- |
|
Çok Okunanlar
Basından Seçki
|
|
||||||||||
![]() Aksiyon Dergisi
Bugünlerde en çok merak edilen konuların başında geliyor sivil asker ilişkileri. Milli Güvenlik Kurulu toplantısı, güvenlik zirvesi, iki kesimi bir masa etrafında buluşturan önemli araçlardan sadece birkaçı. Bunun dışında Genelkurmay Başkanı ile Başbakan özel durumlarda baş başa görüşmeler de yapıyor. Tıpkı geçtiğimiz aylarda Dolmabahçe Sarayı’nda olduğu gibi. Şüphesiz tüm bunlar sivil asker ilişkilerinin arka planını gündeme getirmekle kalmıyor, ilişkilerin iyiye mi yoksa kötüye mi gittiği sorusunu da akla getiriyor. Özellikle de 27 Nisan’da Genelkurmay’ın web sitesinde yer alan e-bildiriden sonra… Sivillerle askerler arasındaki ilişkinin seyri neden bu kadar önemli? Şüphesiz bunun altında Türkiye’de demokrasiyi rafa kaldıran “askerî darbeler” var. Sivillerle askerler arasındaki ilişkiler ne zaman kötüye gitse insanlar hep darbelerle karşılaştı bu ülkede. İki darbeye maruz kalan, bir muhtıraya eşlik eden Süleyman Demirel, sivil asker ilişkilerinin iyi olması durumunda da müdahalenin olabileceğini gösterdi istisnai olarak. Yani sivil asker ilişkileri kötü de iyi de olsa, netice itibariyle sivil siyasetçiler bundan yara alabiliyorlar. Her durumda irdelenmesi gereken bir ilişki var ortada. Gündemin Kuzey Irak’a operasyon, PKK terörü, seçimlere kilitlendiği bir dönemde sivil asker ilişkilerini konuyu iyi bilen bir isimle, Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Karaosmanoğlu ile konuştuk. -10 yıl önce Barzani ve Talabani Türk pasaportuyla dünyaya açılıyordu. Onları sık sık Ankara’da görüyorduk. Bugün bambaşka bir manzara var. Her iki taraf için ne değişti? Her iki tarafta da önemli değişiklikler oldu. O dönemde Türkiye’nin politikası, Iraktaki Kürtlere müzahir olmak, hatta orada Kürt özerk oluşumu söz konusu ise ona bile yardımcı olmak şeklindeydi. Bu suretle oradaki etkimizi artıracaktık. Özal’ın deyişiyle kazan kazan politikasıydı bu. Bu çerçevede pasaport verildi, Saddam’ın zulmünden kaçan Kürtlere kucak açıldı. Bu sırada bizim talebimizle, basının Çekiç Güç dediği askerî oluşum çıktı ortaya. Amaç, sınırı geçen yüz binlerce Kürt’ün Türkiye’ye girmesiyle meydana gelecek birtakım ekonomik ve siyasi sorunların üstesinden gelmekti. Bu plan gayet güzel yürüdü. Fakat sonra bu politikalar devam etmedi. -Devam etmeyenlerin arasında bugünkü şartları ortaya çıkaran en önemli faktör nedir sizce? 1 Mart tezkeresinin reddedilmesi. Tezkerenin reddi Türkiye açısından olumsuz birtakım sonuçlar ortaya çıkardı. Güneydoğu’yu ve bütün Irak’ı içine alan genişletilmiş bölgede etkimizin azalmasına yol açtı. Aslında tezkere etkimizin artması için bir fırsattı; fakat bu kullanılamadı. Ben daha da azalttığı kanaatindeyim. Bir diğer önemli sonuç da Türkiye’nin yarattığı intiba ile ilgili. Türkiye tezkereyi reddederken hem Irak’a hem ABD’ye hem de üçüncü ülkelere iki önemli mesaj göndermiş oldu aslında. -Nedir onlar? Amerika ile ilgili olanı şu: Başlangıçta Türkiye, Irak’ta ABD ile işbirliğine girme konusunda büyük gayret gösterdi. Bu işbirliğini çok ciddi olarak müzakere etti. Hem en ince detaylara kadar. Müzakereler devam ederken askerî düzeyde de işbirliği süreci başladı. Bu durumda ABD’ye verilen intiba, “Türkler bu konuda ciddi, Irak’ta işbirliğine bunlarla gireceğiz.” idi. Tezkerenin reddedilmesi büyük bir hayal kırıklığı oluşturdu Amerikalı siviller ve askerler arasında. Bu da netice itibariyle ABD ile aramızın eskiye oranla tamamen açılmasına yol açtı. -Ya bizimle ilgili olanı… Bizim birtakım kırmızı çizgilerimiz vardı; Kerkük, PKK, bağımsız Kürt oluşumu, Irak’ın bütünlüğü gibi. Bunlar Irak’taki hayatî güvenlik menfaatlerini ifade ediyordu veya öyle deniliyordu. O zaman bu menfaatlerin bir kısmını gerçekleştirebilmek ve bu siyasi hedeflere ulaşabilmek için tezkerenin reddedilmemesi gerekiyordu. Bu menfaatlerin doğruluğunu ve yanlışlığını tartışmıyorum. TBMM, tezkereyi reddedince “Demek ki bunlar Türkiye’nin hayatî güvenlik meselelerini yansıtmıyormuş” mesajı verilmiş oldu. ABD, Türkiye’nin yardımıyla Irak’a girdiğinde, Türkiye en önemli müttefiki olacaktı. Bu gerçekleşmeyince onun yerini Barzani ve Talabani aldı. -1 Mart tezkeresi öncesi yapılan MGK toplantısından bir tavsiye çıkmadı. Bugün askerler hayatî menfaatlere vurgu yaparak Kuzey Irak’a girmek istiyor. O zaman tezkere konusunda sessiz kalmalarını nasıl izah ediyorsunuz. Çok büyük bir çelişki. Tezkere TBMM’ye geldiğinde şartlar çok daha müsaitti. Türkiye, Kuzey Irak’a girmesi halinde Irak’ın içlerine kadar gitmeyecekti, güvenlik şeridi içinde kalacaktı. Bundan önceki Irak’taki politikaya müzahir olma stratejisi Mart 2003’e kadar devam etmiş olsaydı, ondan sonra ABD ile yapılan müzakereler çerçevesinde orada bir tampon bölge oluşturulsaydı bugün Irak’taki etkimizin büyüklüğünü varın siz düşünün. Bence Irak politikamızı Mart 2003 öncesi ve sonrası diye ayırmak lazım. ASKERDE KUZEY IRAK KARARLILIĞI YOK -Güvenlik bölgesi oluşsaydı, tezkere kabul edilseydi bağımsız Kürt devleti ihtimali yine de söz konusu olur muydu? Olabilirdi tabii. Zaten bu uzun bir süreç. Bugün bağımsız olmasa da özerk bir Kürt devleti oluşumu var. Öbür türlü Türkiye’nin himayesi altında bir oluşum söz konusu olacaktı. PKK ile ilgili çok daha elverişli şartlara sahip olacaktık. Tabii askerî bakımdan da… -Asker o zaman istemediğini hissettirdi, bugün niye istiyor? O tabii bence bir çelişki. Askerin ne istediği konusunda bir açıklık yok. Zaten askerî söylemde bir çelişki olduğunu gözlemliyoruz. 12 Nisan’da Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, böyle bir müdahalenin aslında askerî bakımdan mümkün ve faydalı olacağını söyledi. Ama işin siyasi tarafına özellikle girmedi, dikkat edilirse. -Bu neyi ifade eder? Sonraki beyanatlarda birtakım güçlüklerin altı çizildi; Irak’a girilebilir fakat ABD ile karşı karşıya kalabiliriz, orada Barzani de var denildi. Görüyorsunuz ki Kuzey Irak’a girme konusunda tam bir kararlılık yok. Ayrıca, 12 Nisan bilgilendirilmesinde ilginç bir şekilde demokratik birtakım kavramların altı çizildi; hukukun ve siyasi iradenin üstünlüğü gibi. Ortada birtakım çelişkiler var. Aynı bilgilendirme toplantısında çok da demokratik olmayan unsurlar da vardı aslında. Ondan sonraki bazı beyanlarda, internet bildirilerinde de gene demokratik olmayan; hatta açıkça demokrasi karşıtlığı içeren beyanlar vardı. Askeriyenin demeçlerine baktığınızda çoğu zaman bu çelişkileri görürsünüz. Bir yandan demokratik unsurlara diğer yandan da demokratik olmayan hususlara vurgu yapılır. BATILILAŞMAK, LAİK YAŞAM DEMEK DEĞİL -Bunu tarihsel sürekliliği olan bir çelişki olarak mı yorumluyorsunuz? Bunun kaynağı sivil asker ilişkilerinin tarihine, özellikle İkinci Dünya Savaşı’na kadar uzanıyor. Asker, Osmanlı’nın son yüzyılından beri çağdaşlaşma projesine öncülük etti. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra durum değişti. Demokratikleşme çağdaşlaşmanın olmazsa olmaz bir unsuru haline geldi. Çağdaşlaşmaya öncülük eden, çağdaşlaşmanın koruyucusu olan ordu, tam antidemokratik olamaz, olursa çağdaşlaşmaya karşı olurdu o zaman. Türkiye’deki demokratikleşmeyi daima ve açıklıkla savunan bir kurum haline gelirse o zaman Türkiye’de şöyle bir durum oluyor; acaba çağdaşlaşmanın diğer kazanımları tehlikeye girer mi? O yüzden bu çelişki hep devam ediyor 1945’ten bu yana. Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri sivil asker ilişkisi, özellikle de silahlı kuvvetlerin bu ikilemi aşması sorunu. Bu ikilemi henüz aşamadı. -Böyle bir niyet gözlemliyor musunuz? Olmaması mümkün değil. Çağdaşlaşma silahlı kuvvetlerin asırlık misyonu. Bunun inkârı bence çok zor. Bir bocalama dönemi yaşıyoruz. -Bu dilemma bizi nereye götürür? Ben uzun vadede ümitliyim. Sonunda Türkiye tam manasıyla demokratik çağdaş bir ülke haline gelecek. Mesele sadece askerde değil aslında. İki tane daha önemli unsur var süreci aksatan. Bunlardan biri, Türkiye’deki partilerin hepsi tam manasıyla demokrasiye inanmış değil. Zaman zaman inanmış görünüyorlar, işlerine gelmediğinde demokrasiyi ikinci plana itip onu tehlikeli bir şeymiş gibi sunuyorlar. Bu söylemlere de yansıyor. Diğeri de halkın önemli bir bölümü -milyonlarla ifade edilebilir- tam manasıyla demokrasiyi içselleştirmiş değil. Demokrasiyi istediği şüpheli yani. Kendi hayat tarzına aykırı bir şey olduğunda demokrasiden kolayca vazgeçebilecek bir görüntü içine giriyor. Yani sadece askerle sınırlı değil sorun. -Mitinglerde olduğu gibi… Geçtiğimiz on yıllara baktığımızda askeri davet etme temayülü var. Siyasilerde de, üniversite hocalarında da, halkta da… Batılılaşma sadece laik bir yaşam tarzı değil. Batılılaşma aynı zamanda demokrasiye inanmış olmaktır. İkinci Dünya Savaşı’ndan önce durum böyle değildi. Bugün demokratikleşme Batılılaşmanın olmazsa olmaz bir unsuru. Batılılaşmış denen kişilerin tam Batılılaştıklarından söz edilemez, eğer demokratikleşmeyle bir sorunları varsa. -Özellikle emekli askerlerin söylemlerinde öne çıkan antiemperyalizm ve 3. dünyacılığın çoğunluğu yansıttığını düşünüyor musunuz? Yeni ulusalcılardan ve onların söylemlerinden söz ediyorsunuz. Bunlar daha ziyade bazı emekli ve genç subaylardır. Yüksek komuta kadrosunda zannediyorum bunlar o kadar önemli değil. Askerler ilk bakışta dışarıya açık olmayan ve o minvalde düşünen bir görüntü veriyorlar. Zaman zaman da bu görüntü rahatsız edici hale geliyor. Bu ne zaman oluyor? Bugünkü yaşadığımız koşullarda. Ordu’nun, 18. yüzyılın ortalarından itibaren Batı’yla çok sıkı ilişkileri var. İkinci Dünya Savaşı ile birlikte bir kopukluk oluyor. Savaştan sonra yine çok yakın bir ilişki başlıyor. Batı dünyasıyla öteden beri en çok iç içe olan kurum askeriyedir. Onun için bütün bu söylemlere rağmen sırtını Batıya dönmesini muhtemel görmüyorum. TERÖR SİYASİ PARTİLERCE İSTİSMAR EDİLİYOR -27 Nisan Bildirisi ile ilgili çeşitli spekülasyonlar var; hem kötü Türkçesi, hem Büyükanıt’ın üslubunu yansıtmaması hem de zamanlaması ile ilgili… Benim TSK mensuplarıyla konuşmalarım oluyor zaman zaman. Onlardan aldığım intiba şu: 27 Mayıs’ta genelkurmay hiyerarşisinin altüst olması söz konusuydu. Ama bugün böyle bir durum yok. Her şey kontrol altında. Hiyerarşi gayet iyi işliyor. Ama tabii belli kesimleri memnun etme durumu olabilir. Ama bilmiyorum o kadar kesin konuşmamak gerekiyor. -Bugün için konuşursak sivil asker ilişkileri gerçekten kötü mü? 1945’ten bu yana sivil asker ilişkileri demokratik zemine oturmuş değil. Fakat şunu unutmamak lazım. Sivil asker ilişkilerinin demokratik bir zemine oturtulması yönünde 2000-2005 arasında çok önemli adımlar atıldı. Bunlar yapılırken sivil otorite ile asker arasında bir işbirliği vardı. Asker buna razı oldu, karşı çıkmadı. Bu şunu gösteriyor; prensip olarak asker demokratikleşmeye karşı değil. Fakat bugünkü durum sadece sivil asker ilişkileri açısından değil pek çok açıdan iç açıcı değil. -Sebep? Türkiye artan bir terörle karşı karşıya. Terör olgusu siyasi avantaj elde etmek için siyasi partiler tarafından istismar ediliyor maalesef. Terörün birinci derecede amacı bölmektir, böldükten sonra siyasi amacını gerçekleştirmek yolunda avantaj kazanmaktır. Türkiye kendi kendini bölüyor. Bu çok acıklı bir tablo. Bu şekilde terörle mücadele etmek mümkün değildir. Terörle mücadele ederken sivil otorite ile askeri otorite arasında görüyoruz ki bozukluklar var. Burada taşların yerli yerine oturması gerekiyor. Eğer ilişkide bir bozukluk varsa ister PKK’ya ister Kuzey Irak’a yönelik yapılsın, bu harekâta yansır. -Nasıl? Terörle mücadele aslında terör örgütüne karşı yapılır. Terör örgütü şiddet kullanır; ancak onun siyasi bir amacı da vardır. PKK, amacı doğrultusunda şiddet kullanıyor. Böyle bir örgütle karşı karşıya iseniz ve buna karşı askerî güç kullanıyorsanız, bunu siyasî ortamdan soyutlayamazsınız. Çünkü devlet de siyasi bir örgüttür ve siyasi bir amacı olmalıdır. Asker de devletin şiddet kullanma aracıdır. Siyasetten soyutlarsanız başarı imkânı son derece azalır. Uzun vadede başarı mümkün olmaz. Onun için şiddet kullanırken kendi siyasi amacınızı da ortaya koymanız lazım. Burada siyasi irade çok önemli rol oynuyor. Genelkurmay başkanı da bunu vurgulamak istedi. Eğer böyle bir siyasi amaç olmadan kuvvet kullanıyorsanız bu başarıya ulaşamaz. -Şimdiye kadar terörle mücadelede siyasi irade oluşmadı mı? Askere havale edildi. Siyasi bir amacın açık olarak geliştirilmesi ise siyasetteki liderlik kapasitesi eksikliği tarafından önlendi. 1999’a kadar asker başarılı oldu ama bu devam etmedi. Çünkü siyasi amaç yoktu. -Siyasi amaç derken neyi kastediyoruz? Burada PKK ile bağlantıları dikkate almak lazım. PKK ile Kuzey Irak’lı Kürtlerin, üçüncü devletlerin ve Türkiye’deki Kürt nüfusun bağlantısı var. PKK, Kürt nüfusunun büyük çoğunluğu tarafından desteklenmiyor. Buradaki mesele destekleyen azınlığın çoğunluğa dönüşmemesi. Bunun için birtakım siyasi ve ekonomik tedbirler almak lazım. -Bu ne demek? Onların Meclis’e girmesini sağlamak, söz hakkını, fikir hürriyetini genişletmek, onları demokratik sistemle bütünleştirmek demek. -Bunlar yapılmıyor mu? Yapılmak isteniyor. Birtakım değişiklikler de yapılıyor ama tam olarak uygulanmıyor. Burada siyasi bir irade gerekiyor. Bunu yapmaya kalktığınız zaman iktidardaki hükümetler çok büyük olumsuz reaksiyonla karşılaşıyorlar. Bütün bunların yapılması gerekir; çünkü PKK meselesi bunlarla bağlantısız değildir. -Sizce Kuzey Irak’a girmek gerekir mi? Bizim siyasi amaçlarımız açıkça belirlenmeden, siyasi bir projemiz olmadan askerî harekât fayda vermez. Irak’taki bataklığı kurutmak gibi bir kavram var. Bir kere bataklık nerede? Bazıları bataklık Kuzey Irak diyor. Kuzey Irak değil bataklık. Güneydoğu’nun ekonomik, siyasi şartlarının düzeltilmesi gerekiyor. Uzun vadede sadece askerî operasyonlarla başarı sağlanamaz. -Kuzey Irak’a müdahale edilirse terörün duracağı; ama hükümetin buna mani olduğu iddia ediliyor. Kuzey Irak artık bir iç siyaset meselesi midir sizce? Seçim yaklaşıyor. İktidar partisinin zayıf bir şekilde seçime girmesi için terör istismar ediliyor. Tabii buna salt siyasi parti çekişmesi olarak bakarsanız o kadar garip değil diyebilirsiniz. Bu ne zaman oluyor? Türkiye önemli bir tehditle karşı karşıya kaldığında… O zaman pek demokratik bir süreç işliyormuş gibi gözükmüyor. -Başbakanla Genelkurmay Başkanı’nı buluşturan güvenlik zirvesini nasıl değerlendirirsiniz? Ben bunu hükümetle asker arasındaki bir çaba olarak görüyorum. -Ne çabası? İşbirliği içine girme çabası. Sivil asker ilişkilerini az çok demokratik bir zemine oturtma çabası. Başarılı da buluyorum. Bu, anlamlı bir işbirliği başlangıcı olabilir. Öyle görüntü veriyor. Bir de, sivil siyasi otoritenin üstünlüğünü gösteriyor. Sivil siyasi otorite vardır ve asker o sivil siyasi otoriteye karşı sorumludur. Tam gelişmiş bir sivil asker ilişkisi görüntüsü vermiyor elbette; ama o yönde bir çaba olarak ortaya çıkıyor. Bu olumlu bir şey bana göre. -27 Nisan bildirgesi sonrası hükümetin sert bir çıkış yapması ve mini güvenlik zirvesi Türkiye’nin sivil asker ilişkileri tarihinde nasıl bir yer tutacak sizce? Olumlu olarak yer tutacak. 27 Nisan bildirisi askerin kendi içindeki anlayışlar bakımdan bile ters. -Neden? Uygun değildi, zamansızdı. Eğer askerin amacı seçime müdahale etmekse, hoş görebileceği bir adayın seçilmesiyse zaten süreç işliyordu. Meclis’te CHP karşı çıkıyordu, konu Anayasa Mahkemesi’ne gitmişti. Mahkemenin süreci durduracak bir karar alması hemen hemen kesindi. Tırnak içinde kullanıyorum, sivil toplum örgütleri toplantılar yapmaya başlamıştı, yani kamuoyu açısından demokratik süreç işliyordu. Bütün bunlar işlerken böyle bir bildiri gereksizdi. -Asker için de zararlı oldu belki de… Evet, zararlı oldu. Niçin yapıldı, izah etmek biraz zor. -Özal döneminde sivil inisiyatif daha etkindi. Bunu neye bağlarsınız? Özal’ın durumu çok değişik. Bu ilişkileri çok iyi idare etti. Özal’ın şu avantajı vardı. 12 Eylül askerî yönetimi Özal’a güvendi ve ona görev verdi. O da o görevi başarıyla ifa etti. Kenan Evren’le çok iyi geçindi. Evren başka bir partinin kazanmasını istemesine rağmen ona karşı herhangi bir kırgınlık duymadı. Evren taltif edildi. Daha önemlisi savunma sanayi fonları kuruldu. Bu fonlar Meclis denetimi dışına alındı. Bütün bunlar Özal’a güç ve prestij kazandırdı. Hatırlarsanız Torumtay’ın istifa ederken son derece demokratik bir beyanatı vardır: “Hükümetle bir fikir ayrılığına düştük. Bu demokratik ülkelerde daima olabilecek bir şeydir. Onun için istifa ediyorum. Aramızdaki problem sadece prosedürel bir sorundur” mealinde konuşmuştu. Onun için Özal’ın konumu bugünkü AKP’nin ve Erdoğan’ın konumundan çok farklı. -Herhalde kim başbakan olursa olsun asker sivil problemini kucağında bulacak. Çok zor tabii. Bir kere işin tarihini bilmek bence önemli. Şimdi tek taraflı bakılıyor. Ya askere taraftarsın ya da değilsin. Ya darbe taraftarısın ya da asker mutlak olarak darbecidir, demokrasiye inanmaz diye bakmalısın. Bunların ikisi de doğru değil. Tarihe baktığımızda gidişat böyle değil. AKSİYONBu makale toplam 878 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||