|
Çok Okunanlar
Basından Seçki
|
|
||||||||||
![]() Nuh Yılmaz
Washington son aylarda Türkiye’den bir çok misafir ağırladı. Bu ziyaretlerin ana eksenini oluşturan iki konu var: Irak meselesi ve Ermeni soykırımı tasarısı. Bu iki konu aslında Türk siyasetinin tümünü kapsıyor. Hem asker sivil ilişkilerini, hem Türkiye’nin olguları anlayış biçimini, siyasetin hem anlamını hem de önceliklerini. Bu yazı ise sadece Ermeni soykırımı tasarısını siyasal bir söylem olarak anlayıp, bunun üzerinden siyaset tartışması yapmayı amaçlıyor. Yani ‘Ermeni soykırımı’ iddialarını basitçe bir ‘Ermeni kumpası’, ABD oyunu, yalanlar dizisi şeklinde değil, epistemolojik ve ontolojik bir iktidar oyunu olarak anlıyor. Türkiye bu durumun tam olarak farkında olmasa da, oyunu kuralına göre oynamaya kararlı görünüyor. Bu minvalden Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün ABD ziyaretinde, Fransa’nın Ermeni meselesine koyduğu tavır neticesinde AB yapımı Eurofighter savaş uçaklarından ABD yapımı F-35 uçaklarına geçiş anlaşması yapılması Türkiye’nin Ermeni tasarısı konusunu ne kadar ciddiye aldığının ilk işaretiydi. Tasarıyı gündemine alan ve soykırım iddiaları ile ilişkili isimlerle bizzat görüşen Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ve Genel Kurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt da aynı çizgiyi takip etti. Bu ziyaretleri ise üç ayrı parlamenter heyeti takip ediyor. ABD Kongresi’nin yıllardır taviz koparmak için kullandığı Ermeni soykırımı tasarısının yeniden Meclis gündemine taşınması, Washington’daki en önde gelen konulardan biri haline geldi. Peki Ermeni Soykırımı Karar Tasarısı (http://thomas.loc.gov/cgi-bin/query/z?c110:H.RES.106: ) bizim neyimiz oluyor? Neden bu kadar önemli? Ermeni lobisi neden bu kadar ‘başarılı’? Meselenin bir kaç yüzü var aslında. Hem ABD, hem Türkiye ve hem de Ermenistan için mevzu hem iç siyaset hem de dış siyaset sorunu. Ama her şeyden önce konunun bu yıl aldığı şekil liberal bir yaklaşımla, siyasal bir söylemin nasıl anlaşılamayacağının ciddi bir örneğini oluşturuyor. Parti eksenli Türk siyasi hayatının yıllardır kullandığı klişeler Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı hem imkan hem de risk taşıyan krizin yakıcılığıyla artık işlemez hale geliyor. Siyaset ve devlet işlerinin ayrılması, iç siyaset dış siyaset ayrımının ortadan kalkması, askerin siyasetle ilişkisinin sınırlarının muğlaklaşması ilh. BİR SÖYLEM OLARAK SOYKIRIM TASARISI ABD’de ciddi bir Ermeni nüfusu var. Bu nüfus elbette ‘soykırım’ pastasından pay almak, tarihsel olarak mazlum ve mağdur millet kontenjanından yararlanmak için bu konuyu sürekli gündeme getiriyor. Ancak mesele sadece bundan ibaret değil. Tasarı aynı zamanda sembolik bir önemi de haiz: Diyaspora Ermenisi’nin siyasal özne pozisyonunun kurucu şiddet anı. Varlık nedeni. Travması. Lobinin geri çekilmesini istemek bu özne pozisyonunu yok saymak, inkar etmek, ortadan kalkmasını talep etmek anlamına geliyor. O yüzden de şimdilik konunun diasporadaki Ermeni Cemaati’yle yapılabilecek bir pazarlık ya da anlaşmayla rafa kalkmasını beklemek safdillik olur. Bu tasarıyı geçirmek için uğraşan Ermeni lobisinin başarılı olmasını sağlayan etkenlerin başında, bireysel değil ABD milli eğitimiyle alakalı kurumsal bir sorun var: Konu ders kitaplarında ‘soykırım’ olarak öğretiliyor Amerikalılara. ‘Soykırım’ olarak öğretilen hadisenin neden resmi olarak da soykırım olarak kabul edilmediğini anlayamayan ve siyasete daha liberal bir etik (ahlak değil) düzeyinde bakan vekiller üzerinde tasarı bu yüzden etkili oluyor. Yani Ermeni lobisinin sadece ‘para’ vererek birilerini kandırmasına indirgenemeyecek kadar karmaşık aslında durum. O sadece bir kısmı. Vekillerin çoğunluğu meseleyi etik bir yükümlülük olarak gördüğü için destekliyor tasarıyı. Desteklemeyenler ise bu iddialara inanmadıklarından değil, ABD’nin selametinin desteklenmemesinden yana olduğuna inandıklarından. Bu etik duyarlılığı iyi bilen lobinin son yıllarda tasarıyı paket programla sunması da başarı ihtimalini artırıyor. Sudan’ın güneyindeki Hristiyanların durumunu gündeme getirerek Protestan muhafazakârlardan destek alan lobi, bunun yanı sıra Sudan’daki Darfur meselesini de ‘Arap Müslümanların siyahi Müslümanlar’ üzerinde tahakkümü söylemiyle Kongre’deki siyah vekillerden de destek alıyor. Hele bir de Darfur meselesinin aslen Müslümanların ırkçılığından ve siyahları köleleştirmesinden bahsedip, bu iki meseleyi ‘Ermeni soykırımını kabul etmeyen, Darfur’daki ırkçılığı eleştiremez’ şeklinde meczedince siyah vekillerin çok hassas olduğu bu konuda karar vermek için zorlanması beklenememeli. Kongre’deki sol kanat vekillerin ise ‘insan hakları’ çerçevesinde algıladıkları için desteklediği meselenin ‘normal şartlarda’ geçmesi bu sebeplerden dolayı çok yüksek. O halde konunun nasıl sunulduğu, nasıl çerçevelendiği, nasıl bir siyasi şekil aldığını anlamak önemli. KONJONKTÜREL FAKTÖRLER Meseleyi çevreleyen ikincil konular da aslında Ermeni meselesini şu anda Türkiye için önemli hale getiriyor. ABD’nin eski Erivan büyükelçisinin soykırım iddiaları lehinde konuştuğu için görevden alınması, yerine atanmak istenen yeni büyükelçinin senato tarafından sorgulanması ve atanma kararının sürekli ertelenmesi konunun gündemde kalmasına yol açtı. Eski büyükelçinin merkeze çağrılması ‘fikir özgürlüğüne müdahele’ olarak sunulurken, yeni elçinin atanması ise ‘soykırım inkarcısı’ olduğu gerekçesiyle hala engelleniyor. Yani ‘soykırım’ meselesi aslında çoktan ABD siyaset dilini kuşatmış durumda. İkincil etkenlerden biri de Hrant Dink suikastı. Suikastın lobi tarafından ‘Türkiye’de soykırımdan bahseden 301’le yargılanıyor’ şeklinde sunulması, soykırım diyenin hapse girdiğini ya da öldürüldüğünün iddia edilmesi tasarı lehinde etkide bulundu. Ayrıca küçük bir faktör de tasarının geçmemesini kendine yontan, bundan İsrail’e çıkar sağlamaya çalışan ancak geçen yıl desteklerini çektiklerinde tasarının geçmemesiyle foyaları ortaya çıkan Yahudi lobisinin Türkiye lehinde tavır almaması var. Kongre’ye hakim olan Demokrat Parti’nin siyasal mahrumiyet ve mağduriyet diline söylem düzeyinde daha duyarlı olması da önemli bir etken. Hatırlatmak gerekirse Kongre’de oylanırsa geçmesi kesin olan tasarıyı engelleme gücü DP’li Meclis Başkanı Nancy Pelosi’de. Kısaca özetlersek, karar tasarısı önce Temsilciler Meclisi’ne sunuluyor, sonra komitelere geliyor görüşülmek üzere. Akabinde komitede oylanıyor. Sonra tasarı genel kurulda oylanmak üzere Meclis gündemine girmek için Meclis Başkanı’na gönderiliyor. Yasa tasarısı olmadığı için Başkan George Bush’un onayının gerekmediği ve veto yetkisinin olmadığı karar tasarırılarında prosedürel olarak engelleme yetkisi sadece Meclis Başkanı’na ait. Başkan onaylarsa tasarı genel kurulda oylanıyor. Eğer aksi görüşte olursa, tasarı genel kurula gelmeden rafa kalkmış oluyor. Türkiye tasarının karar haline gelmesini, bugüne kadar hep son anda Meclis Başkanı’na Başkan üzerinden baskı yaparak oylanmaya gitmeden engellemeyi başardı. Şu anda ise Meclis Başkanı Pelosi’nin Başkan Bush’un en büyük düşmanı olması, Bush’la yıldızlarının hiç barışmaması, Bush’un tüm politikalarına muhalefet etmesi Türkiye için ciddi bir dezavantaj. İkili arasındaki düşmanlık o boyuttaki, Pelosi’nin Irak konusundaki görüşleri dolayısıyla Başkan Yardımcısı Dick Cheney, Pelosi’yi ‘El-Kaide’ye çalışmakla’ bile suçlayabildi. Tasarıya tekrar dönersek, tasarının Meclis’in görüşünü yansıtmak öte bir yaptırımı yok. Yani Başkan’a tavsiye niteliğinde. Tasarı geçse bile ‘soykırım’ kelimesini kullanmak yine Başkan’ın inisiyatifinde olacak. Bir başka konu da Temsilciler Meclisi’nin yapısı. Tasarının gündeme geldiği Temsilciler Meclisi üyelerinin, dar seçim bölgelerinden her iki yılda bir seçilmesi, bu vekillerin tabana duyarlılığını artırıyor. Haliyle Kaliforniya gibi 50 milyonluk bir eyalette önemli bir yekun tutan Ermenilerin bu yüzden vekiller üzerinde sayılarına orantısız ölçüde etkili olmaları sürpriz olmamalı. Hele bir de buna dar seçim bölgelerinde kümelenmiş olmalarını katarsanız, az farkla kazanılan seçim bölgelerinde etkili olmaları çok doğal. Bir diğer konu da ‘soykırım endüstrisi’. Neticede biz hep Türkiye tarafından bakıyoruz konuya. Oysa Washington’da lobiler Türkiye’nin harcadığından çok daha fazla parayı Ermenilerden kazanıyor. Sadece Ermeni lobisi adı altında faaliyet gösteren resmi lobi kuruluşları değil, sivil toplum kuruluşları, düşünce kuruluşları, işadamları dernekleri, dostluk grupları, akademisyenler, aktivistler gibi bir çok örgüt ve kişinin yatırımı var ortada. O yüzden bu konunun uzaması bir anlamda eski siyasetçi-yeni lobiciler başta olmak üzere bir çok kişi için ekmek kapısı. Ermenistan yoksulluktan kıvranırken lobilere akıtılan paralarsa, Türk elitlerinin iddia ettiği gibi diyaspora Ermenilerinin ‘ikiyüzlülüğünü’ değil, meselenin sadece ‘tazminat’ meselesi olmadığının en büyük delili aslında. Bu yüzden aslında meselenin Ermeniler için önemini anlamak açısından bir işaret olmalı. Buna bir de Washington merkezli Türk lobisi olarak çalışma iddialı kuruluşların işi Yahudi lobisine havale ederek ciddi bir emek sarfetmemiş olmaları, ellerinde ciddi bir birikim oluşturmamış olmaları da eklenmeli. Her halükarda bu çabalar asla yeterli olamazdı ancak en azından bir birikim oluşturup, meselenin nerelerde tıkandığını anlama noktasında öğretici olurdu. SOYKIRIM SÖYLEMİ Asıl konuya dönersek, Ermeni soykırımı iddiaları basitçe ‘gerçekler aydınlatılınca herkesin bize hak vereceği’ bir tarihsel anlaşmazlıktan ibaret değil. Ciddi bir siyasal söylem var ortada. Öncelikle bunun anlaşılması gerekir. Her siyasal söylem gibi özne pozisyonları yaratan, iktidar ilişkileri kuran, bilgi-iktidar ilişkisini sorunsallaştıran bir söylem. Bu haliyle ‘Ermeni soykırımı’ iddiası artık basitçe siyasal bir sorun ya da tartışma konusu olmayı çoktan geçmiş durumda. Bu söylem üzerinden iktidar sahibi olanlar, akademik dürüstlük ispatı yapanlar, vatanseverlik ispatı yapanlar, rantını yiyenler, kurumsal kimlik sahibi olanlar, meseleyi akademik nesne haline getirenler, vicdansızla vicdanlıyı ayırt etme kudretini kendinde görenler, itiraz edenleri hapse koyarak kendi ‘sapkınlarını’ cezalandıranlar ilh. mevcut.Yine meselenin ders kitaplarında, filmlerde, konuşmalarda, törenlerde, vize kuyruklarında ele alınma biçimi meselenin ciddiyetini göstermesi açısında önemli. Kısaca sorun ‘tarihçilere’ havale edilemeyecek kadar önemli. (Aslında Türkiye de ABD’den ‘Türk karşıtlığı yaratıyor’ diye 1915 olaylarını soykırım şeklinde sunarak, ABD’deki meselenin asıl kökenini oluşturan müfredatını değiştirmesini istese fena olmazdı. Ermenistan2ın nerede olduğunu bilemeyenler dahi Ermeni soykırımından bahsedebiliyor bu müfredat sayesinde). Türkiye’nin konuyu tarihçilere bırakma talebi kendi anlatısını sergileyebilmek için ortadaki kurgusal hakikati aşındırma amaçlı iken, Ermenilerin buna yanaşmaması da inşa ettikleri ‘hakikatin’ hegemonyasını sarsmamak amaçlı olarak görülmeli. Tüm bunlar olup biterken hakikat/iktidar ilişkisini basit bir ‘vicdan’ muhasebesine indirgeyenler ise siyasal doğruculuğun şefkatli kollarında teselli aramaktan başka bir şey yapmıyor. Zira siyasal söylemle mücadele konuyla ilgili hakikat ortaya çıkarılarak ya da konuyu vicdana sorarak değil, alternatif bir hakikatin inşasıyla mümkün olur. Aslında Türkiye bunların tam bilinç düzeyinde olmasa da sezgisel olarak farkında. İlk defa da bu farkındalığı çeşitli düzeylerde ifade etti. Ne sivil ne de askeri çevreler ifade etmese de Büyükanıt ve Gül’ün kullandıkları üslup mağduriyet üslubu değildi. Tam tersine siyasal olarak nerde durduğunun bilincinde, siyaset oyununu kuralına göre oynayan, ‘hassasiyetleri muhatabına ileten’, konu Türkiye aleyhinde sonuçlanırsa devletin ‘incineceğini’ ifade eden, ‘vicdan muhasebesi’ ya da ‘güçler ayrılığı’ gibi minderden kaçma ifadelerinin karşısına ‘ulusal çıkarı’ koyan bir tavır vardı. Bu yüzden askeri ihalelerden çekilmekten, İncirlik’in kullanımına, Habur’un kapanmasından Kurtlar Vadisi’ne kadar kadar ekonomi, kültür ve siyasetin sınırları birbirine karıştı. Öyle olmasaydı eğer, ‘konuyu tarihçiler tartışsın’ dedikten sonra, her ne kadar inkar etseler de, devletin üst düzey askeri ve sivil temsilcileri Washington’da ABD Kongresi’nin ‘sivil’ iradesine karşı siyasi baskı ve tehditle sonuç almaya çalışmazdı. Türk devlet elitleri için mesele ne tarihçilere ne de vicdanlara bırakılamayacak kadar önemli. ABD devlet elitlerine göre ne kadar önemli olduğunu ise ‘ne kaybedeceklerini’ kestirebildikleri ölçüde anlayacağız. ABD, Türkiye ile ilişkilerinde zarara uğrayacağına ikna olduğu anda Kongre’nin ‘sivil’ iradesinin ne kadar bağımsız olduğu ortaya çıkacak. Zaten hem Gül’ün hem de Büyükanıt’ın tavırları da bu konuda ‘ciddiyet ispatı’ çerçevesindeydi. TASARI GEÇERSE NE OLUR? Tasarının Türkiye için neden bu kadar önemli olduğu konusu aslında tartışmanın en belirsiz tarafı. Bu konuda rivayet muhtelif. Şu anda geçmemesi için çalışılan tasarı ‘bağlayıcı’ değilken, bunu tazminattan toprak talebine kadar çeşitli senaryoların izleyeceği söyleniyor. Ancak yine de tüm bunların inandırıcı olması için daha ayrıntılı ve somut olarak kamuoyu önünde tartışılması gerekir Muhtemel senaryoların ne olduğunu bilmek, tasarı pazarlığı üzerinden Türkiye’nin hangi tavizleri verdiğini bilmek kadar önemli? Eğer verilen tavizler Türkiye’nin geleceğini ipotek almayla ilgili ise bunu bilmek Türkiye’nin geleceğini önemseyen herkesin hakkı. Konu bu biçimiyle, yani geçerse ne olur ve geçmemesi için nelerden feragat ediliyor, çerçevesinde ele alınıp tahlil edilirse ülkenin de faydasına olur. Aksi halde ABD için tasarı nasıl iç siyasetle dış siyasetin gerilimini doğuruyorsa, Türkiye içinde de mesele acaba ‘sadece iç siyasetle mi ilgili’ sorusunun zihinlerden silinmesi zor olacak. Gerek askeri çevreler gerek siyasi çevreler hep konunun ‘iç siyaset’ malzemesi olmadığı vurgusunu yapıyor olsa da, herkes biliyor ki kararın AKP döneminde geçmesi sorumluluğu da AKP’ye yüklenecek. Bu ihtimal bir yandan AKP’yi tedirgin ederken, öte yandan da ABD ile pazarlık konusunda da Türkiye’yi ciddi olarak zayıflatıyor. GÜÇLER AYRILIĞI MI EGEMEN Mİ? Ermeni tasarısı, siyasal bir söylem olarak demokrasinin güçler ayrılığı ilkesinin tarumar edildiği bir moment olarak da temayüz etti. ABD hükümetinin demokrasinin temeli olan ‘güçler ayrılığı’ ilkesini ileri sürerek Kongre’ye müdahale edemeyeceğini ifade etmesi Türkiye tarafından kabul edilmekten uzak. Yıllardır başkanların Kongre’ye müdahalesiyle engellenen tasarı ‘milli irade’ ile ‘egemen’ arasındaki farkı teşhir ederken, güçler ayrılığının ‘ulusal güvenliğin’ önünde olmadığını gösteriyordu. Yine aynı müdahaleyi isteyen Türkiye ABD’den tüm siyasi teamülleri ihlal ederek siyasete müdahale etmesini ve egemen olarak davranmasını istiyor. Üstelik de bunu hem sivil hem de askeri kanal olmak üzere çift kanaldan yapıyor. ABD dış siyasetinde teamül gereği ağırlığı olan Kongre’nin kararlarını, kendi egemenliğini tartışmayı reddederek hiçe sayan modern çağın prensi George Bush yönetimi, bu konuda ise hemen liberal demokrasinin temeli olan güçler ayrılığı ilkesine başvuruyor. Liberal siyasetin kurumsal ve hukuki temeli olan habeas corpusu Guantanamo örneğinde hiçe sayan, Kongre’nin kendisine karşı aldığı bağlayıcı olmayan kararı ‘herkes fikrini açıklamakta özgürdür’ diyerek ciddiye almayan Bush’un bu konuda liberal temellere atıfta bulunması Türk tarafını ikna etmekten uzak. Türkiye de bu konuda Bush’u tersinden ‘tutarlı olmaya’ çağırıyor. Bunu yaparken de ‘tutarlılık’ çağrısıyla değil somut olarak kaybının ne olacağını göstererek yapıyor. Tam da Amerikan pragmatizminin aşina olduğu dille yani. ÇÖZÜM NE OLACAK? Bu sene Ermeni soykırımı tasarısının geçmemesi Türkiye için gerçekten siyasal bir başarı olacak. Zira Ermeni lobisi hiç bu kadar yakın olmamıştı karara. Türkiye’ye düşense, seneye tekrar benzer tavizlerle aynı hikayeyi yaşamak istemiyorsa, ki 2008’de ABD’de seçim senesi olacağından iş daha da zor olacak, ‘Türkiye’de kaçak işçi olarak çalışan Ermenilere göz yumulması’ söyleminden daha etkili bir siyaset izlemek. Zira şu anda farklı iddialarla Senato’ya iki ayrı benzer tasarı daha sunulmuş durumda ve yenilerinin her an gelmeyeceğini de kimse garanti edemez. Türkiye’nin her karar tasarısı için verecek tavizi var mı? Hrant Dink’in herkese eşit uzaklıkta, seküler ve demokratik bir devletin vatandaşı olma talebini, Dink’in cenazesinde taziye için Mutafyan’ı, yani Ermeni millet kimliğini muhatap alarak, imparatorluk bakiyesi bir millet söylemi lehine Dink’in pozisyonunu cevapsız bırakan devletin asıl bunu düşünmesi gerekir. Mutafyan’ı muhatap almanın siyasi sonuçları, sembolik değeri üzerine düşünülmeli. Mutafyan’ı muhatap almanın siyasi sonuçları ve sembolik değeri üzerine düşünülmeli. Türkiye’nin sorunlarıyla yüz yüze geldiğinde çareyi utangaç bir tarzda Osmanlı devlet geleneğinde araması hem sorunun hem de çözümün kaynağı. Türkiye, ABD nezdinde işe yarayanın ‘gerçekleri açıklayan’ asabi tarihçi, Musevi lobisiyle iş tutan Washington merkezli alkışçı sosyete ya da ‘Türk pozisyonunu’ anlatarak ‘cahil Amerikalı vekilleri aydınlatan’ misyoner-parlamenter takımı değil de ciddi siyasi pazarlık olduğunu kavrayan bir tavırla, bir daha bu meseleyle karşılaşmamak için somut adımlar atmak zorunda. Bunun imkanlarına sahip olan Türkiye, konuyu önü ve arkasıyla tartışmaya başladığında şüphesiz çözüme yaklaşacaktır. Bu yıl tasarı yasalaşmazsa bu ‘Türkiye’ye hak verildiği’ için değil, bu yıl da ABD tavizlerini koparıp gelecek yıla ne alacağının hesabını yaptığı için yasalaşmayacaktır. Aksi halde Türkiye ‘tehdit ve şantajla tasarıyı engellemeye çalışan ülke’ olma imajından kurtulamayacak ve bu da gelecek yıl Türkiye’yi daha da kırılgan bir pozisyona sokacaktır. Kararın geçmesi durumunda ‘toprak talebi’nde bulunulacağı iddiası ise, sorunu bu kadar ciddi bir iktidar denkleminde göğüslemeye çalışan devlet için çok da inandırıcı değil. Neticede toprak talebi, Türkiye’nin Kongre-Başkan tartışmasında iddia ettiği şekilde ‘egemenlikle’ ilgili bir meseledir, hukukla değil. NOT: Bu yazının kısaltılmış bir versiyonu ANLAYIŞ Dergisi'nin Mart 2007 sayısında yayınlanmıştır' Bu makale toplam 2765 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||