Haber10 Arama
  SON HABERLER
Ahmet Özcan
Ahmet Özcan
Karakter boyutu : Normal Büyük Daha Büyük En Büyük
'Derin Devlet' ve Özgürlük Paradoksu

SUNUŞ:

Derin Devlet” kavramı yine gündemde. Muhtemelen uzun süre gündemden düşmeyecek. Susurluk kazası sonrası meşhur edilen bu kavramı, önce sol çevreler devletin sağ kanadının paramiliter örgütlenmeleri için kullandı. Şimdilerde ise, herhalde açıkça ifade edilemediği için “Türk Silahlı Kuvvetleri” ya da TSK ile iltisaklı olduğu varsayılan kapalı örgütlenmeleri tanımlamak için kullanılıyor..Bazı çevreler, devleti elinde tuttuğunu varsaydıkları Sabataycı-Mason odakları, bazıları da NATO’nun Gladio denilen gizli Soğuk Savaş örgütlenmesinin Türkiye ayağını ifade etmek için kullanmakta. Yine, devletin içinde,odağında örgütlendği varsayılan bir çekirdek ‘devlet aklı’nı ifade için kullananlar da var.

Bütün bu ‘derin devletler’, daha aktüel ve siyasi gündeme dair gelişmelerle ilintili açıklanamayan iradeleri ifade etmeye matuf ve son tahlilde toplum denetimine kapalı oluşumları ifade etmek için kullanılıyor. Oysa, bu kavram, daha farklı bir bağlamda, bize, bu coğrafyaya özgü politik kurum ve kuramsallığı ifade edecek bir muhteva bağlamında ele alınabilirdi. Buna daha çok ihtiyacımız var çünkü, bu coğrafyada her şey devlet ekseninde ve devletle birlikte açıklanabilir bir gerçekliğe sahip. Devleti ve asli özelliklerini çözümlemeden, hemen hiçbir şeyi doğru anlamamız mümkün değil. Bu manada, 1990’lı yıllarda-Susurluk kazasından önce- yayınladığımız (2000 yılında yargılanıp beraat eden) “Derin devlet ve muhalefet geleneği” isimli kitapla başlayan bu kavramı başka bir bağlamda ele alıp tartışma çabamızı ısrarla sürdürüyoruz. Yine bugünlerdekine benzer bir çerçevede 2003 yılında gündeme gelen derin devlet kavramı için YARIN dergisinde yazdığımız aşağıdaki makale de bu niyet ve muhtevayı taşıyor. Gündemde olan bu kavrama dair yaklaşımımızı ve bir tür tartışma önerimizi içerdiği için ilginize sunuyoruz:

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------

'DERİN DEVLET' VE ÖZGÜRLÜK PARADOKSU

Devlet üzerine konuşmanın -diğer birçok konu gibi- zor olduğunu biliyoruz. Diğer bir çok konu; ekonomi, aile, birey, hukuk, rejim, ya da etrafında dönüp durduğumuz bir dizi kavga nedeni kavram: laiklik, din, kimlik, demokrasi..

Konuşmak zor; çünkü, devletin toplumla, toplumun da devletle netameli ve karmaşık ilişkileri var. Bir yönüyle aşk-nefret tarzında, başka bir açıdan ise aş, iş, güvenlik, adalet gibi rasyonel beklentilerle, varlık ve beka, dirlik ve düzen, birlik ve bütünlük gibi görece metafizik misyonların sağlanması istemiyle bağımlılık - özdeşleşme tarzında kurulan ilişkilerin yeteri kadar açık ve anlaşılır olduğunu söylemek zordur. Bir başka zorluk; otorite, hegemonya, sistem, düzen, rejim, bürokrasi gibi kavramların yanında, üzerinde ya da odağında olduğu varsayılarak ifade edilen "devlet" kavramının, aslında aynı anda hem birçok şeyi ifade etmek için hem de başka birçok şeyden ayırmak için kullanılan bir araç- kavram olmasıdır. Bir yönüyle çeşitli göndermeler, atıflar, işaretler yapılan bir referans kaynağı, başka bir yönüyle vehimler, fobiler ya da beklentilerden ibaret bir metafizik varlıktır 'Devlet'. O kadar ki, terminolojik yetersizlikten kaynaklanan bu karmaşa, sadece 'Devlet'e aşağıdan ya da dışardan bakanlar için değil, onun içinde yer alan, onu 'çalıştıran' Devletlû'lar için dahi geçerlidir.

Peki, Devlet'in 'efradı câmi, ağyarı mani' bir tarifi, ortak bir anlamı, belirlenmiş sınırları ve açık bir amacı var mıdır?

Bu soru, Avrupa'da ki uluslaşma ve Ulus-Devletlerin oluşum sürecinde enine boyuna tartışılarak farklı açılardan cevaplanmış sayılabilir. Modern Ulus -Devlet'in en azından denenmiş tanımları, anlamları ve amaçları vardır. Ancak, 'bizim' Devlet için aynı şeyi söylemek mümkün müdür?

M. Foucoult, "modern iktidarın bir konum ya da mülkiyet olmadığını, bir ilişki, eylem üzerine binen bir eylem olduğunu' söyler. 'İktidar bir yere ilişkindir ama yerelleşmiş değildir. Belirli biçimler ve teknikler sayesinde toplumsal mekana yayılır. Modern iktidar, ancak kendisinin büyük bir bölümünü gizlemesi koşuluyla iş görür ve kabul edilir."

Foucoult'un bu yaklaşımı, örneğin bizim için, bizim 'devlet' açısından çok sıradan hatta yetersiz bir tespittir. Biz de 'Devlet' zaten öyledir, zaten birçok biçim ve teknik sayesinde toplumsal mekana yayılmış, kendisinin büyük bölümünü gizleyerek iş gören bir karaktere sahiptir. Acaba, Modern Devlet, bu özellikleriyle bizim Devlet'ten daha geri ve henüz gelişmekte olan bir Devlet midir? Eğer öyleyse -ki öyle olduğunu düşünüyorum- Türkiye'deki Devlet'i, modern ulus-devlet algılamasının ötesinde bir kategori olarak algılayan, farklı bir anlama biçimi geliştirmemiz gerekir. Nasıl ki 'ulus' kategorisi bizim geçmişimizdeki millet sisteminin gerisindedir ve modern ulus devletler, adı konmamış bir millet sistemi arayışı içerisindedir. 'Devlet' sistemimizde 'Modern Devlet'in çok ilerisinde ve daha komplike özellikler taşır. Her yeni olanı daha ileri ve gelişmiş zannedenler için kabul edilemez görünse de, dünyaya ve kendimize şaşı bakmayı bırakırsak göreceğimiz budur. Türkiye'nin Devlet'i modern ulus devletin bütün özelliklerini zaten içeren daha gelişkin ve ileri bir devlettir. Bunu, 'daha adil, düzgün çalışan, daha katlanılabilir bir devlettir' manasında söylemiyoruz. Sadece, eğer Devlet, Avrupalı uluslar için, 'nesnel tinin örgütlenmiş biçimi', 'egemenlerin baskı aracı', 'özgürlüğün en üst gerçekleşme düzeyi', 'kolektif akıl ve vicdanın organizesi' ise, bu fazlasıyla ve zaten bizim devlette böyledir, diyoruz.

İşte bu "fazlasıyla varolan", yani , güncel 'Devlet' yapılarından daha fazla bir şey olanı kavramak için, yıllar önce "Derin Devlet" kavramı üzerinden bir anlama-tartışma denemesi yapmıştık.* 1990'lı yılların ortalarında, Mezopotamya-Akdeniz Havzası'nın hegemonya biçimi olarak "Derin Devlet" şeklinde nitelediğimiz bir 'entite'yi bugün yeniden tartışırken, önce şu ünlü ama artık lekeli "kavram"laştırmayı açığa kavuşturmamız gerekir. Belirttiğimiz dönemde -yanılmıyorsam 1995 te, (ilk kullanan Nihat Genç ya da Erol Göka olabilir)- kullanıma giren "Derin Devlet" ifadesi, esasen Türkiye'de ki Devlet'in "Özgünlüğüne" ve "Özelliğine" vurgu yapan bir ifadeydi. Ama ne var ki, 1996 yılı Kasımında 'Susurluk Olayı' oldu, medyada bu kavram, kelimenin tam anlamıyla "kirletildi".

Yukarıda, devletin karmaşık niteliğini, tek bir kavramla -Devlet- kavramıyla birbirinden farklı birçok şeyi anlatmak ya da dışlamak için kullanmak zorluğu ve terminolojik yetersizlikten bahsetmiştik. Derin Devlet kavramı tam da bu açıdan en azından 'Devlet'i başka bir yönüyle anlama -anlamlandırma- çabası için elverişli bir yeni araç-kavram özelliği taşımaktaydı ve bizde bu amaçla kullanmıştık. Ancak "Susurluk", bir yönüyle, bizim, organik aydınların muhalefet bağlamı ve niyetlerinden bambaşka bağlam ve niyetlerle hareket eden Batıcı aydın kolonilerinin Batı adına Devlete ve orduya karşı Haçlı Seferi başlatma kampanyasının, başka bir yönüyle sonu 28 Şubat'a çıkan devletin bir kanadını budama ve Kürt Sorunu sayesinde devletin milletle zayıf ve çarpık da olsa tek alış veriş kanalı haline gelen bazı sağ unsurlarını tasfiye sürecinin adı oldu. Derin Devlet, işte bu gündemin, daha doğrusu operasyonlar silsilesinin kod adı olarak kitlesel dolaşıma sokuldu. Tabii ki ne niyet ne de içerik olarak bizim kullanımımızla hiçbir ilişkisi yoktu. En kötüsü, devlete muhalif olma adına son derece bayağı bir devlet düşmanlığının aydın olmanın şartı gibi sunulduğu, bazı eski sol yeni liberal çevrelerin birikmiş kinlerini teori diliyle ifade edişlerinin sükse yaptığı bir atmosferin oluşmasıydı. Muhtevalı bir devlet eleştirisi ve gerçek bir muhalefet dili, eğer gerçekten organik bir temele dayanacak ve özgürleşme ideası içerecekse, bu üçüncü sınıf solliberalizmin kumpasından kurtulmak gerekiyor. Organik aydınların, solliberalizmin çapının alamayacağı daha önemli ve derinlikli bir dili olmalı…

Şimdi, bu "kirli" kavramı yeniden kullanıp kullanmama konusunda doğrusu tereddüt içindeyim. İnsanların "Devletfobi"lerine denk düşen bir kavrama dönüştüğü için, "Derin Devlet" kavramı artık daha farklı bir "anlama" ve "okuma" biçiminin aracı olabilir mi? bilemiyorum. Milletin kayıtsız şartsız egemenliği ve bu anlamda 'Milletin Devleti' esprisi açısından, Derin Devlet'in kirli kullanımı, milleti ve millet çocuklarını devletten uzak tutma ve devleti de oligarşik zümrelerin tapulu arazisi yapma 'oyun'unun yeni bir yöntemi haline getirilmiştir. Zaten doğru bir iktidar perspektifi olmayan, dışlanmış milli unsurların, Devlet'i, gizli, karanlık, kanlı, kirli bir yasak bahçe olarak algılamasını ve uzak durmasını sağlayan, bırakın anlama çabasını, muhalif olurken dahi dolaylı olarak kendisini güçlendirecek her şeye muhalif kılan trajik bir aymazlığa mahkum edilişini, doğrusu üzülerek izliyoruz.

Milletin organik aydınlarının, milleti güçlendirmeyi temel amaç ve devleti de bu güçlenmenin mekanı olarak görmelerinin, bu toprakların en önemli teorik çabalarından biri olduğunun bilinciyle, 'devlet' üzerinde konuşurken, onu anlamaya -yeniden anlamlandırmaya- çalışırken başka bir alternatif bulana kadar, bu kavramı ödünç olarak kullanmayı sürdüreceğiz. Ancak Susurluk dolayısıyla kirletilen Derin Devlet kavramıyla, bizim kullandığımız kavramın farkına düştüğümüz kaydın özenle akılda tutulması gerektiğini bir kez daha vurgulamak istiyoruz.

DERİN DEVLET

Derin devlet yaşadığımız coğrafyanın tarihsel hegemonya biçimidir. Mezapotamya-Akdeniz havzası, tarih boyunca geçici istisnaları olsa da çoğunlukla tek bir hegemonya tarzı altında yaşamıştır. 'Devlet', bu coğrafyada hem tarihsel olarak, hem de evrensel olarak ilk gelişkin biçimleriyle var olmuştur. Büyük dinlerin, felsefelerin, ticaret ve kültür biçimlerinin de dölyatağı olan bu coğrafya, esasen 'tek bir ülke' olarak alınması gereken ve süreklilik içinde değişim diyalektiği ile, hem hegemonik karakteristiğini sürdüren hem de daima şekil, isim, karakter değiştirebilen bir özellik taşımaktadır. Fetret dönemleri ve büyük imparatorluk dönemleri bu değişim momentlerinin iki yönüdür. Sümer-Babil, Hitit-Asur, Mısır antik imparatorlukları, Pers İmparatorluğu, Roma İmparatorluğu, Sasani, Emevi, Abbasi, Bizans, Selçuklu, Osmanlı imparatorlukları, daima bir dağılmışlık, parçalanmışlık -fetret- dönemleri sonrası gelişmiş yarı askeri ve merkezi tarım imparatorluklarıdır. 'Devlet' bu dönemlerde toplanır, güçlenir. Bütün özellikleri ve refleksleriyle birbirine benzer karakterde kendini açığa çıkartır. Düzen kurar, dirliği sağlar, toplumu örgütler, çoğulluk içinde birleştirir, varlık ve bekalarını garantiye alır. Dağılma ve parçalanma dönemlerinde ise 'devlet' dağılır, küçülür, içe çekilir. Parçalarında yaşar. Toplanma isteğini saklar ve uygun koşullarda tekrar öne çıkarır.

'Derin Devlet', iktidar kertesinde en somut ifadesini bulur. İmparatorluk sarayları ya da dağılma dönemlerinde beylik-sultanlık konakları, ya da başkentler bu hegemonya ruhunu rafine olarak ve zor yoluyla temsil eder. Ancak, bu devlet asıl olarak bütün toplumda, toplumsal ilişkilerde yaşar. Mezopotamya-Akdeniz coğrafyası, kendisini öteki coğrafyalardan ayıran birçok özelliğini, üzerinde yaşayan topluluklara kazandıran hareketli bir coğrafyadır.

'Derin Devlet', mutlak ve kutsal hiyerarşi, merkezi hegemonya ve statükonun değişerek devamı gibi temel özelliklere sahiptir. Din(ler), bu üç özelliğin dile gelmesi, konuşması ve yeniden üretilmesini sağladıkları ölçüde 'Derin Devlet'in bileşeni olarak güçlenir ve 'Devlet'i de güçlendirirler. Zerdüştlüğün İran'ı, Hristiyanlığın Roma'yı, İslam'ın Osmanlı'yı güçlendirdiği ve kendilerinin de güçlenip yayıldığı malumdur.

Üretim araçları, devletindir ve Tımar olarak sadık ailelere kiralanır. Ekonomi ve Din, (Derin) devletin toplumla ilişkisinin niteliğini ve toplumda yaşayan devleti açıklamamızı sağlayan iki temel alandır. Toplumsal yaşam, devletin mülk dağıtması ve Din(sel) mekanizmalarla toplumu denetlemesi şeklinde iki ana politika ekseninde şekillenir. Bu politikalardaki 'aksaklık', düzenin bozulmasını, anarşiyi, kaosu getirir ve bu nedenle bu coğrafyada yaşayan insanlar binlerce yıldır 'ya devlet başa ya kuzgun leşe' demiştir.

Sınıflaşma yerine inanç ve kanbağına dayalı asabiyyeler ve statüler vardır. Belirli aileler ya da dini-mezhebi topluluklar, batıdaki gibi bir sınıflaşmanın da ortaya çıkmasını engelleyen bir tarzda toplumsal işbölümü ve organik dengeler kurulmasını sağlar. Meslek, rütbe, mevki ve konumlar ise, hiyerarşik düzenin işleyişini ve mal ve hizmet üretiminin sürekliliğini temin eder.

Bu düzen, en azından son iki bin yıldır değişmemiştir. Ana hatları ve mantığı adeta metafizik bir ruh olarak yaşamaktadır.

Bu düzenin işleyiş tarzı ise, iki bin yıl boyunca belki yüzlerce defa değişmiştir. Ayrıntıları, görünümleri, uygulama biçimleri birçok kez değişmiş, yeni ve farklı tezahürler göstermiştir.

'Derin Devlet' işte bu değişmeyen 'ruh'tur. Hegemonya tarzını, yaşamın temeli haline getiren, bütün toplumsal çelişki ve çatışmaları bastırarak üstte duran ve bizatihi otorite, hiyerarşi ve gelenek olarak ekonomik-politik ve kültürel yeniden üretim süreçlerinde içkin bir 'töz/cevher'dir.

Devlet'ten daha fazla bir şeydir, çünkü 'Devlet' yani 'Modern Ulus Devlet', son tahlilde bir yönetme aygıtıdır. Derin Devlet ise sadece mükemmel bir yönetim tarzı değil, aynı zamanda bir yaşama ve yaşayabilme yöntemidir. Ve bu 'aynı zamanda' olan yönü, yaşadığımız toprakların insan tipini ve yaşamı algılama tarzını belirler.

'Derin Devlet', hegemonik özelliğiyle, yani otorite, iktidar ve güç ilişkilerinin hemen tüm toplumsal ilişkilerde belirleyici oluşuyla 'görünür'. Eril, erkeksi hegemonya, aile düzeninden dini yaşama, ticaretten eğitime kadar tüm gündelik hayatı erkek egemen bir karaktere büründürür.

Başka bir 'görünümü', Kutsal hiyerarşidir. Gökten yere inen merdiveniyle sadece doğa olayları değil, sosyal olaylar dahi metafizik bir hiyerarşi içinde algılanır. Belki de bu nedenle 'hak' ve 'adalet', bu topraklarda bu değişmez hiyerarşiye rağmen ve bununla birlikte bir 'denklik' ve denge kurma istemi olarak anlaşılır.

Diğer 'görünüm',değişerek süren gelenek, her düzeyde egemendir. İnsanların kılık kıyafeti değişir, çevresi ve mesleği değişir, ama her değişiklikten sonra düşünme ve davranma biçimi aynı kalır. Devlet'in rejimi değişir, coğrafyası değişir, hatta halkı değişir, yönetici elitleri değişir ama iki bin yıl önceki Roma'nın ya da 100 yıl önceki Osmanlı'nın ana politikaları, dost ve düşman algılamaları, güvenlik, mülk ve din anlayışı bugün dahi aynıdır.

Modernleşme süreci, yeni uluslararası sistemsel değişiklikler, savaşlar, iç savaşlar, tabii ki Devletin Derin 'ruhu'nda etkiler yaratmaktadır. Süreklilik dinamiği, her yeni durumda refleks vermekte ve 'görüngü değişimi' gündeme gelmektedir. Dünyanın 'değiştiği', eski olanın biteviye tasfiye olduğu, doğrudur. 'Derin Devlet', işte bu değişimleri algılayarak değişebilen, bir töz, ruh ya da refleksler toplamı olarak, adeta canlı bir organizmanın yaşamsal içgüdüleri gibi varlığını sürdürebilmek için düşünen ve davranan bir metafizik bir entitedir.

Derin devletin ruhu tabii ki öncelikle ve asıl olarak 'Devlet' aygıtında mündemiçtir. Devlet aygıtı, temel kurumları ve politikalarını bu 'ruh'la techiz eder. Bu anlamda 'reel devlet', 'derin devlet'in evidir, bedenidir,formudur. 'Normal şartlar altında' 'devlet cihazı' , her devlet gibi çalışır. Büyük kriz ve bunalım dönemlerinde ya da üstesinden gelinemeyen sorunlar karşısında 'derin devlet' açığa çıkar. Gün olur, 2. Abdülhamit'in dış politikasında somutlaşır, gün olur Jöntürkler ve İttihat ve Terakki'de temsil edilir. Teşkilat-ı Mahsusa, bir derin devlet refleksidir. Meşrutiyetin ilanı, Milli Mücadele, derin devletin bir başka açığa çıkışıdır. Cumhuriyeti kuran irade, demokrasiye geçiş, NATO ve batı tercihi, 'derin devlet'in yönelimleridir. İddia edildiği gibi, Güneydoğu'da PKK ile savaşan özel güçler, derin devlet değil, sıradan bir reel devlet politikasıdır. Ama Güneydoğu Kürt nüfusunu batıya göç ettiren 'irade' derin devlet iradesidir. Çünkü, muhtemel bir iç savaşın koşulları sezilmiştir. Yine, Başörtüsünü yasaklayan 'güç' derin devlet değil, reel devleti kuşatmış olan batı destekli oligarşidir. Tam tersine, bin yıl sonra 'millet'in çocuklarını 'oyun'a katmaya ve özellikle kadınları 'milli değerler'le kamusal alana çıkacak tarzda donatarak batıcılığa fazla eğilerek 'denge'si bozulmuş toplumsal yaşamı yeniden dizayn etmeye yönelen eğilim derin devlettir. Askeri darbeleri, 'derin devlet' yapmaz. Derin Devlet, bir şey yapan bir odak ya da kurum değildir. Askeri darbeleri askerler yapmıştır. 'Derin devlet', 'reel devlet' ve toplum içindeki krizlerin ülkeye zarar vermeden çözülmesine dönük bir irade beyanıdır. Uzak ve derin tehditleri sezme kabiliyeti, kalıcı ve boyutlu tedbirleri alma yönelimi, temelleri sağlam tutma ve vazgeçilemeyecek olanı koruma sigortasıdır. Bu nedenle derin devleti yanlış adreslerde ve yanlış tanımlarla algılamak, esası gözden kaçırmaktır.

Örneğin, derin devlet, tanımladığımız anlamda, hiçbir askeri darbede açığa çıkmamıştır. Tam tersine her darbe sonrası tasfiye edilen, bir şekilde "Derin Devlet" ruhundan parça taşıyan eğilimler ve unsurlar olmuştur. Çünkü, her darbe sonrasında, devletin milletle bağları daha da zayıflamış ve oligarşik ilişkilere daha açık hale gelmiştir. Bu anlamda 'Askeri Darbe' Türk Silahlı Kuvvetleri'nin, darbe sonrası sivil iradeye geçiş ise Derin Devletin müdahaleleri olarak okunabilir. Çünkü 'Devlet' hiç kimseye, hiçbir kuruma, hiçbir kişi ya da ideolojiye tapulu değildir. Devlet, son tahlilde, millete tapuludur ve 'Osmanlı Ailesi' dahi, 600 yıl boyunca sembolik bir sahiplik yapmıştır. Millet bazen Abdulhamid şahsında taviz vermez, bazen ise ‘Hareket Ordusu’ olarak gelip Abdulhamit'ten mührü alır, bazen Enver Paşa olarak Pamir dağlarına kadar gider savaşır, bazen Mustafa Kemal olarak Vahdettin’den tapuyu alır, bazen Demokrat parti olarak CHP'den iktidarı alır. 'Derin Devlet', hem devlette hem millette yaşayan uzun erimli ve kritik kararlar halinde, bazen milletin ortalamasının eğilimleri, bazen devletin bir politikası ya da bir devlet kurumunun refleksi halinde 'aktif'leşir.

'Türkiye' boş bir tarla değildir. Türkiye'nin reel devleti, kendisi istese de istemese de Osmanlı İmparatorluğu'nun en geniş sınırlarında 'toplanma' içgüdüsü olarak derin devleti taşımaktadır ve bu coğrafyayı tutmanın bir bedeli ve bir sorumluluğu vardır. Derin Devlet, gün olur, dağ başındaki çobanda, kolejdeki gençlerde, yaşlı bir kadında, gecekonduda ki bir işçide, camideki bir vaizde dile gelir, konuşur, harekete geçer, müdahale eder. Reel devletin yöneticileri, bazen derin devletin en önemli engeli, düşmanı, karşıtı haline gelir.

Mezopotamya-Akdeniz Havzası'ndaki hegemonik bütünlüğü arzulayan, değişken devamlılığı isteyen, kutsallığını yeniden üreten her süreç, eylem ve tavır, devletin ya da milletin içinde açığa çıkabilir. İşte bu 'Derin Devlet'tir.

DERİN DEVLET VE ÖZGÜRLÜK

Hegemonya, kutsallık ve süreklilik; yaşadığımız coğrafyada insanı ancak ve sadece kendinin ötesindeki kurumlar, kurallar ve örgütlenmelerle var kılar. Bunun dışında 'özerk' alanlar, özgün, farklı bireysel varoluş biçimleri gelişememiştir. Mülkiyet yapısı ve anlayışı, dini algılama ve yaşama biçimi, devlet ve otorite tarzı, salt insanın gelişmesi, kendini gerçekleştirmesi, yüceltmesi ve güçlenmesini engeller. Geride sadece yüce idealler, kutsal kurumlar, değişmez töreler, karizmalar, sembol, fetiş ve kutsalların insanüstü ve ötesi varlıkları vardır.

Bu nedenle, bir anlamda tüm tarihimiz, içinde insanların malzeme olduğu 'yüce' kurum, amaç ve örgütlerin hegemonyasından ibarettir. 'Tarihin tekerrürü', yani insanların somut varlığı, eylemi, etkinliklerinin yerine, insanüstü kurum ve ideallerin biteviye yeniden üretilen hegemonik ilişki ve çelişkileri, bu nedenle bizim coğrafyamıza özgüdür.

Özgürlük, eğer Batı'da kilise ve feodal düzene karşı mücadele içerisinde gelişen somut bir 'insan olma' çabası ise, bu topraklarda 'kilise ve feodalite' konumunda olan 'Derin Devlet'in özelliklerine karşı geliştirilecek bir mücadele sayesinde kendini gösterecektir. Zira, son tahlilde, aslolan insanın ve toplumların özgürleşmesi, yani insanın tüm varlığıyla tarihin, yerleşik olanın, devletin, otoritelerin, kutsalların boyunduruğundan kurtularak seçme ve sorumluluk mevkiine sahip olması, mülkün, devletin, dinin ve kendinin 'sahibi' olmasıdır. Devlet de, din de, mülk de, esasen bu amaca hizmet ettiği ölçüde meşrudur. Bu anlamda, yaşadığımız toprakların en önemli ve tarihsel çelişkisi, Derin Devlet ruhu ile özgürlük arasındadır. Tarihsel ve evrensel bir varoluş sorunu olarak özgürleşme, bu coğrafyada ancak ve sadece hegemonya, kutsallık ve irrasyonel tekerrürün köklü bir eleştirisinden doğacaktır. Bu nedenle, insanı ortaya çıkartma asıl amacından kopartılmış, salt hukuki ya da ideolojik amaçların aracı olarak tasarlanan veya soyut-stoacı felsefi demagoji dili olarak kullanılan bir 'özgürlük', gerçek bir özgürlük değildir. Gerçek özgürlük, somut politik, ekonomik, kültürel ve dinsel yaşam içinde 'insanı' savunan, geliştiren, özneleştiren, total kurumlara karşı özerk kurumlar, otoriter ilişkilere karşı özerk alanlar açan, her tür kutsallaştırmalara, yüceltmelere, abartmalara karşı 'rasyonel' olanı öne çıkartan, somut ve gerçek olanın ihtiyaçların, istemlerin, arzuların dilini konuşan, bir teorik sıçramadır.

HEGEMONYA PARADOKSU

Tarih, ülkemizi ve milletimizi çözümü zor bir dizi paradoksla karşı karşıya bırakmıştır. Aynı anda birden fazla doğru olabileceği, düz ve tek bir çizginin olmadığı, her şeyin fraktal, kırıklı, çok olasılıklı olduğunu bilen bir akıl geliştirmek zorunludur. Zira yaşadığımız süreçte birbiriyle çelişen bir aradalıklar, çatışan ama ortak doğrular, karşıt ama aynı safta çözümler bulunmaktadır. Paradoks, tarihi ilerleten diyalektik işleyişin de önünü kapamış ve bizi aynı olanın sonsuz döngüsüne mahkum etmiştir.

Bugün, Reel devleti kuşatmış bulunan bir oligarşik düzenle karşı karşıyayız ve bu düzen, ülkemizi tarihinden, toplumundan, değerlerinden kopartıp Batı'ya entegre etmenin ya da Batı güdümünde tutmanın çabası içindedir. Bütün düzeylerde bu reel devletle derin devlet ruhu, bugün karşı karşıya gelmiştir. Temel siyasal sorun, devleti kuşatmış bulunan oligarşi ile derin devlet ruhunu temsil edenler arasındaki hegemonya paradoksu halinde açığa çıkmıştır. Reel devletin işte bu 'esareti', sadece derin devletin müdahalesi ile ortadan kaldırılabilir haldedir. Bu anlamda, Derin Devlet ruhu, bu siyasal paradoksta 'ileri' ve millet lehine bir pozisyonu temsil etmektedir.

Öte yandan, millet, tarihte olduğu gibi bugünde kendisiyle yaşayan ama kendisini aşan, etnik, ideolojik, dini kutsalların veya siyasi ve ekonomik zorunlulukların boyunduruğundan kurtulacak özgürlükçü politikalar, projeler ve değişimlere muhtaçtır. Ancak bu değişimler yine 'kendisinde' yaşayan 'Derin Devlet' özellikleri nedeniyle gerçekleşemeyecektir. Bu nedenle Derin Devlet'in köklü bir eleştirisi ve aşılması, bu coğrafyanın ve bu büyük ülkenin tüm halklarını 'tarihe' çıkararak özne yapacak, evrensel çapta bir uygarlık yaratacak önemde ve özellikte, en temel ontolojik sorundur.

Sonuçta, güncel politik sorun olarak hegemonya paradoksu, oligarşiye karşı Derin Devlet ruhu sayesinde çözülebilir görünmektedir.

Tarihsel ontolojik bir sorun olarak sahici özgürleşme ise, Derin Devlet'e karşı özgürlükçü bir teolojik ve politik eleştiri ile sağlanabilir.

Derin devlet, siyasal paradoksta ileri, ontolojik paradoksta geri bir düzeyi ve rolü temsil etmektedir.

Rus teoriysen Buharin, sistem- çevre ilişkisinde üç tür 'durum’ olduğunu söyler. Birincisi, durağan toplumların kararlı denge durumudur. İkincisi, olumlu belirtili kararsız denge durumudur. Bu durumda sistemin gelişmesi ya da değişmesi mümkündür. Üçüncü durum ise, olumsuz, belirtili kararsız dengedir. Bu durumda sistem yıkılır ve kaybolur.

Türkiye, ikinci ve üçüncü durumu aynı anda yaşayan 'çifte olasılık' durumundadır. En önemlisi, artık sadece yönetilenler değil, yönetenlerde aynı kararsız denge durumundadır.

Öte yandan, hem hegemonya paradoksu hem de özgürleşme aynı anda, birbirine paralel ve eşit ağırlıkta bir 'paradoksal tutum'la aşılabilecek sorunlardır. Millet hem Derin Devlet ruhuyla hem de Derin Devlet'e karşı ve onu aşacak bir yeni projeyle bu sorunları çözebilecek sıçramayı yapabilecektir.

İşte bu yüzden hem devlete ve millete sahip çıkmak, hem devleti de milleti de eleştirmek, aynı anda mümkün ve tutarlıdır.

İtalyan düşünür Gramsci, sadece devlet, ekonomi ya da dini düzeyde bir değişimin, geri kalan alanlarda farklılaşma ve yeni karşıtlıklar doğuracağını, bu nedenle tüm alanlarda birbirine paralel 'symbiotik' bir dönüşüm perspektifi gerektiğini söyler. Bugün tam da böyle bir duruş ve mücadele gerekmektedir. Devleti, Orduyu, burjuvaziyi, siyasal partileri, sendikaları, cemaatleri, ideolojik grupları, köylüleri, esnafı, işçiyi, işsizi 'aynı anda' ve eşit düzeyde yerinden sıçratacak, niteliksel bir dönüşüme yol açacak, içinde bulundukları kapalı, sentetik ve tüketici her tür çelişkiyi çözecek ve daha üst bir diyalektik akışın içine çekecek radikal bir değişim vizyonu gerekmektedir.

Bu radikallik, hem Derin Devlet'in görüntü değişimi, hem derin devletin aşılması, hem milletin devletine sahip çıkması, hem devletini dönüştürmesi, 'hem muktedir hem muhalif', "hem devlet hem özgürlük" diyen yeni bir duruş demektir. Tüm eski 'oyunu' ve kafalardaki eski kalıpları kırarak, yeni bir teorik bakış ve pozisyon geliştirmek için düşünmek ve tartışmak bu yolun başıdır.

‘Derin devlet’ kavramı, belki böyle bir yeniden düşünmenin kışkırtıcı aracı olarak tekrar fikri düzeyde ele alınabilir. Bu düzey ise, taraf olmak ya da karşı olmak değil, içinde veya dışında olmak değil, bizatihi özne olarak durup anlamaya çalışmak, her yönüyle analiz etmek ve tarihi ilerletecek diyalektik süreçleri paradoksların yerine ikame etmek için doğru düşünme ve doğru eylem çabasını ifade etmektedir. Ancak bu çaba sayesinde ülkemiz ve milletimiz, tarihin ucu açık gelişme yoluna yeniden girebilecek ve insanlığa örnek bir adalet, barış ve erdem medeniyetini kurabilecektir.

* Derin Devlet ve Muhalefet Geleneği,

1. Baskı Bengisu Yay, İst. 1996,

2-3-4.baskı Bakış yayınları.

ahmetozcan1@yahoo.com

Bu makale toplam 1912 defa okunmuştur.

 

ABD Doları (USD) Alış 1.5360, Satış 1.5560; Avrupa Para Birimi (EUR) Alış 2.1030, Satış 2.1330
Copyright © 2004 - 2008 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Telefon: 0212 621 19 29 | Faks : 0212 532 08 59 | haber10@gmail.com | Tasarım ve Kodlama: Haber10 Teknik Ekibi