeniyetimize baktığımız zaman, mesela Peygamber Efendimiz buyuruyor ki; “Bir nehirden abdest alırken, suyu israf etmeyin.” Hazreti Peygamber boş bir şey söylemez. Burada biz şunu anlıyoruz ki, o akarsuda senden sonraki insanların da hakkı vardır. Yine Peygamberimiz buyuruyor ki, “Kıyametin yarın kopacağını bilsen elindeki ağacı dik.” Yeryüzündeki dengelerin sağlanması gerekir. Bu Küresel ısınma, vahşice bir zihniyetin doğal bir sonucu olarak gelmiş olan bir noktadır. Zihniyeti değiştirmeden ekolojik dengeyi değiştirmemiz mümkün değil. Bu zihniyet o kadar açık bir şekilde sırıtıyor ki, bizim gibi ülkelere Çevre anlaşması, Kyoto Anlaşması imzalamaya zorluyorlar. Dünya'da en çok denizleri ve çevreyi kirleten ülke olan ABD Kyoto Anlaşması'nı imzalamıyor. Önce şovu bırakıp Kyoto Anlaşması'nı imzalasınlar bakalım. Eğer Amerika'daki bu beyler "bizim mülkümüzdür, istediğimiz talan ederiz" diye tavırlarını sürdürürlerse, Dünya'da daha çok Ekolojik dengelerini konuşuruz. Röportaj: Turan Kışlakçı - Bilal Öylek / Dünya Bülteni Bu makale 1,636 kez okundu.
|
|
| İletişim | Reklam 2005 - 2010 Sitedeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz. |