- |
|
Çok Okunanlar
Basından Seçki
|
|
||||||||||
![]() Dr. Bekir S. Gür
“Eğitimde Post-modern Masallar: Yeni Yaklaşımlar, Yeni Sorunlar” SORU-CEVAP bölümü Soru: Çetin Güney. Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezinden. İki tane sorum var. Eşitlikçi olmayan eğitim ulus devlet projesiyle uyumlu bir proje miydi? Düşündüğümüz zaman ulus devlet projesiyle uyumlu bir proje gibi geliyor bana. İkinci soracağım soru: 1970’lerden sonra iki tane önemli şahsiyetin kitabı Türkçe’ye çevrildi. Birisi, Okulsuz Toplum’un yazarı Ivan Illich, ötekisi ise Zorunlu Eğitime Hayır’ın yazarı Catherina Baker. Bu tür yaklaşımlarda eğitimin çok da reform edilemez bir kurum olduğu vurgusu var. Okul, otoriteyi yeniden üreten bir şey gibi. Ben şunu sormak istiyorum: Acaba bireyin otoriteyle karşılaşmasını bir zaman dilimi içerisinde mi düşünmek lazım? Amerika’daki tartışmalardan biri de bu: bireye okuma yazmayı öğretelim; bireyin otorite ile karşılaşması için bir zaman dilimi tanıyalım. Bekir Gür: İlk sorunuz bu konuşma bağlamında aslında çok önemli bir soru. Otoriter eğitim ya da öğrenci ile öğretmen arasında bir hiyerarşinin bulunduğu eğitim tarzı ulus-devlete daha uygun gibi görünüyor. Bu doğru, tarihsel anlamda doğru. Birçok ulus devlet bu modeli esas almıştır. Öğrenci merkezli yaklaşımı esas alanlar dahi bunu örtülü olarak yapıyorlar. Yani bunun olmadığı bir eğitim süreci işleyemez. Ben bizatihi hiyerarşinin kötü olduğunu düşünmüyorum. Yani şu çok rasyonel bir şey. Düşünün, Türkiye gibi bir ülke var. Burada vatandaşlar var. Burada demokrasinin işleyebilmesi için vatandaşların belli ortak kabulleri olması lazım. İnsanların belli kültürel sermayelerinin olması lazım. Mesela Amerika’da yapılan çok temel tartışma konularından birisi budur: İnsanlar artık birbirini anlamıyor; bu, Amerika’nın milli güvenliğini tehdit eden bir şey. Bu anlamda bir ülke içerisinde vatandaşların belli ortak kabullerinin veya kültürel sermayelerinin olmasını veya bunların okul aracılığıyla aktarılmasını bizatihi sorunlu bir şey olarak görmüyorum. Sorunlu olan şey, bunun baskıyı dışlayan otorite mekanizması üzerinden değil de doğrudan zorlamayla yapılması. Bu da, aslında, modern Batının öğrenciyi bir tarafta özne gibi kurgulaması, bir tarafta da nesne gibi kurgulaması yani bir orta yolu bulamamasından kaynaklanan bir sorun. Sözgelimi Çin’de öğrencilerin komünizmi ezberlemesi ya da tamamen baskıya dayanan bir şekilde eğitim görmeleriyle, öteki tarafta Amerika’da piyasa kapitalizmi çerçevesinde öğrencilerin serbest bırakılması (yani piyasada serbest bırakılması, özgür olması anlamında değil), aslında birbirine benzer. Birisinde öğrenciyi özne gibi kurguluyorlar. Birisinde nesne gibi kurguluyorlar. Oysa benim az önce konuşmamda vermeye çalıştığım mesaj, bu ikisinin de aynı miktarda yanlış olduğu. Biz öğrenciye nesne nazarıyla bakamayız. Öğrenciyi alıp zorlayalım, şöyle bir eğitim verelim diyemeyiz. Veya öğrenci öznedir, kendi ilgilerine göre eğitimi belirlesin diyemeyiz. Maalesef bu ikisinin orta yolu da modern zamanlarda pek bulunabilmiş değil. Ulus-devlet bağlamında tartıştığımız bu eğitimsel sorun, daha çok halkın rızasına dayanan bir şey. Şunu demek istiyorum: Aileler eğitimden memnun olmalı; ulus-devletin bunu sağlayabilmesi lazım. Ulus-devletin hem sürekliliği anlamında belli kültürel sermayeleri öğrencilere aktarması lazım, hem de bunu yaparken halkının rızasını alması lazım. Güney: Aslında otoritenin pedagojik hale gelmesini savunuyorsunuz. Burada aslında biraz da sorun şuna gelip dayanmıyor mu: otoriteyi üretenlerin pedagojik hale gelmesi ya da yetişkinlerin eğitimi gibi bir şeyi gündeme getirebilir mi? Gür: Orada sorun şu: Öğrenci, yetişkin bir birey değil—ne kültürel sermaye, ne de bilgi anlamında. Siyaset düzleminde biz (erişkinler) eşit sayılıyoruz. Bunun hukuksal zemini var, hepimiz gidip oy verebiliyoruz vesaire. Fakat eğitimde eşitliğin böyle bir zemini yok. Öğrenciyle öğretmeni, öğrenciyle erişkini eşitlemek eğitimsel açıdan sorunludur; bunun hukuksal zemini ise yani koruyucu anlamda bir zemin modern devlette ciddi anlamda yok. İkinci sorunuzdaki “bireyin otoriteyle karşılaşması” ifadesine gelince, benim otorite algım biraz farklı. Otoriteyi ben baskıcı olarak veyahut güçlünün kendi fikirlerini aktarması anlamında görmüyorum. Tam tersine bir şey düşünüyorum. Hani bize söylenir ya, “eti senin kemiği benim”. Bundan ne anlamalıyız? Çocuğu vereceğiz, öğretmen de çocuğu dövecek vs. mi? Böyle bir şeyi hangi veli ister ki? Böyle bir anlam yok. Bunu isteyecek bir veli de yok. Tam tersine, veli çocuğunu gidip güvendiği bir insana veriyor. Neden veriyor? İşte bu, bence otoriteyle ilişkili bir şey. Veli biliyor ki filan öğretmen güvenilirdir, bu öğretmen benim çocuğuma benim gibi sahip çıkar, vesaire. İşte bu, tam olarak, otoriteyle ilişkili bir şey. O insana o güvenceyi verebilme hissiyle alakalı bir şey. Dolayısıyla bireyin otoriteyle karşılaşması bağlamında konuşacak olursak: Ulus devletlerde çocuğun okulda karşılaştığı şey otoriteden ziyade baskı oluyor. Çocuk öğretmeni kabul etmeden birçok şeyi öğreniyor. Dolayısıyla orada bireyin otoriteyle karşılaşmasından değil, tam tersine bireyin otoriteyle karşılaşamamasından bahsedebiliyoruz. İdari anlamda otoriteyi kastetmiyorum, tamamen pedagojik anlamda konuşuyorum. Kantçı anlamda şu soruyu sorarsak: pedagojik bir ilişki nasıl mümkündür? Yani bir insan ile başka bir insan arasında pedagojik ilişki nasıl mümkündür? Bakınız pedagojinin en temel sorusunu soruyorum burada. Bir insan başka bir insana ne zaman öğretir? Siz kendinizi eşit gördüğünüz bir insandan bilgi almak istemezsiniz. Bilgi olarak kendinizden üstün birinden bilgi almak istersiniz. Dolayısıyla pedagojik ilişkinin koşulu, olmazsa olmazı, aradaki bilgi hiyerarşisidir. Bunun da, baskı, zorlama, otoriterlikle hiç bir ilişkisi yoktur. Tamamen, otorite ilişkisi. Soru: Tezinizi şu da güçlendiriyor: Dünyadaki iyi örnek olan okullara baktığımız vakit, eski aristokrat kolejlere baktığımız vakit, aslında dediğiniz gibi didaktik koşullu, dıştan baktığınız zaman da çok otoriter gibi algılanan bir yapıya sahipler. Hala klasik siyah tahta ve beyaz tebeşiri devam ettirmeye çalışan, bir taraftan o geleneksel bağı korumaya çalışan, hocaların tarzıyla, dersi anlatış biçimiyle de o otoriteyi de muhafaza etmeye çalışan bir duruşları var. Asıl üretim işte oradan çıkıyor. Herhalde dünyada üretim artmasın, insanlar bilgisizleşsin diye bir özgürleşme masalı ortaya atılmış! Bir de daha önceden okuduğum bir şey vardı. Tam hatırlamıyorum, Bernstein’dı galiba, language codes vs. Siz seversiniz herhalde. Gür: Evet, Basil Bernstein. Bernstein yazılarımda kullandığım ve severek okuduğum bir isim. Soru: Yine benim aklıma Bourdieu’daki “kültürel sermaye” geliyor. Daha da klasiğine gidecek olursak Althusser’in ideolojik aygıtları vs. Aslında burada benzer bir şey var. Bu özgürleşme masalının arkasında da yine o devletin ideolojik aygıtlarını farklı bir şekilde insanlara dayatılması var gibi. Gür: Çok güzel bir noktaya değindiniz. Althusser hakkında oldukça ilginç bir şey söyleyeceğim. Althusser eğitimin devletin ideolojik bir aygıtı olmasından dolayı onu eleştiren bir insan. Haklı olarak eleştiren bir insan. Fakat aynı Althusser 1968’de öğrenci eylemleri olduğu zaman Fransa’da, eğitim politikaları konusunda kendi arkadaşlarından ayrı düşüyor. Arkadaşları “okulları terk edelim” vs. türü anarşist bir pozisyon alıyorlar. Althusser diyor ki: Bizim sorunumuz, iyi okullara girememektir; biz ezilmiş insanlar olarak, fakir insanlar olarak iyi okullara giremediğimiz için sorun yaşıyoruz; dolayısıyla sorunun çözümü bizim okulları terk etmemiz değil, tam tersine iyi okullara girebilmemizdir. Althusser’e göre, diyebiliriz ki, öğretmen ile öğrenci arasındaki otorite ilişkisi bizim sorunumuz değil. Bu, zaten pedagojinin olmazsa olmazıdır. Sorun, pedagojik bilgi aktarımı ve üretimindeki bilginin içeriğidir. Bu, gerçekten ilginç bir pozisyon. Bence bu, özellikle sol kesimin yakalayamadığı bir husus. Bunu Gramsci yakalayabiliyor, Althusser yakalayabiliyor, Bernstein yakalayabiliyor. Ki Bernstein’a Amerika’da “faşist” diyen solcular var! Neden “faşist” diyorlar? Çünkü Bernstein, eğitim sorunu tek başına okulda çözülemez diyor. O sizin de bahsettiğiniz aileden gelen dil kodlarının eğitimde nasıl belirleyici olduğunu söylüyor. Bunun sonucunda vardığı nokta şu aslında: Eğer bir toplumda adaletsizlik varsa, eşitsizlik varsa ve biz sadece okulun bu sorunları çözmesini bekliyorsak, boşuna bekliyoruz. Böyle bir şey olamaz. Tabi Amerika’da eğitimde biliyorsunuz optimistik, iyimser bir konuşma tarzı var: yapabiliriz, edebiliriz. Mesela orada solda bulunan yani critical pedagogy (eleştirel pedagoji) akımını savunanlar, Bourdieu ve Bernstein’ın kültürel aktarımın ve eşitsizliğin zorunlu olduğunu söylemelerini eleştirirler. Yani aslında eşitsizliğin üretilmesi zorunlu değil diye vurgu yaparlar: Ümitli olursak şöyle şöyle yapabiliriz, öğrencilere ümit aşılarsak bu sorunları çözebiliriz, derler. Burada bence —eleştirel pedagojiden farklı olarak— şunun farkında olmak lazım: Bazı sorunlar pedagojik kökenli sorunlar değil, daha çok toplumdaki eşitsizliklerin eğitime yansıması, dolayısıyla bunları pedagojiyle çözmek pek mümkün değil. Soru: Türkiye’de son birkaç senedir eğitimin bütün kademelerinde oluşturmacı eğitim reformu yapıldı. Bu eğitime göre öğrencinin kendi inşa ettiği bilginin yanlış olduğunu söyleyemezsiniz. Ancak şu anki eğitim reformunun sonucunda hiçbir öğrenci iki kere ikinin dört etmesi dışında bir sonuç bulamaz. Sonuçta yine o bilgiye ulaşıyor. Bunun oluşturmacı olduğu söyleniyor, ama aslında oluşturmacı değil. Buna nasıl bakıyorsunuz? Türkiye’de yapılan son eğitim reformu hakkındaki düşünceleriniz neler? İkinci sorum şu an eğitim fakültelerinde müthiş bir beyin yıkama var. Ben matematik öğretmeniyim. Geçen sene mezun oldum. Hocalarımızda bir oluşturmacı eğitim furyası var. Kendileri oluşturmacı eğitimin doğru olduğunu savunuyorlar, ısrarla bize anlatıyorlar, ancak temelinde bir yanlış yapıyorlar. Kendi savundukları eğitime göre, bizim bunun doğru olup olmadığına kendimiz karar vermemiz gerekirken, bize bunun tek doğru model olduğunu dayatıyorlar. Ve kesinlikle biz buna karşı çıkamıyoruz. Önümüzdeki 20-25 sene öğretmen olacak insanların birçoğu şu an eğitim fakültelerinde oluşturmacı eğitimin tek doğru model olduğuyla alakalı müthiş bir bombardımana tutulmuş durumda. Bu şekilde mezun oluyorlar. Buna nasıl bakıyorsunuz? Bu doğru mu, değil mi? Bir üçüncüsü yanlış hatırlamıyorsam 1980’lere kadar buluş yoluyla öğrenme furyası vardı, 1980’lerden sonra son 20 senedir bir oluşturmacılık furyası başladı. Dönem dönem bir furya var. Siz üç farklı şeyin beraber olmasını savunuyorsunuz. Sizce bundan sonra acaba geleneğe bir dönüş olur mu? Bunun bahsettiğiniz eksiklikleri görülüp geleneğe dönüş, üçünün karmaşık bir şekilde oluştuğu bir eğitim modeline dönülebilir mi? Yoksa oluşturmacılıktan sonra yeni bir model ortaya çıkar da bir süre de bu furya deva eder mi? Veya nasıl bir model ortaya çıkar? Gür: Son sorudan başlayayım, geleneğe dönüş olur mu? Bunu tarihsel olarak cevaplayacağım. Amerika’da yaklaşık her yirmi yılda bir, 1920’lerden beri, eğitimde ciddi anlamda farklı farklı isimlerde bir öğrenci merkezli eğitim söylemi başlar. 20 yıl, 25 yıl, 30 yıl bu gider. Daha sonra genelde milli güvenlik kaygılarından bu gidişe bir dur denilir. Mesela biliyorsunuz 1958’de Amerikan hükümeti bir Milli Güvenlik Eğitim Eylem Planı çıkardı. Buna göre okullarda standartlaşma başladı. Artık müfredatı üniversitedeki matematikçiler, fizikçiler vs. hazırladı, çünkü eğitim işlememeye başladı. Eğitimcilere çok fazla güvenmediler. Daha çok eğitimci olmayanlara ihale ettiler o işleri. Bu çok bilinçli yapılan bir şeydi. Çünkü onlara göre, Sovyet tehdidi vardı ve bütün araştırmalar Amerika’nın geriye doğru gittiğini gösteriyordu. 1960’larda biraz toparladılar. Daha sonra zamanla başka başka şeyler yeniden çıkıyor. Bir süre o da gidiyor. Ta ki 1980’lere kadar. 1983’te Amerika’da yine milli güvenlik refleksleriyle A Nation At Risk adındaki rapor yayınlanıyor. “Risk Altında Bir Ulus” diye. Şunu diyorlar: Artık insanlarımız birbirini anlamıyorlar. Benzer şekilde örneğin Hirsch, telefonda konuşma örneğini veriyor. Telefonda biriyle konuşacağız, anlaşamıyoruz, çünkü karşıdaki benim neden bahsettiğimi bilmiyor veya konuştuğum kelimelerin anlamını bilmiyor. Bu derece ciddi bir iletişim kopukluğu var. Bu iletişim kopukluğuyla Japonya gibi, Almanya gibi zamanın ekonomik devleriyle yarışmamız mümkün değil vs. diyorlar. Ne yapıyorlar? Tekrar ciddi anlamda muhafazakâr bir reform söz konusu oluyor. Okullarda mesela matematik derslerinde biliyorsunuz bütün sınıflar için standartları ilk o zaman çıkarıyorlar. Yani o raporda tavsiye ediyorlar ve 1987’de bu matematikte uygulamaya konuluyor. Normalde öğrenci merkezli eğitimde standart diye bir şey olması saçma bir şey zaten. Düşünün Amerika 300 milyonluk bir ülke. Her öğrencinin ilgisi farklı. Her öğrencinin isteği farklı. Her öğrencinin arzusu farklı. Okuldan beklentisi farklı. Siz her öğrenciye aynı standartları vermeye çalışıyorsunuz. Bu, öğrenci merkezli eğitimle pek uyuşmayan bir şey. Ama devletin milli güvenlik refleksi bunun böyle olmasını zorunlu kılıyor. 1983’ten sonra özellikle 1990’larda bu yapılandırmacı veya oluşturmacı yaklaşım yeniden güç kazandı. Fakat 2002’ye girildiği zaman Bush hükümeti önemli bir şey yaptı (No Child Left Behind). O da aslında gayet muhafazakâr bir refleksti. Burada ne var? Devlet sözleşmeli okullara para verecek. Dışarıdan gayet özgürlükçü, liberal bir şey gibi görünüyor. Aileler çocuklarını istedikleri okullara gönderebilecekler. Fakat dikkat edin, normalde eğitimin sorumlusu eyalettir fakat burada devlet yani federal hükümet söz sahibi oluyor. Bununla birlikte milli hükümetin okullar üzerindeki denetimi artıyor. Bu da gayet standart-tabanlı, muhafazakâr bir tepki. Anlatmak istediğim şey şu. Eğitimde bazı yaklaşımlar ilerliyor veya popülerleşiyor olabilir, fakat bu ciddi veya reel anlamda başarı elde edildiği veya uygulandığı anlamına gelmiyor. Çünkü gidişatı gören idareciler buna bir dur diyebiliyorlar. Bir önceki yani ikinci sorunuza gelelim. Tektipleştirme dediniz. Bunu ben de yazılarımda savunuyorum. Mesela daha önce Milli Eğitim’in bir anketi vardı. Hatırlarsanız: “Yeni müfredatın en çok hangi yönünü beğeniyorsunuz?” Şıklar arasında beğenmemek diye bir şey yok! Eleştirel düşünceyi savunan bir müfredat var ve müfredatın anketi yapılıyor. Beş veya altı şık var. Hepsi olumlu. Tabi bu tektipleşme, dünyadaki gelişmelere paralel. Bir taraftan piyasanın çok özgürlükçü olduğu falan söyleniyor ama hiç öyle olmuyor. Mesela Türkiye’de televizyonlar var, bir gün Türkiye’nin herhangi bir ilçesine gidin, oradaki çocukların tavırlarına, davranışlarına bakın, sonra başka bir yere gidin, oradaki çocuklara da bakın. Tektipleşmeyi göreceksiniz. Yani kendi başına bırakıldığı zaman çocukların kendi benliklerini farklı farklı şekilde geliştirmeleri söz konusu olmuyor, tektipleşme oluyor. Birinci sorunuza gelelim. Evet, haklısınız, oluşturmacı değil. Zaten Bernstein da bunu söylüyor. Tabi Bernstein bu tabirleri kullanmıyor. Onun farklı kavramsal terimleri var fakat temelde dediği şey şu: Her oluşturmacı yaklaşım, bir geleneksel eğitimin içerisine gömülüdür. Yani tek başına mutlak anlamda oluşturmacı eğitim diye bir şey olamaz, mutlaka bir başkasının içerisine gömülüdür. Gömülü olduğu için düzeyine bakmak lazım, ne kadar oluşturmacı, ne kadar değil. Fakat dediğiniz gibi Türkiye’de eğitimin oluşturmacı olması zaten sınav sisteminden dolayı mümkün değil. Hepimiz üniversite sınavına girmiş insanlarız. Şunu biliyoruz: Üniversite sınavında hangi konulardan soru gelir. Bu, belirli konuları öğrenemezsem üniversiteye giremem demek. Böyle bir sistemde her öğrenci kendi ilgisine göre eğitimini belirlesin falan demeniz hiç bir anlam ifade etmiyor. Bu da bizim eğitim sisteminin başka bir çelişkisi. Soru: Problemin daha temelde bir yerde olduğunu düşünüyorum. Yani daha felsefi bir temelden yürütmek gerekiyor. İnşacılar daha yüzeysel ve pratik bakıyorlar gibi. Temelden kastım şu: Sorun, insan problemiyle ilgili bir şey. Yani mesela Ziya Gökalp’i anlamak istiyoruz. Biz Emile Durkheim’i anlamazsak, onu anlamlandıramayız. Bence bu eğitim tartışmaları, pragmatik bir yaklaşımla derinliksiz bir düzeyde sürdürülüyor. Bir de otorite ile ilgili söylediğiniz şeyde, otorite değil de erdem ya da liyakat denilebilir belki. Her otoritede biraz baskı vardır. İsterse olumlu anlamda olsun otorite varsa, bilgi bakımından güvenseniz bile bu gönüllü bir baskı oluşturuyor. Bir nokta bu. Bir de Rousseau’ya fazla karşı çıkıyorsunuz gibi geldi. Bizim geleneğimizde de biraz bu var: talim, terbiye, tedris vesaire; yani çocuğun fıtratını açığa çıkarmak. Rousseau da bunu savunuyor. İnsanın fıtratı bozulmasın anlamında bir şey söylüyor. Sanki modernizmden ziyade, “size bir çocuk teslim ediyorum öğretmen olsun, doktor olsun diye değil, adam olsun diye”. Yani bu düzlemde bir eğitim tartışmasının daha anlamlı olacağını düşünüyorum. Gür: İkinciden başlayayım. Haklı olabilirsiniz. Yani Rousseau öyle bir şey kastediyorsa bunda çok fazla da karşı çıkılacak bir şey yok. Nihayetinde ben mesela öğrenci özne değil derken, öğrenci o yaşıyla, o bilgisi itibariyle özne değil demek istiyorum. Yoksa nüve itibariyle veya fidan anlamıyla daha sonra açılacak, o fıtratındaki bazı kabiliyetleri geliştirecek vs. Buna karşı tabii ki herhangi bir olumsuz yaklaşımım söz konusu değil. “Otorite, baskı içerir”. Bu söylediğiniz de aslında makul bir şey. Çünkü nihayetinde insan yetiştirmek, insana şekil vermek biraz baskı içeren bir şey. Hani şiddet uygulanmazsa yumurta bile kırılmazmış. Çocuğu eğmek, ona belli bir şekil vermek baskı içeriyor. Fakat (hümanistlerden farklı olarak) bence bunun olumlu ve yapıcı yönünü de görmek gerekiyor. Foucault’ya diyorlar ki: “siz hep iktidardan, onun her yerde olduğundan bahsediyorsunuz; iktidar baskıcıdır”. Foucault ise “yok, ben böyle bir şey demiyorum. İktidar gayet yapıcı bir şey olabilir” diye cevap veriyor. Benim eğitimdeki iktidar algım da böyle pozitif ve üretici. Eğitimde iktidar olmalı, otorite anlamında. Fakat bu mutlak baskı içermekten ziyade daha yapıcı ve pozitif olmalı (örn. pozitif baskının kabulüne dayalı peşin bir gönüllülüğü içermeli). Fakat bu kadarcık dahi iktidarın olmadığı, bu otoritenin dahi olmadığı bir eğitim modeli olabilir mi? Böyle bir şeyin olabileceğine ihtimal vermiyorum, açıkçası. *Bekir Gür, The Center for Open and Sustainable Learning, Utah State University Bu makale yazarın 1 Şubat 2007 Perşembe günü SETA vakfında yaptığı konuşmadan özetlenerek alınmıştır. Kaynak: www.setav.org Bu makale toplam 3394 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||