Haber 10
Anasayfam Yap Favorilere Ekle Haber Bandı EkleReklamİletişim  
Haber 10
DÜNYA EĞİTİM EKONOMİ GÜNCEL KÜLTÜR-MEDYA SAĞLIK SİYASET SÖYLEŞİ SPOR
8 Şubat 2012, Çarşamba
 DÖVİZ KURLARI : 
Cumhur Özalp
Cumhur Özalp
Seçimler bir referandum mu?
Cumhur Özalp
22 temmuz seçimi sadece bir seçim; demokrasi gereği demos iradesinin somut hale gelmesi veya cumhuriyetteki cumhur iradesinin tecelli etmesi…

Seçimler bir referandum mu?

22 temmuz seçimi sadece bir seçim; demokrasi gereği demos iradesinin somut hale gelmesi veya cumhuriyetteki cumhur iradesinin tecelli etmesi… Fakat bazı mahfillerde, siyaset masalarında, köşe yazılarında, fısıltı gazetesinde bu seçimlerin bir “referandum” olduğuna dair hava estiriliyor. Neymiş efendim, 22 temmuz seçimleri bu ülkenin geleceğiyle ilgili referandum imiş. Eğer AKP kazanırsa ülke elden gidecek, diğerleri kazanırsa tehlikeden kurtulacak.

Buna inananlar var mı? Evet. Buna inanılmalı mı? Herkes kendi cevabını versin. Cevabınız evet de olsa hayır da olsa “niçin”ini de açıklamak kaydıyla. Bu satırların yazarı, bu seçimlerin yukarıda zikredildiği şekliyle bir referandum olduğuna inanmıyor. Diğer taraftan, bu seçimlerin şimdiye kadarki seçimlerden daha farklı olduğunu da kabul ediyor. 22 temmuzun o kadar çok değişkeni var ki! Bu seçimler basitçe sandığa gidip oy kullanmanın ötesinde, bir savaş arenası… Bir yığın silahı, mevzisi, tarafları var. Mevzidekiler tuzaklarını kurmuş bekliyorlar. Yani oy verecek sessiz çoğunluk tuzaklarla kuşatılmış vaziyette.

Bu savaş neyin ve kimin savaşı? Kim kiminle savaşıyor? Cepheler nasıl kurulmuş? Mevzidekiler kim? Hangi silahları kuşanmış vaziyetteler? Sessiz çoğunluğu kuşatan tuzaklar da neler?

***

Tuzaktan başlayalım… Avcılar avın üzerine köpekleri salar ve onu pusudakilere doğru sürerler. Av, saldırılara tepki olarak, kaçabileceği yöne kaçar. Gittiği yer de aslında pusudakilerin mevziidir.

İşte bu durum, AKP’ye karşı sistem elitleri cephesinden yapılanları anlatıyor. Özellikle cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki hukuki fecaat, halkın AKP’ye yönelmesinde hayli etkili oldu. Keza muhtıra hadisesi, Cumhuriyet mitingleri de aynı şekilde… Böylece halk, tıpkı saldırıya avın verdiği tepki gibi, AKP’ye yöneldi.

Bir diğer tuzak şekli de, kapana yem koymaktır. İçinde yem barındıran kapan, avın yiyecek ihtiyacı dolayısıyla caziptir. İşte seçimlerin varolma-yok olma savaşı sonucunu belirleyeceği, AKP’nin ülkeyi tümden peşkeş çektiği, Cumhuriyet değerlerinin tehlikede olduğu iddiaları hep bu kabildendir.

Dikkat edilirse, burada yürütmenin uhdesinde bulunan herhangi bir seçim vaadinden değil, ülkenin ve insanımızın tamamını ilgilendiren ortak endişe veya değerlerden söz ediyoruz. Tuzak aslında bunlar üzerinden kurulmaktadır.

***

Seçim gerçekten de “AKP” ve “diğerler”ine indirgenmiştir. Sayın Türker Çelik’in tespiti doğrudur. Bir siyasi savaş vardır, o da “AKP” ve “diğerleri” arasında vuku bulmaktadır. İşin içine Cumhuriyet değerleri gibi ortak paydalar da karıştırılarak, herkesin “saflarını sıklaştırması” hedeflenmiştir. Öyle ya, madem ki AKP ülke için büyük tehdittir, o zaman bu “diğerleri” yekvücut olmalıdır. İşte 22 temmuz seçimlerinin referandum olduğu safsatası da bu savaşın “füze”lerinden biridir. Birileri referandum söylemiyle, “karşı cephe” oluşturmak istemiş ve istemektedir. Bütün bunlarla, toplumun nasıl yönlendirildiğine tanık oluyoruz.

Peki bu yönlendirme ve cepheleştirme sonuç verecek mi?

Öncelikle yönlendirmenin kısmen sonuç verdiğini kabul etmeliyiz. Fakat cepheleştirmeye gelince, basında boy gösteren bir yığın şarlatanın sesine kulak verenler haricinde, kimse bunu umursamadı. Toplumun çoğunluğu, mitinglerde dile getirilen “yaşama tarzına müdahale” veya “Cumhuriyet değerlerinin tehlikede olduğu” laflarına güldü geçti. Öğrenciyken ikamet ettiğimiz mahallenin bilge mukallitlerinden merhum Lütfi emminin deyimiyle, “insan çalı dibine bir defa götürülür”dü ve ilki 12 eylül öncesindeydi. Şimdi kimseyi götüremediler.

***

Kimdi bunlar? Son birkaç ay sivil toplumda yaşanan olayların temel düşüncesi neydi?

Bunlar, emeklisi emeksizi, yazarı-çizeri ve siyasetçisiyle, sistemden beslenen sivil toplum kurumlarıyla sistem seçkinleriydi. (Devlet bürokrasisiyle ilgili olarak, itiraf edilmeyen bir gerçek vardır… Devlet kademelerinde ve sivil toplum denilen kesimin kuruluşlarında sol ve sola uyumlu kişiler çoğunluktadır ve hep de çoğunlukta olmuştur. Yani devletin omurgasını sol zihniyet teşkil etmektedir. Kendilerini milliyetçi diye adlandıranlar ise hep azınlıktadır. Onlar “çoğaldık” filan diye düşünseler de, aslında kendilerini avuturlar. Aynı şey, memleketin eli kalem tutanları, öne çıkarılan yazarları, gazetecileri, profları vs. için de geçerlidir. Bunların hepsi ya doğrudan sistem seçkini yada sistemin seçtikleridir.)

Genel olarak bakınca, her şeyin 12 eylül öncesi gibi düzenlenmeye çalışıldığını görüyoruz. Önce kamplaşma yaratılmalıydı. Bir de birkaç yere bomba atılıp infial yaratılınca, işlem tamamdı. Son birkaç haftada, her taşın altından çıkan bazı kişiler, vatanseverciler, kuvvacılar, yakalanan silah ve patlayıcılar… Bütün bunlar 12 eylül öncesinde çok profesyonel iş yapan gladyonun eski uzantıları ve bağlantıları olmalıdır. (Geçen hafta polisin peşinde olduğu duyurulan “1 numara”, bu karanlık ilişkilerde adı-sanı duyulan ve emekliliğin tadını çıkaran bir memleket büyüğü çıkarsa şaşırmayalım.)

Kamplaşma için, uzun yıllardan beri sürüp gelen Refah/Fazilet ve tabii AKP karşıtlığı uygun bir zemindi. Ülkücüler sadece bölücülüğe karşı tepkiliydi; hem bu grup çatışmaya da sürüklenememişti. Kamplaşmanın öbür tarafı da bir grup gerektirdiğine ve bu grup ülkücülerden oluşturulamayacağına göre, dağılan solu toparlamak gerekirdi. Ülkücülerle Refahçılar çok karşıt olsalar da, aralarında çatışmaya eğilimi pek olmadı. Öyleye üretilmek istenen “karşıt grup” olsa olsa sol olabilirdi ve bu yüzden yeniden diriltilmeliydi. Fakat solda, kürsüye çıkıp bağırıp çağırmaktan başka bir şey yapmayan Baykal’dan başka bir ses, kameraların karşısına çıkıp sırf karşı çıkmayı muhalefet olarak sergileyen Ali Topuz’dan başka siyasi neredeyse yoktu. Baykal’ın liderliğini içine sindirerek kabullenen sol kitleden söz edilmezdi. Bu kitlenin durumu trajikti. Ona lider olarak baksalar bir türlü, bakmasalar bir türlü! Üstelik tüm dünyadaki siyasi yelpazelerin önemli bir rengi olarak sol, dünyada kendisini yenilediği halde, Türkiye’de son nefesini vermekteydi. Elinde, laiklikten başka hiçbir malzemesi kalmamıştı. Klasik söylemlerinden uzaklaşmış bir solu siyasi bakımdan tercih etmek de artık anlamsızlaşmıştı. Eski sol yerine “dünyeviliği temele alan” bir solcu tipi oluşmuştu. Onlar ise siyasi muhalif olarak çok keskin değildi. O halde sol nasıl diriltilecekti?

***

Cumhuriyet mitinglerinin arkasında kimlerin olduğunu herkes biliyor. Birkaç meraklıdan başkasının itibar etmediği bir derneğin başına ihtilal heveslisi birini geçirip etkin kişiler kanalıyla el altından telefonlar çalıştırılmaya başlanınca, muhalefetini “sakın haaa”dan öteye geçirememiş Baykal’ın CHP’si de buna destek verince, ortaya “Cumhuriyet mitingleri” eylemi çıktı. Falan yerin mimarlar odasının, filan yerin ziraatçiler derneğinin bile, yüzlerce kilometre ötedeki mitinglere bedava insan taşıdığı; bir kısım üniversite rektörlerinin önde yürüdüğü, hatta sınavları bile ertelettiği ve katılımcılara bedava seyahat imkanı sunulduğu bir “sivil toplum hareketi”… Bu mitinglerde sık sık Kemalizm’e vurgu yapıldı.

Bu da gösteriyor ki, bu senaryoyu yürürlüğe koyanlar, solda doğan boşluğu “Kemalizm”le doldurmayı hedefledi. Aslında bu, solun neofaşist karakterde, Kemalizm adıyla inşasından başka bir şey değildi. Atatürk sevgisi ve Atatürkçülükten söz etmiyoruz. Çünkü kim ne derse desin, Atatürk bu millete mal olmuştur. Dolayısıyla Atatürkçülük burada kullanılan bir meta oldu. Bu inşa hareketi, siyasi etkinlik uğruna Atatürk’ü ortak değer olmaktan çıkarmayı ve tek başına ideolojik bir grup olarak sahiplenmeyi amaçlayan bir hareketti. Kemalizm, adı üstünde, bir ideolojiydi. Atatürkçülük ise ideoloji değil, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran insana verilen bir değeri ve önemi ifade etmektedir. Bu yüzden bu yeni ideologlar öyle bir ortam oluşturmak istediler ki, Cumhuriyet sadece onların mülkiyetinde olacak, siyasi sistemle ilgili doğru fikirleri sadece onlar söyleyebilecekti.

Her şey, soğuk savaş yıllarının mantığına göre yürütüldü. Solun inşası da! Nasıl soğuk savaş yılları ideolojileşme dönemiyse, bu mitinglerdeki ve ona destek veren CHP’deki söylemler de ideolojileşme kokmaktaydı. Yalnız solun bu yeniden inşası, sol fikirlerin tarihsel dinamiklerine göre değil, belirttiğimiz gibi, neofaşist bir biçimde inşasıdır. Niçin neofaşist? Irkçılık derecesinde bir “millilik” söylemi, rafa kaldırılacak bir demokrasi… Dinî değerlerden arınmış ve adına ulusalcılık denilmiş bir vatan tutkusu... Mesela mitinglerdeki insan profili şöyle tanıtıldı: Batılı değerleri benimseyip yaşayan ve yaşatan insanlar…. Aynı insanlar, taşıdıkları pankartlar ve fikirleri itibarıyla aynı zamanda Batı karşıtı…. Bu husus bir yana, yüzyılı aşkın süren batı yürüyüşü tuhaf şekilde karşıtına döndü. Yani baştan aşağı çelişkilerle dolu bir tablo.

Görünen o ki, solun Kemalist söylem altında inşası başarılamadı. Başarılan şey, sadece sol seçmenin CHP etrafında toplanması oldu, o kadar!

***

Bu hareketi, üsttekilerin amacı ve alttakilerin kabulleri bakımından olmak üzere iki açıdan değerlendirebiliriz. Üsttekilerin amacı sivil dünyayı kendi zihniyetlerine göre yeniden düzenlemek, alttakilerin amacı, tehlikede denilen yaşam biçimlerine ve cumhuriyet değerlerine sahip çıkmak! Alttakiler bu konuda gerçekten samimiydi. (Şu “yaşam biçimi” söylemini de analiz etmek gerek… Yaşam biçimlerine müdahale deyince, çok kişi zorla örtünme, dekoltenin yasaklanması, zorla namaz kılma, içkinin yasaklanması gibi şeyleri anlamaktadır. Dindışı kalmayı seçenlerin baskı göreceğine dair peşin bir kabul, bir önyargı vardır. Böyle bir şeyin belirtisi şimdiye kadar olmadığı halde, kitleler buna nasıl inandı? Bir de, Cumhuriyet değerleri deyince neyin anlaşıldığını anlamak zor. Dile getirilen, sadece laiklik. Mesela demokrasi ortalıkta yok. Halbuki soru şu olmalı: Cumhuriyet’in çağdaş dünyada kaydettiği gelişme ve ürettiği değerler mi, yoksa Türkiye’deki siyasi seçkinlerin değerleri mi?)

İşte başlatılan bu ideolojileşme süreci, katılımcı kitlelerin Cumhuriyet mitinglerindeki söylemlere niçin inandığını anlatmaktadır. İdeolojilerin mantığı, tek doğrucu, tek merkezci, üstten alta piramit gibi örgütlenmeyi gerekli ve meşru gören bir mantıktır. Bu en üstteki en doğruyu bilir ve en doğru kararı verir, ona da mutlaka uyulması gerekir. İdeologlar toplum mühendisi geçinirler. Soğuk savaş yıllarında elde ettikleri başarılar dolayısıyla, onlar halen daha toplum mühendisliğinin mümkün olduğuna inanırlar. Bu ideologların temel düşüncesi de, “bu devlet bizim, en doğruyu biz biliriz; herkes bize itaat etmek zorunda…” Ama bunu kitleler bilmez.

Bu süreç toplum nezdinde devam edecek veya ettirilebilecek mi? Hayır. Muhtemelen 22 temmuzda herkes süreci terk edecek. Çünkü toplum soğuk savaş yıllarını aşalı uzun zaman oldu. Üstelik bu ideolojileştirme çabalarının reel bir temeli ve gerekçesi de yok. Bu mühendislik hareketi fiyaskoyla sonuçlanmıştır. İdeolojik ortamın kan koktuğunu, ideolojileşmenin ortak ve vazgeçilmez paydaları bile kırıp parçaladığını yada aşındırdığını, sivil dünya, 12 eylül tecrübesiyle anladı ama sistem elitlerinin bürokrat kısmı anlayamadı. İşte bu yüzden fiyasko oldu.

Galiba nihai amaç, muhtıra sonrası sahneye konan girişimlerin gösterdiği gibi, DYP ile ANAP’ın birleştirilmesi, düşmanca kamplaştırmadan arzu edilen sonuç alınıp AKP tasfiye sürecine sokulduktan sonra, eskiden olduğu gibi merkez sağ-merkez sol diye iki partili siyasal yapı kurulmasıydı. CHP ile DSP’yi birleştirme girişimleri de bunu doğrulamaktadır. Tabii bütün bunlar sonuçsuz girişimler olmaktan öteye geçmeyecek. Niçin mi? Partilere şöyle bir göz atınca bunu daha iyi anlayabiliriz.

***

VE PARTİLERİMİZ…

CHP artık faşist bir sol parti. Ne kadar tuhaf; faşizm şimdiye kadar solun sağa tahsis ettiği bir etiket ve kategoriydi. Tarihte solun ortaya çıkış gerekçesi ve meşru zemini amansız bir kapitalizm karşıtlığıydı. Sömürüye karşı emeğin tarafında olmak… Bu çıkış noktası ve siyasi hareket, demokrasinin gelişmesinde de etkili oldu. Daha sonra sol, Batı’da sosyal devlet kavramıyla kapitalizmi terbiye etti. Oysa bizim şimdi neofaşist bir solumuz var. Sosyal devlet kavramından söz eden kalmadı.

Militer odakların solu birleştirme çabaları yapay ve sonuçsuz kalmaya mahkum. Sandıkta birleştirme yapay bir işlem ve yapay toplumsal hareketler saman alevi gibi parlayıp söner. Gerçi DSP’nin büyük mal varlığı dolayısıyla birleşme gerçekleştirilemese de, en azından seçimde iki sol parti muhalif olmadı. DSP zaten tek kişilik, sistemin özenle koruyup kolladığı bir partiydi. Ecevit ölünce partiler mezarlığındaki yeri de hazırdı. Geriye, Rahşan Hanım’ın -Allah gecinden versin- vefatından sonra, DSP’nin de cenazesini kaldırma işi kalmıştı. Yine öyle olacak gibi görünüyor.

ANAP-DYP… Yıllarca DP-AP-DYP çizgisi merkez sağ olarak anıldı. ANAP da bu çizgide yer aldı. Aslında muhtıra sonrasındaki ANAP-DYP birleşmesi, yukarıda belirttiğimiz gibi, bu çizgiyi yeniden siyasal güç haline getirmekti. Fakat olmadı ve olmayacak da! Bu projenin imkansız oluşunun en büyük nedeni, anılan çizginin merkez olduğu kırk-elli yıl boyunca var olan ekonomik ve demografik yapının, insanımızın eğitim, bilgi ve bilinçlenme düzeyinin farklılaşmasıdır. DP geleneği ve tabii ANAP çizgisi, taraftarlarına rant sağlama esası üzerine kuruldu. Arsa spekülasyonuyla, kredi tahsisiyle, yandaş istihdamıyla, yüksek taban fiyatlarla oy toplandı. Bu yağma düzeninden herkes nemalandı veya nemalanma ümidi taşıdı. Halbuki 2007 yılının ekonomik ve sosyal yapısı çok değişti. Yüksek taban fiyatlar artık yüksek oy kazandırmaktan çıktı.

Bu geleneğin son şansı, Cumhurbaşkanlığı seçimiydi. Bu sınavı ise geçmek bir yana, sınav salonunu terk ettiler. Bu bize, lider olmanın ayrı bir şey olduğunu gösteriyor. Eğer Mumcu kendine 26 nisan günü gelen telefona itibar etmeyerek Türk ve dünya kamuoyunun karşısına çıkıp “Kalkın ey ehli vatan, demokrasi uğruna Meclis’e 24 saat sahip çıkma vaktidir” deseydi, bugün Türkiye’nin Yeltsin’i olabilirdi. Üzerine çıkacağı bir tankın olması gerekmezdi. Meclis vardı ya! En kötü ihtimalle Yassıada devreye girerdi. Bir lider o kadarcık riski göze almalıydı. Bu “yirmi dört saat” ise onu gerçekten lider yapacaktı… Artık bitti. Artık siyasi tarihimizde Erkan Mumcu diye bir lider asla olmayacak. Elbette Ağar için de aynı şey geçerli… Özetle söylemek gerekirse; “mum” eridi, saç “ağar”dı ve bir siyasal gelenek böyle yok oldu. Memleket için iyi de oldu!

VE MHP

MHP bütün bu süreçte olup bitene zamanında, yani sıcağı sıcağına tepki vermeden daha sonra konuşmayı seçti. Şişi de kebabı da yakmak istemedi, ama sofra da boş kaldı. Muhtıra, Cumhurbaşkanlığı seçimi vs. konularında, herkes sustuktan sonra konuştu; fakat ahali başka şeyler konuşmaya başladığı için kimse dinlemedi. Mesela Cumhurbaşkanı’nı halkın seçmesi konusundaki Anayasa değişikliği hakkında MHP’nin fikrini pek duyamadık. Bir de AKP karşıtlığı uğruna Sezer’in birtakım icraatlarını destekledi ki, sormayın gitsin. Aslında MHP’nin bu süreci doğru algılayıp doğru tavır koyduğunu söylemek pek de mümkün değil. Son günlerde ortalığı vatan-millet söylemlerinin kaplaması MHP’liler için biçilmiş kaftan oldu. Onlar şimdi buna sarılmış vaziyette. Diğer yandan bu parti, seçim sürecinde de tüm propagandasını AKP karşıtlığına indirgeyerek, bir anlamda kamplaşma arzu edenlerin ona tahsis ettiği yere yerleşti. İp-urgan işi ise tam bir trajikomik gösteri oldu. Ne kadar doğru bilmiyoruz ama, bunun ona oy kaybettirmeye başladığı söylenmekte.

Proje sahipleri ve sistem seçkinleri son günlerde MHP’yi öve öve bitiremiyorlar. Çünkü AKP’nin çoğunluğu elde edemeyeceği beklentisi var ve CHP’ye yeni hükümet için bir koalisyon ortağı lazım. Şimdi MHP’yi bekleyen kader, eğer seçimden AKP tek başına iktidar olarak çıkamazsa, CHP ile koalisyon ortağı olmak. Böyle bir iktidar ortaklığı, Türk siyaset sahnesinden bir partinin, MHP gibi köklü bir siyasi geleneğin silinmesinden başka bir şey olmayacak…

YA AKP…

Ona karşıt görünenlerin ona hazırladığı tuzaklar, AKP’ye oy kazandırmaktan başka bir işe yaramadı. Ortalıkta AKP’nin memlekette ne var ne yok sattığına dair konuşulanlara ise vatandaş itibar etmiyor. Mesela Telekom’u şimdiye kadarki tüm iktidarlar satmak istedi, ama satamadı. Çiller’in sayısını unuttuğumuz yasa çıkarma girişimlerini, DSP-MHP hükümeti zamanında Ulaştırma Bakanı Enis Öksüz’ün safdışı edilmesini hatırlayalım… Bazılarının “Cumhurbaşkanlığını seçtirmeyen güç, bu kuvvetini niçin Oyakbank’ın yabancıya satışında kullanmadı?” “Acaba ‘ülke güvenliği ve ülkenin geleceği’ diye yeri göğü yıkanlar ülkenin mali piyasalarının elden gittiğini görmüyorlar mı?” diye sorduğunu görüyoruz. Bu yüzden, AKP’nin ülkeyi peşkeş çektiği iddiaları taraftar bulamıyor.

AKP, bütün bu olaylar sonunda, zorla demokratlık koltuğuna oturtuldu. AKP’nin gerçekten demokrat olmak, demokrasinin üzerine titremek diye bir derdi olabilir mi? Hayır… Eğer öyle olsa idi, Cumhurbaşkanı’nı halkın seçmesini öngören Anayasa değişikliğini daha önce yapardı. Fakat sistem seçkinleri tarafından önü tıkanınca, demokratlık koltuğuna oturmak zorunda kaldı. Üstelik yeni cumhurbaşkanını halk seçemeyecek. Halkın bu mutluluğu, 5/7 yıl sonraki başka bahara ertelendi.

AKP gerçekten Batı taraftarı olabilir mi? Buna da hayır cevabı vermek gerek. Onların içinden geldiği gelenek böyle. Ama içerde varlığını sürdürebilmek ve iktidarda kalabilmek için o, AB ve ABD’ye dayandı. YÖK başkanının bile meydan okuduğu bir iktidar, en kolay yolu, Damat Ferit döneminin politikasını seçti. Durum ekonomi politikalarında da farklı olmadı. AKP sırtını küresel sermayeye dayadı. Bu milletin alın teri küresel sermayedarlara peşkeş çekilmektedir. Dünyanın en yüksek faiziyle borçlanıyor, çığ gibi büyüyen borç yükü altında batağa saplanıyoruz.

Diğer yandan küresel sermaye ekonomik güç dengelerini değiştiriyor ve klasik zenginlerin yerini başkaları alıyor. Yani toplumda ekonomik güç kaymaları yaşanıyor, aynı zamanda statü kaymaları da… Eski seçkinler artık siyasal üstünlüklerini kaybediyor. Beyaz Türkler tasfiye ediliyor. (Nitekim geçen gün biri (E.Özkök) “cumhur” kelimesinin sinirine dokunduğunu beyan etti. İki halkın varlığını çağrıştırdığını beyan eden Özkök’ün daha önce yaptığı “Beyaz Türkler” tanımlamasını ve ayrımını kendine hatırlatmak gerek.) Bu sürecin sonucunun ne getireceği ise belirsiz. Yeni bir kapitalist tipi olarak “dinci kapitalist tipi” mi, zenginliğin kişiye yüklediği toplumsal sorumluluğun gereğini yapan “hayır sahibi” girişimciler mi? Yoksa her daim kesesini dolduranlar sınıfı mı? Bekleyip görelim…

AKP’nin bürokraside taraftarları çok az ve zayıf. Bu da, onları çok yanlış atamalar yapmaya götürüyor. Yeni bir rantçı tipi çıktı: Yolu birazcık dinselliğe düşmüş, bugüne kadar da hep geri planda kalmış, hiçbir varlık gösterememiş çapsız insanların bürokratik rant sahibi olmaları… Yani memur dünyasında badem bıyıklı egemenliği! Atamalarda “emaneti ehline teslim etmek” mi? O da ne ki?

***

Görülüyor ki, kaybeden, biziz, sessiz çoğunluk…Peki kim kazanıyor?

Bu siyasi kavgayı iktidar bazında kim kazanırsa kazansın, gerçekte kazanan taraf aynı: Küresel sermaye ve onun yerli müttefikleri… Toplum ise neocon’cu ulusalcılarla küresel sermayeci AKP arasında seçim yapmak zorunda!

Hadi, buyurun da özgürce oy verin ve iradenizi tecelli ettirin!

Bu makale 1,239 kez okundu.

YAZARIN SON YAZILARI
» Çözümün anahtarı: MHP-DTP işbirliği
» Aktütün’e golf sahası yapılsın!
» Ergenekon kazaları
» Ulusal Gladyo: Korku çağları geri geliyor!
» Neler oluyor, neler olacak?
» Yetsin artık başörtüsü tartışmaları!
» Türkiye’de kıyamet ne zaman kopacak?
» MHP nasıl iktidar olur?
» Gül mutlaka Cumhurbaşkanı olmalı; niçin mi?
» Seçimler bir referandum mu?
SON DAKİKA
araba.com
YAZARLAR
RÖPORTAJ
Atatürk kendi medyasını kurdu
TAHA Akyol: Atatürk’ün, ‘Bu Cumhuriyet, kendi mizacında kendi basınını meydana getirecek’ diye bir konuşması var. Nitekim 1925 ve 1926’daki yargılamalardan sonra basın sustu.
Kitap Adresi
DÜŞÜNCE-ANALİZ
DÜŞÜNCE-EDEBİYAT
ÇOK OKUNANLAR
Bugün Bu Hafta Bu Ay
Haber 10 İletişim | Reklam    2005 - 2012
Sitedeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Anadolu AjansıAnadolu Ajansı Cihan Haber AjansıCihan Haber Ajansı