- |
|
Çok Okunanlar
Basından Seçki
|
|
||||||||||
![]() Aksiyon Dergisi
Cumhurbaşkanı seçimleri sürecinde iyice gün yüzüne çıkan ve dillendirilen bir mesele halkın laik ve anti-laik olmak üzere ikiye bölündüğü. Be ne kadar doğru? Hangi dönemde bu sürece girildi? Hızlı bir dönüşüm mü yaşandı yoksa gerekli zaman mesafesi kat edildi mi bunun için? Böyle bir bölünme bazılarınca çokça dillendirilse de, toplumsal gerçeklik bu tezi doğrulamıyor. Toplumumuz, iki yüzyıldan beri, Cumhuriyet’le yönü açıkça belirlenen ve hızlanan bir tarzda, çok kendine özgü bir yoldan, dininden ve tarihsel değerlerinden kopmadan, modernleşme çabası içinde. Toplumun kahir ekseriyeti, modernleşmeyi, şöyle ya da böyle, her zaman evetledi ve kendince modernleşmek için çaba gösterdi. Her toplum kesimi, bunu kendi usulünce ve kendine uygun bir ritimde yaptı, yapıyor. Bu yüzden geleneksel değerler ve modern değerler arasındaki etkileşim, her toplum kesiminde farklı oluyor ve ona göre farklı toplumsal psikolojik görünümler ortaya çıkıyor. Toplumumuzdaki farklı görünümlerin temel nedeni bu. Birçok tartışma ve gerilim, aslında modern değerlerin değişik kesimlerce değişik biçimde içselleştirilmesinden veya içselleştirilememesinden kaynaklanıyor. Gerçekte laik ve anti-laik olmak üzere bir ayrışma yok Toplumumuzun bir tarafta “dini kurallara göre yönetilmek isteyenler” diğer tarafta “dini toplum hayatından silmeye çalışanlar” olmak üzere ikiye bölündüğünü ileri sürmek, Türkiye gerçekliğinde tam anlamıyla bihaber olmaktır. Toplumun temel ayrışması, modern değerlerin ne ölçüde kabul edildiğine göre şekillenen, siyasal değil sosyopsikolojik bir ayrışmadır. Ortada gerçek bir siyasal kutuplaşma yoktur, siyasallık sadece görüntüdedir. Partilerin farklı bir programları olması anlamında, geçmişteki DP-CHP kutuplaşması şimdikine göre daha gerçek bir siyasal kutuplaşmaydı. Ne var ki, Rahmetli Turgut Özal ANAP’ının dış dünyayla entegrasyon politikaları inanılmaz bir değişim getirdi. Bölücü hareket, hem toplumda hem ruhlarda, hem mekanlarda müthiş bir anafor yarattı. İnsanlar, oradan oraya savruldular. Türkiye’de çok ama çok hızlı bir alt-üst oluş yaşandı. Yine son yirmi yıldır, tüm dünyada uygulanan, farkı öne çıkartan kimlik siyasetleri de bu alt-üst oluşlara ciddi etki yapmış, etnik ve mezhepsel ayrılıklar, insanların yaşanan kargaşada kimliklerini bulabilecekleri rehberlermiş gibi algılandı. Milyonlarca insan, büyük kentlere doğru aktı, televizyon, bilgisayar, cep telefonu gibi enformasyon teknolojilerinin aygıtları sayesinde bambaşka bir dünya ile karşılaştılar. Bu hızlı değişim, herkesi şaşkına çevirdi, tam bir değerler kargaşası ortaya çıktı. İnsanlarımız can havliyle çoğu geleneksel değerlere olmak üzere, mevcutta buldukları değerlere tutunmak durumunda kaldılar. Kendine özgü modernleşme süreci, çoğu büyük kentlerde, Batı Anadolu’da, sahil şeritlerinde, Trakya’da yaşayan ve klasik tarzda, yavaş ve sindirerek modern değerleri absorblamış olan toplum kesimleri ortaya çıkardı. Bu kesimlerin yanı sıra, geleneksel değerlerle tarih boyunca sorunlar yaşamış, Cumhuriyet’ten bu yana kimlik arayışlarını modern söylem üzerinden yapan, heterodoks bir din anlayışına sahip olan insanlarımız, ülkede olup bitenleri algılayıp sindirmekte, kentlerin yeni sakinlerini benimsemekte biraz zorluk çekiyorlar. Aynı algı sorunu, değerler amalgamı daha çok geleneksel nitelikte ve modernleşme ritmi nispeten daha yavaş olan, bir anda kentlere savrulmuş ve kentlerin varoşlarında yaşayan, çoğu yoksul insanımızda da var. Onlar, hem bir an önce iş, ev-bark sahibi olmak, çocuklarını okutmak için, bir bakıma kentlileşmek çabalıyor hem de kentin kendisine karşı takındığı hoyrat tutumları bertaraf etmek istiyorlar. Çok kanallı televizyonlar yayınlarıyla, her iki toplum kesiminin iç-dünyalarındaki gerçekliği onaylarcasına, farklılığı arttırıcı bir etki yapıyor. Her kesimin bir medyası var. Siyasal oluşumlar, farklı siyasetler üretemiyor, bunun yerine sosyopsikolojik ayrışmayı kışkırtıcı politikalar izliyorlar. Bu da sanki siyasal bir kutuplaşma varmış izlenimine yol açıyor. Yine bu süreçle alakalı olarak insanlar kitleler halinde sokaklara çıkarak eylem yaptılar. Biz halkın apolitikleşmesinden yana şikayet ederken kalabalıkları gördük sokaklarda…Bu insanlar politik miydi yoksa birkaç gün içerisinde mi politikleştiler? Sizce bu insan kitlesi dillendirdiği fikirlere ne kadar inanıyor? Buraya bir günde gelinmedi. Cumhuriyet mitinglerinin habercisi, birçok toplumsal olgu var. Bu kalabalıklar, apolitik olmasalar da, gerçek bir siyasallaşmanın da ürünü değiller. Billurlaşmış, programatik hale gelmiş bir dünya görüşleri, siyaset anlayışları yok. Yukarıda anlatmaya çalıştığım gibi, modern değerleri daha çok benimsemiş, dünyadaki alt-üst oluştan kendisini rahatsız ve yaşam tarzını tehlikede hisseden insanlarımız, zaten bir çağrı bekliyordu. Birileri çağırdı, onlar da hiç beklemeden çağrıya icabet ettiler. Mitinglerde kalabalıklar tarafından dillendirilen bir fikirler demeti olduğunu görmedim. Elbette mitinglere katılan insanların tek tek veya öbekler halinde paylaştıkları fikirler olabilir ama tüm topluluğun savunduğu bir siyaset olduğu izlenimi edinmedim. Bugün siyasi arenada bu kadar insanı bir araya getirmeyi becerebilecek bir siyasi program da yok zaten. İster sağda ister solda olsun tüm partiler, bu kadar insanı bir araya getirebilmeyi, bir meydanda toplayabilmeyi o kadar çok arzulamıştır ki! Mitinglere katılan insanlarımızı, benim görebildiğim, yaşadıkları tek bir ortak psikoloji motive etti. Bu bir endişe idi: Bayrak ve Atatürk simgelerinin altında sahip olduklarına inandıkları modern değerlerin kaybolacağı endişesi… Türk insanı çabuk mu ikna oluyor? Fikirlerini çabuk mu değiştiriyor? Bu doğruysa sebepleri nedir? Hangi etkenler bu kadar çabuk dönüşmesini sağlıyor? Hayır, hayır, bizim insanımız da insan olmanın evrensel özelliklerini taşıyor. Tüm insanlar gibi bizim insanımızın da davranışlarına toplumsal ve tarihsel gerçeklikler yön veriyor. Ortada bir anda olan bir durum yok. Yalnızca olup biteni, bazıları anlamıyor ya da işlerine geldiği gibi yorumluyorlar. Kitlesel hareketler geçmişe nazaran günümüzde daha önemli ve etkili diyebilir miyiz? İletişim kanallarında görünürlükleri önemini de artırdı mı kitlesel hareketin? Şüphesiz… Kitle iletişiminin bu kadar önemli olduğu, enformasyon çağında herkes tribünlere, kameralara oynamak zorunda. Gerçeklik, artık medyanın ekrana yansıttığıdır. Medya, zihniyetlerimizi ve psikolojimizi, okuldan çok daha etkili biçimde belirliyor. Bu yüzden “Turuncu Devrim”ler olabiliyor. Ama galiba herkes bunu gördü. İnsanlar, kendi renk ve simgeleriyle, kendi “devrim”i için sokağa daha kolay çıkıyor çünkü medyadan görüntüsünün zihinlere sızacağını biliyor. Kitlelerde ortaya çıkan kolektif bilince demokrasi daha çok zemin hazırlıyor denilebilir mi? Tabi ki, önceden demokratik yaşamla ilgili bir bilincin var olması, kolektif hareket etmeyi kolaylaştırıyor. Bu vesileyle, Türk toplumunun demokrasiyi sindirdiğini, kendisini ifade etmek için bir umut ışığı gördüğünden demokrasiye sarıldığını ve demokrasi sayesinde hak edenlere dersini verdiğini düşündüğünü de rahatlıkla söyleyebiliriz. Bizde eksik olan demokrasiyi bir kurumlar ve kurallar manzumesi olarak algılayamayışız, onu “çoğunluk iradesine göre yönetim” sanmamızdır. Ama bu eksik demokrasi algısı, sadece halkımızda değil siyasetçilerimiz başta olmak üzere, aydınımızda, bürokratımızda, kısacası hepimizde vardır. Bu eksik ve hatalı demokrasi algımız yüzünden, kimi zaman başımıza gelen tüm kötülüklerin demokrasiden dolayı olduğunu sanma yanılgısına da düşüyor, hep beraber darbecileri alkışlama gafletinde bulunuyoruz. Toplumsal psikolojimizdeki farklılıklarımızı, siyasal bir kutuplaşma gibi görmemizde de hatalı demokrasi anlayışımızın payı büyük. Korku siyaseti yürütülüyor mu? Toplum sözde ikiye bölündü ve biri diğeri için tehdide dönüştürüldü… Toplum kesimlerinin bugüne kadar yan yana ve sorunsuz yaşadığı insanlardan korkması nasıl açıklanabilir? Her toplum, var kalabilmek için, bir arada yaşamanın asgari müşterek koşullarını oluşturmakla mükellef bir kolektif bilinç(dışı) ile hareket eder. Toplumumuz da her zaman birlikte yaşamanın asgari müşterek koşullarını oluşturma becerisi göstermiştir. Toplumumuz, yalnızca bir arada yaşamanın asgari müşterekleri gerektirdiğinin kolektif bilinç(dışı) ile hareket edebilme becerisi göstermemekte, fakat aynı zamanda birbirlerinin inançlarıyla ilgilenmeksizin kederli ve sevinçli günlerinde, cenazede, düğünde, bayramda, onların birliğini tehdit eden kaygılarda, tam bir dayanışma içinde ortak tepki verebilmektedir. Toplumumuza dışarıdan bakan birisi, çoğu zaman ve çoğu yerde, laik ve anti-laik diye iki kampa ayrılmış bir görüntü değil, giyimleri, değer alanlarının konfigürasyonu değişik olsa da her yerde her zaman birlikte olan insan manzaraları görmektedir. Buna rağmen yukarıda anlatmaya çalıştığım gibi, Türkiye kendine özgü bir modernleşme çabasının içindedir ve son yirmi yıldır ciddi bir toplumsal alt-üst oluş yaşamakta, bu süreçte değişik toplumsal psikolojiler ortaya çıkmaktadır. Elbette toplumumuz kendi doğal ve olağan hal ve seyri içinde, yaşanan bu alt-üst oluşla baş etmeye çalışıyor ama birileri de kendi emellerine göre ortalığı karıştırıyor, arı kovanına çomak sokuyor. Pekala birbiriyle anlaşabilecek, eninde sonunda dostça bir arada yaşamanın yolunu bulabilecek ve zaten bugüne kadar bulabilmiş olan insanları, birbirlerine karşı tehditmiş, biri diğerini ortadan kaldıracakmış gibi göstererek, “öteki”leştirerek fesat tohumları ekiyor. İnsanların gelecekleriyle ilgili kaygı duymaları ve endişelenmeleri anlaşılabilir bir durumdur ama “yok olma korkusu”nun yaratılması, kesinlikle birilerinin marifetidir. Toplumun kutuplara ayrılmasından menfaati olanlar, insanımızın psikolojisi üzerinde zar atmaktan çekinmezler. Kitleler gerçekte benimsemedikleri maksatlar için sokağa dökülebilir mi? yalnızlaşma korkusu ya da başka bir sebepten… Olabilir ama böyle durumlar çok kısmi ve arizi sebeplerdir, asla bunlarla büyük toplumsal olayları açıklayamayız. İnsanlar sokaklara çıkarak kendileri de karşılarına aldıkları kitleyi korkutma çabasında belki de… ne dersiniz? Doğru, derim. Niye toplanılan sayılar, bu kadar önemli, aslında kaç kişinin toplandığı konusunda kıyamet kopuyor sanıyorsunuz? “Düşman”la öncelikle fantezimizde, psikolojimizde savaşmaya başlarız. Sayılar, iç-dünyamızda bambaşka amaçlara hizmet ederler; onlarla fantezimizde ordular kurabiliriz, seller, çağlayanlar oluşturabiliriz. Bu işi ne kadar iyi becerirsek, kendimizi o kadar güçlü ve güvende hisseder, karşımızdakine de o kadar korku saldığımızı düşünürüz. Sembollerin mesela sloganlar, bayraklar, rozetler, marşlar bu kitlelerin elinde bir araca dönüşürken anlamı da değişiyor mu? Bravo, muhteşem bir soru! Siz toplumun yalnızca akılla değil, belli bir psikolojiye dayalı olarak hareket ettiğini çok iyi anlamışsınız. Tüm bu saydığınız semboller, tam da bu iş için, yani psikolojilerimizde bir ortaklık ortaya çıkararak bizi bir grup-varlık haline getirmek için vardırlar. Semboller sayesinde topluluk olur, belli bir topluluk psikolojisine göre hareket ederiz, bir kere hareket başladı mı, artık bizi durdurmak mümkün değildir, sonu uçurum olsa bile… Kaynak: AKSİYON Bu makale toplam 1815 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||