- |
|
Çok Okunanlar
Basından Seçki
|
|
||||||||||
![]() Dr. Bekir S. Gür
Yeni Müfredat Söylemleri:Amerikan Pedagojisi, Amerikan mı Pedagoji mi?
MEB'in kendi web sayfasında yeni müfredatla ilgili yaptığı anketin soru kalıbı tam olarak şöyleydi: "Yeni Müfredatın En Çok Hangi Yönünü Beğeniyorsunuz?". Bu soru kalıbı ve cevap kabilinden sunulan seçenekler, müfredatın beğenilmemesi gibi bir ihtimali yok sayarak (!) kurulmuş. Eleştirel düşünceyi öğretme iddiasında olan yeni bir müfredat düşünün, böyle bir müfredatı değerlendirmek için hazırlanan ankete verilmesi muhtemelen cevaplar arasında eleştirinin esamisi okunmuyor! Bu ankette eleştirelliğe yer verilmemesi ile yeni müfredatın bizatihi kendisindeki eleştirellik algısı arasında bir ilişki var mı acaba? Sahi, yoksa, müfredatta bahsi geçen eleştirellikten algılanan şey, kuru bir retorikten ibaret mi? Bu yazıda, yeni müfredatı ve özellikle yaratıcı/eleştirel düşünmeyi öğretme söylemini değerlendirmeye devam edeceğim ve bu söylem ile Amerikan eğitimi reformlarının söylemleri arasındaki karşıtlığa değineceğim. Liberal Bir Masal Süslü sözleri bir yana bırakıp, eğitim meselelerimiz üzerine ciddi ciddi düşünmeye başlamamızın zamanı gelmedi mi hâlâ? Üç beş kutu pastel boya, renkli kalem, cetvel vs. vererek öğrenciden toplumu dönüştürecek yaratıcı düşünce üretmesi beklenebilir mi? Yeni müfredatı hazırlayanların, öne çıkarmadıkları temel nokta, müfredat aşırdıkları ABD'de, yaratıcılık ve çocuk-merkezli söyleme dayalı pedagojik yaklaşımların bir asırdır uygulanmakta olduğu. ABD'de çocuklar sabahtan akşama kadar "yaratmak"tan başka bir şey yapmazlar! Okulda, iş yerinde, evde vs. nerde bir pano varsa, çocukların sanat "eser"leri beğeniye sunulur. Herkes "eser"i över. Liberal siyaseten doğruculuk yüzünden birinin çıkıp, örneğin bir resimdeki güneşin mavi olamayacağını söylemesi kolay değildir. Öğretmen sıkı bir markaja alınmış, veli süslü sözlerle uyutulmuş ve standartlar kaldırıldığı için idarecilere nesnel bir başarı veya başarısızlık tablosu sunulamaz olmuştur. Böyle bir hengamede, çocuğun gerçekten bir şeyler öğrenmesi adına bir öğretmenin, "Sayın veli, çocuğunuz yaratıcı değil, sadece her şeyi yarım öğrenmiş bir acemi, ne bihakkın resim çizebiliyor ne gerçekten flüt çalabiliyor ne de doğru dürüst okuma-yazma becerisine sahip!" demesi mümkün değildir. Amerika'da Pedagoji Bu üç reformdan önce, şunu ifade etmekte fayda görüyorum: Amerika'da kamu okullarının durumu hiçbir zaman iyi olmamıştır. Amerika'yı ve dünyayı yönetmeye hazırlanan kesimin hazırlandığı kimi seçkin kamusal ve özel okulları çıkardığımızda, Amerika'daki sıradan bir kamu okulunda ciddi bir eğitim verilmez. Amerika'nın siyasî ve askerî başarısı ile Amerika'daki kamu okullarında uygulanan pedagoji arasında kurulan bağların hiçbir ciddi dayanağı yoktur. Dolayısıyla, bizdeki yeni müfredatı hazırlayanlar, Amerika'nın siyasî ve askerî gücünün sırrını, Amerikan pedagojisinde arıyorlarsa, büyük bir yanılgı içerisindeler. Amerika'da eğitim demokrat değildir ve halka mal olmamıştır. Her şey seçkin bir azınlık için çalışır. Onun için kamusal eğitime gereken önemi vermez. Kamu eğitimi sistemi anlamak için ölçü değildir. Bahsedeceğim üç müfredatla varmak istediğim şeyi, hemen şimdi açıkça ifade edeceğim, ta ki maksadım anlaşılsın. Amerika'daki bir okulda okuyan öğrenciler iyi kötü bir şeyler hâlâ öğreniyorlarsa ve buna "başarı" denecekse, bu başarı, öğrencideki yaratıcılığı geliştirmeyi amaçlayan öğrenci-merkezli eğitim sayesinde değil; bilakis, ona rağmen elde edilmiştir. Şimdi, reformları ve reform gerekçelerini ele alabiliriz. Amerikan Eğitimi Reformları Bahsetmek istediğim birinci reform, 1940'lardan başlayarak ve 1960'li yıllarda kadarki dönemde, okullarda bir şey öğretilmediğinden şikayetçi olan ve okullarda akademik disiplinlerin ciddi derecede öğretilmemesi dolayısıyla, devrin Sovyet Rusya'sının bilim ve teknolojide Amerika'yı geçeceğinden endişe eden kişiler tarafından gündeme getirilmiştir. Ayrıca, öğrencilerin iyi eğitim almadığı için, "düşünceli" vatandaş olamadıkları ve demokrasinin sağlıklı işlemediği dillendirilmiştir.Bunda öğretmenlerin şikayetleri etkili olmuştur, zira öğretmenler sınıflarda disiplini koruyamadıklarını ve dolayısıyla hiçbir şey öğretemediklerini dile getirmişlerdir. Özellikle Sovyet tehdidinden dolayı bu reform hareketleri başarılı olmuş ve Amerikan eğitime geçici bir nefes aldırmıştır. Yani, bir açıdan, Amerikan eğitimini bir düzene sokan savunma refleksleri olmuştur. İkinci reform süreci, kabaca, 1980'li yılların başında başlamış ve sonlarına doğru uygulanmaya konmuştur. Reform isteğinin nedeni benzerdir: Okullarda bir şey öğretilmediğinden şikayetçi olan veliler ve araştırmacılar, devrin özellikle Japonya ve Almanya gibi endüstri ülkelerinin ekonomide Amerika'yı geçeceğinden endişe etmektedirler. Bu endişeler sonucu 1983 yılında meşhur Risk Altında Bir Ulus ("A Nation at Risk") raporu yayınlandı. Rapor, temelde öğrenci-merkezli eğitimi eleştirenlerin 1970'lerde vardığı aynı sonuçlara ulaştı. Bu rapor, ülkenin eğitim sisteminin, diğer ülkelerle ekonomik ve teknolojik yarışı sürdüremeyeceğinden hareketle, "Yeni Temeller" adını verdikleri edebiyat, matematik, bilim, sosyal bilgiler, bilgisayar, yabancı dil vs. gibi derslerinin nispeten yoğun bir birleşiminden oluşan akademik bir müfredatı çözüm olarak önerdi. Rapor, ayrıca, yetersiz bir eğitim dolayısıyla Amerikan vatandaşlarını birbirine bağlayan sosyal, entelektüel ve ahlakî bağlarının çözüldüğünün altını çizer. Bu raporun çözümünün bir parçası olarak her sınıf ve ders için standartlar net bir şekilde belirlenmiştir. Örneğin, matematik dersinin her konusu için amaçlar ve ölçme-değerlendirme ölçütlerinin Matematik Öğretmenleri Milli Konsülü (NCTM) tarafından çok net şekilde belirlenmesi ve uygulamaya konması, 1980'li yılların sonuna doğru bu raporun etkisiyle gerçekleşmiştir. Üçüncü olarak ele alacağım program, tam olarak bir müfredat reformu olmaktan ziyade, bir tür sınav-değerlendirmenin müfredat pratiğinde doğurduğu değişiklik. 2002 yılında Bush hükümeti, eskiden beri kullanımda olan bir programı değiştirerek, Hiç Bir Çocuk Yerinde Saymasın adıyla bir yasayı uygulamaya koydu. Teknik ayrıntıları bir yana bırakıp, bu yasayı kısaca ele alalım. Bu yeni yasa, müfredattan daha ziyade bir tür uygulama. Örneğin, velilere öğrencilerini kamu okullarının yanında, yine masrafı devlet tarafından karşılanan istedikleri bir "yarı-özel" diyebileceğimiz okula ("charter school") gönderme konusunda "seçenek" sunuyor. Okullarda, öğrencilerin standart sınavlardan aldıkları sonuçlara göre değişikliklere gidilmekte. Örneğin, öğrencileri yeterli ilerleme kaydedemeyen okullar, öğrencilere daha çok yardım sunmak zorunda. 5 yıl boyunca yeterli ilerleme kaydetmeyen okulların yönetimine devlet tarafından "el konmakta". Bu yasa, bir açıdan, uluslar arası kıyaslamalarda öğrencilerinin parlak bir durum sergileyemediğinin bilincinde olan Amerikan hükümetinin, kendi elindeki okulları iyileştirmek için yaptığı bir hamle olarak okunabilir. Öte yandan, hükümetin, ulusal düzlemde, eğitim sorunlarıyla artık baş edemediğinin resmi itirafı olarak okunabilir. Zira, bu velilere daha çok "seçenek" sunma programı sayesinde, eğitim -şimdilik kısmen- özel sektöre devredilmiş haldedir. Pedagoji İthal Etmek Çözüm mü? Böyle bir asırlık tecrübe ortada iken, yeni müfredat söyleminin, Amerikan pedagojisinin kör noktalarını görmezlikten gelmesinin kabul edilir bir yanı yok. Okulu lunapark, öğretmeni palyaço ve bebek bakıcısı, öğrenciyi beşinci sınıf bir mucit olarak kurgulamanın bedeli ağırdır. "Amerikan pedagojisi"nin Amerikan malı olduğuna kuşkusu olan yok; ama ne derece ciddi bir pedagoji olduğu konusu pekala tartışılabilir. MEB'in -yazının başında bahsettiğim anket sorusunun da ele verdiği üzere- kaçındığı
şey de tam olarak budur. Yazıda bahsettiğimiz tarzda sorunları olan ve hiç de
yeni olmayan yaklaşımları, süslü sözlerle yeni diye sunmakla, bütün eğitim sorunları
çözülecekmiş gibi davranmakla, eğitim sorunlarımız çözülür mü? Yapılması gereken,
yeni müfredatın dayandığı pedagojik yaklaşımları tartışmaya açmaktır. gurbekir@gmail.com Bu makale toplam 4662 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||