-
Haber10 Arama
  SON HABERLER
<m:red>Eğitim ve Özgürlük-II</m:red>
Doç. İbrahim Gezer
Karakter boyutu : Normal Büyük Daha Büyük En Büyük
Eğitim ve Özgürlük-II

“Kervanla yürü fakat yalnız ol…” (M. İkbal)

“Issız yerlerde kendin için bir evren ol…” (Tibullus)

“Bir ağaç gibi tek ve hür, bir orman gibi kardeşçesine...”(N. Hikmet)

Geçen haftaki yazımızda okullarda yaşanan disiplin sorunlarından hareketle devlet, dini kurumlar, anne baba, eğitim kurumları ve öğretmenlerin eğitim olgusundan beklentilerini ve bu beklentilerin sonuçlarını tartışmıştık. Bu yazımızda ise bu beklentilere kuramsal bir alt yapı ve teorik bir çerçeve sunan felsefi yaklaşımları ele alacağız.

Eğitim tarihi boyunca, insana sağlanan özgürlük ve eğitim sürecine müdahil olma bakımından temelde iki görüşün ortaya çıktığı görülür. Bunlardan biri toplumcu ve disiplinci yaklaşım diğeri ise bireyci ve özgürlükçü yaklaşımdır.

Toplumcu ve Disiplinci Eğitim Anlayışı (Sosyolojik Eğitim)

Bu görüş, ferde karşı, grup ve toplumun önemini savunarak her şeyi toplum için yapmak gerektiğini, bu çerçevede eğitimin de aynı amaçla şekillendirilmesini ve totaliter bir metotla fertlere benimsetilmesi gerektiğini savunanların görüşüdür. Temelde devletçi, toplumcu ve disiplinci bir bakışı yansıtır. Bu görüşün en önemli temsilcileri ilk çağda Eflatun, yeniçağda ise Hegel ve Durkheim olmuştur. İlk çağın meşhur filozofu Eflatun bu konudaki görüşleriyle oldukça etkili olmuştur. Devlet adlı kitabında böyle bir eğitimi tavsiye ederek şöyle demektedir.

“Eğitim, ruhun gücünü iyiye doğru çevirme ve bunun için en kolay, en şaşmaz yolu bulma sanatıdır. Yoksa ruha görme gücünü verme sanatı değildir. Çünkü güç onda kendiliğinden vardır; ama kötü yöne çevriktir. Bakılmayacak yana bakmaktadır. Eğitim onu iyi yana yöneltir” (Eflatun, 1975)

Eflatun’un gözünde eğitim her şeyden önemlidir. Ona göre, kişinin mutluluğunu da, devletin mutluluğunu da sağlayacak tek şey erdemdir ve erdem de ancak iyi bir eğitimle elde edilebilir. Babalar hep kazanç peşinde koşacaklarına ve çocuklarına bırakacakları mirası düşüneceklerine, onlara fazileti öğretecek bir eğitimci aramalıdır. Devlet yöneticileri de büyük ordular kurmaktan, güçlü donanmalar yapmaktan, şehirleri surlarla çevirmekten çok eğitime önem vermelidir. Eğitim işleri vatandaşların en iyilerine verilmelidir. Kendisi erdemli olmayan kişilerin başkalarını erdemli kılabileceği düşünülmemelidir. Genç ruhlarda büyük saygısı, kanun saygısı sağlamak için çalışılmalıdır.

Bu amaca ulaşılabilmesi için, ruh eğitimine küçük yaşlarda başlanmalıdır. Ruh eğitiminin ilk aşaması daha çok duyguya dayanır. Bu aşamada, şiir ve müzikten geniş ölçüde yararlanmak gerekir. Çocuklara hayal gücünü geliştirecek şeyler, dürüst ve cesur davranışlara yönlendirecek şeyler, iyilik duygusu uyandıracak, güzeli sevdirecek şeyler anlatılmalıdır. Kısaca söylenecek olursa ruh eğitimi duygulanma ile başlar, muhakeme ile gelişir, aklın kesin kararı ile perçinleşir. Ruh eğitimine sanat kapısından girilir, onu sonuca götüren yol, onu tamamlayan şey ise felsefedir. (Paksüt, 1980) Eflatun, devlet idarecilerinin beden sağlığına ve ruhsal inceliğe ulaşmış ve bilge bir kişiliğe sahip olmaları gerektiğini ileri sürer. Bu nedenle Eflatun, “Devlet adamı filozof, filozof devlet adamı olmalıdır” ilkesini ileri sürer (Tezcan, 1997).

Bütün bu anlayışlarda devletçi, toplumcu ve disiplinci bir eğitim anlayışını görmekteyiz. İslam filozoflarından özellikle Farabi de benzer görüşleri savunmaktadır. Bu görüş elbette ki uygulayana göre farklılıklar arz eder. Örneğin Hitler Almanya’sında ki eğitim, bu görüşün çok katı bir uygulamasıdır.

Toplumcu ve disiplinci eğitim anlayışının ülkemizdeki en önemli temsilcileri; Ziya Gökalp (Ö.1924), İsmail Hakkı Baltacıoğlu (Ö.1978) ve Emrullah Efendi (Ö.1914) olmuştur. Z. Gökalp, bu eğitim anlayışının ülkemizdeki en önemli temsilcisidir. Son yıllara kadar ülkemizde uygulanan ve son zamanlarda değişme eğilimi gösteren eğitim anlayışı en çok Ziya Gökalp’den esinlenmiştir.

Z. Gökalp’e göre eğitim; “Bir cemiyette yetişmiş neslin, henüz yeni yetişmeye başlayan nesle fikirlerini ve hislerini aktarmasıdır”. İ. H. Baltacıoğlu da, eğitimi sosyal bir olgu olarak görür ve eğitimin amacını; belirli düşünme, duyma ve işleme tarzlarında insanlar meydana getirmek olarak açıklar.

Emrullah Efendi ise, yukarıdan aşağıya doğru işleyen, telkinci ve tanzim edici bir eğitim anlayışını savunmuştur. Eğitim tarihimizdeki ünlü “Tuba Ağacı” nazariyesi ona aittir ve eğitimde üniversitelerden ilköğretime doğru işleyen bir dönüşümü savunur.

Toplumcu ve disiplinci eğitim anlayışı, en ileri uygulayıcı ve destekçilerini davranışçılık felsefesi mensuplarından bulmuştur. Davranışçıların en çok bilinen ismi olan B. F. Skinner fizyolog İvan Pavlow’un koşullu refleks kuramından ve Bertrand Russell ile James Watson’un davranışçılık üzerine yazdıklarından etkilenerek toplumu topyekûn dizayn etmeye koyulmuştur. Bu yaklaşım bazı kitap ve filmlere de konu olmuştur.

Davranışçılık, insanı özgür ve özne olarak gören geleneksel anlayışı bütünüyle reddederek, “planlı” bir insan yaratmak amacıyla, insan davranışına bilimsel bilgi aracılığıyla kumanda edilmesi hedefini ortaya atmıştır. Akımın en önemli sözcüsü Skinner’a göre, böylece insan, toplumun amaçlarına ulaşabilmesi için en etkin yöntemlerle tasarlanmış biçimde koşullandırılacak ve “Davranış Mühendisliği” insanı, topluma aykırı bütün eğilimlerden arındıracaktır. Davranışçılığın ülküsü, herkesin kolayca iyi ve kusursuz olmasını sağlayabilecek bir toplum ve eğitim düzeni kurmak amacıyla bilimsel kumandadan sonuna kadar yararlanmaktır.

Skinner’in 1948’de yayımlanan ve her türlü insan davranışının, toplum yararına denetlenip yönlendirildiği bir “ütopya” kurguladığı “Walden two” adlı romanı sert eleştirilere hedef olmuştur. Skinner’in, tasarımını kendisinin yaptığı deney düzenekleriyle çeşitli becerilere sahip hayvanlar yetiştirmesi, özellikle masa tenisi oynayan güvercinleri büyük bilimsel başarılar olarak kabul edilmiştir.

Skinner deney hayvanlarının aşamalı olarak eğitilmesiyle ilgili deneyimlerinden yola çıkarak, öğrenciler için “programlı öğrenme kuramını” geliştirmiştir. Pekiştirme ve ödüllendirme kavramlarına dayanan programlı öğrenme, öğrenme makinesi adını verdiği düzenek aracılığıyla yerine getirilmekteydi. Bu aygıtlar yoluyla öğrenci, öğrenmesi istenen konudaki sorulara verdiği her doğru yanıtta ödüllendiriliyor ve böylece öğrenme pekiştiriliyordu. Skinner’in tartışmalara yol açan bir başka kitabı da “Özgürlük ve Onurun Ötesinde” (Beyond Freedom and Dignity) adlı çalışmasıdır. Bu yapıtında Skinner, özgürlük ve onur gibi kavramları anlamsız ve zararlı bularak, bu kavramların kişiyi kendi kendini yok etmeye kadar götürebileceğini söylemiş ve ayrıca, fizik ve biyoloji gibi bir davranış teknolojisi geliştirilebileceğini savunmuştur.

Yukarıda bahsedilen bu ve benzeri anlayışlar tarih boyunca yönetim erkini ele geçiren ve toplumsal yararı belirleme yetkisini kendinde bulan kişi ve kurumlarca her türlü amaç için insanın ve toplumun formatlanmasında kullanılmıştır. Bu durumda eğitim, “İnsan ve Toplum Mühendisliği” için kullanılan basit bir siyasal araca dönüşmektedir.

Fertçi ve Hürriyetçi Eğitim Anlayışı (Psikolojik Eğitim)

Bu görüşe göre, devlet, vatan, din, her türlü kurum kısaca her şey fert içindir. Fert hiçbir şekilde baskı altına alınmamalı, şekillendirilmemeli, tam aksine tamamen serbest bırakılmalıdır. Bu görüşün en önemli temsilcisi olan Rousseau Emile adlı kitabına şöyle başlamaktadır: “Her şey Yaratıcısı elinden çıkarken iyidir. Her şey insanın müdahale etmesiyle bozulur. İnsan her şeyi altüst eder, tabiatını bozar. Hiçbir şeyi hatta insanı bile olduğu gibi istemez. Onu, eğitilmiş bir beygir gibi kendisi için yetiştirir ve bahçesindeki ağaç gibi ona şekil verir”. Yine Rousseau, çocukların eğitiminde müsamahayı ve hürriyeti savunarak “çocuk ne emri bilmeli ne de itaati, hiç kimsenin hatta babanın bile, faydalı olmayan bir şeyi çocuğa emretmeye hakkı yoktur, çocukların hareketlerine karışılmamalı” demektedir (Emile, 1966).

J. J. Rousseau, birçok eğitimcinin görüşlerinin aksine “yaratanın elinden çıkan her şey iyidir, her şey insanların elinde bozulur”, anlayışı ile çocuğa yaklaşılması gerektiğini söyleyerek “çocuk ne hâkim, ne asker ve ne de papaz olmalıdır. O her şeyden önce insan olmalıdır; ancak bundan sonra herhangi bir mesleğin insanı olabilir” demektedir. Bu, toplumcu ve disiplinci anlayışa ilk hürriyetçi başkaldırıdır. Çocuğun tamamen serbest bırakılmasını isteyen düşünürlerden biri de İsveçli Ellen Key’dir. Key; “Eğitimin en büyük sırrının çocuğu eğitmemek olduğunu artık anlamak lazımdır” demektedir.

Bu görüşün diğer bazı temsilcileri, Herbart Spencer ve Jean Marie Guyeau’dur. Bu düşünürler “Siyasi ve ahlaki hayatın temelini insan ve hayvanlardaki barışçı ve dayanışmacı içgüdülerde bulurlar. Onlara göre her türlü tesir insanı bozar. Eğitim baskısı gibi devlet baskısı da insanlar için zararlıdır. Baskısız bir eğitim ve devletsiz bir toplum insanların ideali olmalıdır” Bu görüşler günümüzde de “Okulsuz Toplum, Sınavsız Okul, Evde Eğitim” gibi projelerle gündeme gelmektedir. Artık her geçen gün daha çok insan kurumsal eğitimi sorgulamaktadır. En temel eleştiriler ise, kurumsal eğitimin çocukların ve gençlerin tabiatını bozduğu, hayatta lazım olmayacak yığınlarca gereksiz bilgiler ezberlettiği, yıllarca öğrencileri meşgul ettiği ve öğrencilerin çocukluğunu ve gençliğini anlamlı bir şekilde yaşamalarına engel olduğu gibi konularda yoğunlaşmaktadır. Gelişmiş birçok ülkede binlerce aile çocuklarını okula göndermemekte; bir öğretmen tutarak ya da kendileri evde eğitim vermektedirler.

Fertçi ve hürriyetçi eğitim görüşünün ülkemizdeki temsilcileri; Prens Sabahattin, Satı Bey ve Abdullah Cevdet’tir.

Prens Sabahattin’e göre toplumsal yapımızda sorun doğuran iki husus vardır. Birincisi, kişiliğe önem vermeyen eğitim sistemi, ikincisi ise merkeziliğe dayanan yönetim sistemidir. Ona göre, eğitim, kişiliğin gelişmesine yardım etmeli, çocukların özgürce ve hayatın tüm sorunlarıyla başa çıkacak şekilde gelişmesine hizmet etmelidir. Eğitim sistemi ise tüketici memur tipi yerine kendi kendine yeten, üretici ve kişisel girişkenlik eğilimi gelişmiş kişiler yetiştirmelidir.

Prens Sabahattin, merkezi yönetim sistemini de eleştirerek, bu sistemin çok giderle az iş ürettiğini ileri sürer ve bunun yerine daha az giderle daha çok iş üretilmesini sağlayacak Âdem-i merkeziyetçi yönetim şekline geçilmesini, yetkilerin bir kısmının yerel yönetimlere devredilmesini önerir.

Satı Bey’e göre; eğitim ve terbiye; duygu ile aklın dengelenmesidir. Ferde safdillik derecesine varmayan bir samimilik, basiretsizlik derecesine ulaşmayacak bir girişimcilik, hayalperestlik dercesine varmayan bir idealcilik, bencillik halini almayan bir tutumluluk temin etmektir... Ferdin özel kabiliyetlerini kırmaksızın umumi kabiliyetlerini geliştirmek, duygularını kurutmaksızın muhakeme yeteneğini güçlendirmek... Kısaca muhtelif kabiliyetleri uzlaştırmak ve dengelemektir.

Satı Bey’e göre; eğitim işinde, zehirle tedavi işinde olduğu gibi en büyük önem dozdadır. Örneğin eğitim alanında siyaset alanında olduğu gibi müfrit propagandacılık caiz değildir. Öğretmen öğrenciye yaptığı telkinlerde bir hedefi takip eden bir tarafgir gibi değil, vazifesinin bütün boyutlarını bilen ve hassasiyetini takdir eden bir mütefekkir gibi davranmalıdır (Ayhan, 1997). Satı Bey bu ve benzeri görüşleriyle, batıda J. J. Rousseau ve H. Spencer tarafından temsil edilen fertçi ve hürriyetçi görüşün ülkemizdeki en önemli temsilcilerinden biri olmuştur. Fakat bu doktrini batıdaki şekliyle olduğu gibi kabul etmemiş, bizim yapımıza uyarlamaya çalışmış ve toplumcu - disiplinci eğitim anlayışını da dikkate alarak özgün bir model kurmaya yönelmiştir.

Abdullah Cevdet ise, Anglo-Sakson eğitim anlayışını savunmuş, biyolojik materyalizmin ülkede yerleşmesinin halkı uyandıracak temel güç olacağını ileri sürmüş ve eğitimin, bu doğrultuda özgür bir ortamda biyolojik üstünlükler gösteren seçkin bireyler ve cins kafalar yetiştirmeye yönelmesini istemiştir.

20. yüzyılda insanı, incelenip sınıflandıracak, belirli kategorilere sığdırılacak bir nesne olarak gören ‘Davranışçılık’ gibi yaklaşımlara karşı gelişen en belirgin fertçi ve hürriyetçi tepki ‘Varoluşçuluk’tur. Bu akım, insanı özne olarak öne çıkarır ve hayatın merkezine koyar. Varoluşçulara göre eğitim; toplumun baskısından uzak, özgür ve insanın sınır durumunu sağlayıcı olmalıdır. Konular tarih, güzel sanatlar, edebiyat, felsefe, insan bilimleri, etik, estetik gibi alanlardan öğrenci tarafından seçilmelidir. Eğitim mutlu bir grup, cemaat, toplum, ülke için değil; tersine kişisel hoşnutluk içindir. Meslek eğitimine küçük yaşta başlanmamalıdır ve eğitim, insanı tabii bilimlerin nesneleştirici etkisinden kurtarmak için sosyal bilimler ağırlıklı olmalıdır.

Yine, gerek eğitim alanında gerekse diğer alanlarda insan hürriyetinin tam anlamıyla gerçekleşebilmesi için devlet dâhil her türlü otoriteyi reddeden düşünür ve düşünceler de vardır. 19. yüzyıl anarşizminin kurucularından olan Pierre-Joseph Proudhon ve Mihail Aleksandroviç Bakunin bunlardan bazılarıdır.

Özgürlükçü ve Disiplinci Görüşlerin Karşılaştırılması

Bu iki zıt felsefi yaklaşım, ülkelerin eğitim sistemlerini şekillendirdikleri gibi, sosyal ve siyasi alanları da şekillendirmektedirler. Özgürlükçü yaklaşımların sosyal ve siyasal hayattaki görüntüleri, demokratik yapılar olarak ortaya çıkarken, disiplinci anlayışlar daha çok baskıcı, merkeziyetçi ve totaliter siyasi rejimler olarak ortaya çıkmaktadır. Her iki görüşte birçok coğrafyada uygulama alanı bulmuştur. Olumlu ve olumsuz yönleri sürekli tartışıla gelmiştir.

Fertçi ve hürriyetçi anlayışta, fertlerin ilim, düşünce ve sanatta hür bir ortam içinde ilerlemeleri daha kolay ve hızlı olurken, toplumsal sorumluluk yeterince verilemediğinden, hürriyetin başıboşluğa, sorumsuzluğa ve nihayetinde anarşiye kadar gitmesi söz konusu olabilmektedir. Ancak, toplumcu ve disiplinci eğitim anlayışında ise, toplum ve devlet çıkarlarına aşırı önem verilirken, fertlerin şahsi kabiliyet, yetenek ve üretkenlikleri yeterince önemsenmemekte, bunların gelişmesi için özgür bir ortam yaratılamamaktadır.

Sonuçta bu tür ortamlarda analitik düşünce, felsefi derinlik, icat ve keşif ruhu gelişememekte, inanç ve düşünce özgürlüğü sağlanamamakta ve insanlar baskı altına alınmaktadır. En kötüsü ise, bazı durumlarda tüm bu uygulamaların, toplumun, ülkenin ya da vatanın çıkarları denilerek bir avuç oligarşinin egemenliklerinin devamı ve çıkarları için yapılıyor olmasıdır. Bugün bunun uygulamalarını halkla devlet arasında siyasi meşruiyet sorunu yaşanan birçok ülkede görmek mümkündür. Faşist ve komünist ülkelerde bu çarpıtma devletin çekirdeğine yerleşmiş bir zümre adına yapılırken, kapitalist ülkelerde burjuvazi adına yapılmaktadır.

Aslında toplumun çıkarları öncelenerek ve aşırıya kaçmamak şartıyla eğitim sistemine belirli bir form kazandırılabilir. Ancak belirli bir anlayış, toplum adına denilerek, bir monarkın, oligarşinin ya da bir çıkar grubunun hırs ve çıkarlarını korumak için dayatılıyorsa orada bir sorun, bir kandırmaca var demektir. Eğitimle topluma belirli bir form ve anlayış dayatmanın verimsizlik, sığlaşma ve üretkenliğin ölmesi gibi oldukça ağır bir bedeli vardır. Dolayısıyla bunun ne adına yapıldığı çok önemlidir.

Bu iki eğitim anlayışı birbirlerine zıt yaklaşımlar içermelerine rağmen eğitim tarihi boyunca her ikisi de uygulana gelmiştir. Bu, onların her ikisinin de bazı doğrular barındırmalarından ve bazı yönleriyle insan ve toplum gerçeğine yaklaşmalarından kaynaklanır. İnsan, doğuştan getirdiği ve onu farklı kılan birçok özellikler dikkate alınmadan yetiştirilemeyeceği gibi, toplumsal bilinç ve toplumsal ihtiyaçlar dikkate alınmadan da yetiştirilemez.

Toplumsal bilinç boyutunu ihmal ederek, fertçi ve hürriyetçi yaklaşımda aşırıya gidilmesi halinde insanlardaki toplumsal sorumluluk bilinci, bir arada yaşama kültürü ve aile bağları zayıflamakta ve bencillik düzeyine varan bir bireyselleşme ve ruhsal tatminsizlik baş göstermektedir. Bu ise, zaman zaman ince düşünülmüş seri cinayetler, şiddet eğilimi, uyuşturucuya meyil ve cinsel sapmalar gibi sorunlar olarak ortaya çıkmaktadır.

Disiplin ve toplumculuk boyutu aşırı önemsenmiş eğitim ise; bireysel özellik ve yeteneklerin körelmesi, sığlığın yaygınlaşması, her alanda üretkensizlik, sürü psikolojisi, keşif ve icat gücünün kaybı, hayal kurma yeteneğinin zayıflaması ve toplumun topyekûn gerilemesi sonucunu doğurmaktadır. Bu durum, uluslar arası sömürü ilişkilerinin oldukça rafine hale geldiği günümüzde ciddi sıkıntılara yol açacaktır.

Aslında, eğitimcilerin ve sosyologların üzerinde düşünmeleri ve çözüm bulmaları gereken ciddi bir sorunla karşı karşıyayız. Acaba, nasıl hem ferdin hürriyetlerini garanti altına alan, hem de toplumun değer yargılarını, disiplin anlayışını ve karşılıklı güven ortamını koruyan bir eğitim felsefesini cari kılabiliriz. Geçmişimizden taşıyıp getirdiğimiz kolektivist ve toplumcu değerlerle, günümüz dünyasının yöneldiği bireyci ve özgürlükçü yaklaşımları nasıl sentezleyebiliriz? Ta ki yetişen gençlerimiz fert olarak “Bir ağaç gibi tek ve hür”, toplum olarak “Bir orman gibi kardeşçesine...” olabilmeyi ya da hem “Kervanla yürüyüp…” hem de “Yalnız kalabilmeyi…” başarabilsinler…

ibr_gezer@hotmail.com

Yararlanılan Kaynaklar

Ülken, H. Z., 1967. Eğitim Felsefesi. MEB Yayınları.

Akyüz, Y., 1999. Türk Eğitim Tarihi. Alfa Yayınları. İstanbul.

Ergün, M. 2001. Eğitimin Felsefi Temelleri. (Öğretmenlik Mesleğine Giriş. Editör: Özcan Demirel ve Zeki Kaya) Ankara, Pegem A Yayınları.

Ayhan, H., 1997. Eğitim Bilimine Giriş. Şule Yayınları, İstanbul

Russell, B., 1998. Sorgulayan Denemeler. TÜBİTAK Yayınları, Ankara.

Russell, B., 1984. Eğitim Üzerine. (Çev. Nail Bezer). İstanbul.

Bilhan, S., 1991. Eğitim Felsefesi -Kavram Çözümlemesi-, Ank. Üniv. Eğitim Bilimleri Fak. Yay. No 164. Ankara.

Rausseau, J. J., 1966.“Emile” (Eğitime Dair). İstanbul.

Eflatun, 1975. Devlet. İstanbul.

Paksüt, F., 1980. Platon ve Platon Sonrası. Ankara.

Tezcan, M., 1997. Eğitim Sosyolojisi, 11. Baskı, 1997, Ank.

Bu makale toplam 1887 defa okunmuştur.

 

ABD Doları (USD) Alış 1.2250, Satış 1.2370; Avrupa Para Birimi (EUR) Alış 1.7460, Satış 1.7640
Copyright © 2004 - 2008 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Telefon: 0212 621 19 29 | Faks : 0212 532 08 59 | haber10@gmail.com | Tasarım ve Kodlama: Haber10 Teknik Ekibi