-
  SON HABERLER
<m:red>Milli Devlet dönemi bitti mi?</m:red>-I
Alaattin Diker
Karakter boyutu : Normal Büyük Daha Büyük En Büyük
Milli Devlet dönemi bitti mi?-I

1789 Fransız İhtilali olduğu zaman, Fransız halkının yarısı Fransızca konusmuyordu. Yüzyıl sonra Fransızca konuşanların oranı ancak dörtte üçe çıkmıştı! İtalya'da 1861 yılında İtalyanca konuşanların oranı yüzde 2.5 (iki buçuk!) idi! O devirde ağızlardan düşmeyen başlıca söz ’İtalya’yı yarattık, şimdi sıra İtalyan’da’ sloganıdır. Ve 20. yüzyılın başına geldiğimizde halkın yarısı İtalyanca öğrenmiştir artık! Şehirleşme, sanayileşme, yoğun yol ağının ve piyasa ekonomisinin sağladığı sosyal hareketlilik toplumun çeşitli unsurlarını ve bölgeleri birbirine bağladı, sosyolojik entegrasyon gerçekleşti. Milli eğitim de ortak dili ve ortak siyasi değerleri yerleştirdi. Bugün bu ülkelerde etnik ve bölgecilik sorunu ciddi boyutlarda değildir. Bizde ise feodal yapılar kentlere taşındı ve aşiret ilişkileri üzerine çıkar ağları kuruldu. Ekonomik entegrasyon tamamlanamadığı için uluslaşma süreci akamete uğradı.

Görünürde mazinin toptan inkarı üzerine kurulduğu varsayılan Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile Osmanlı Devleti arasında , ne tam bir kurumsal kopuş ne de tam bir zihni ayrılık sözkonusudur. Cumhuriyet hangi kurumsal unsurları Osmanlı'dan devr almamıştır önce o kanıtlanmalıdır! Anayasa mı, parlamento mu, partiler mi, bürokrasi mi? Zihniyete gelince, II.Mahmut ve II.Abdülhamid devletimizin kurucusu Atatürk´ten daha mı az moderndir? Karşıtları bile ikisinin de “Batılı” olduğunu ikrar ederler.

Modernleşme sürecini 1802-1938 zaman aralığını esas alarak incelemek ve II.Mahmud, II.Abdülhamid ve Atatürk zinciri içinde ele almak son derece tutarlı bir yaklaşımdır. Atatürk'ün ölümüyle bu zincir kopmuştur. Kimileri bu olayı ray değiştirme olarak görmekte ve 1938 sonrası dönemi Rönesans ve Aydınlanma´nın hümanist çizgisine kayma olarak yorumlamaktadır. Yani, “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” söylemi yerini İnönü ile birlikte Roma mitolojisi ile Yunan felsefesine bırakmıştır. Batılaşma hareketi sona ermiş, Batıcılık akımı başlamıştır. Bu süreci görmek istemeyenlere bir gerçeği burada hatırlatalım: Kendi attığı adımı tarihin sıfır noktası olarak ilan etmeye Bolşevikler bile yanaşmamıştır.

Bazılarının fena halde şikayetçi olduğu Milli Devlet projesinin ana çizgilerini II.Mahmud çizmiş, Sultan Abdülhamid uzun barış yıllarından istifadeyle geliştirmis ve Atatürk büyük bir kararlılıkla yerleştirmiştir. Milli Devlet oluşumu içinde İslam kavramının hiç bir anlamı yoktur da, Anadolunun İslamlaşması neden Türkiye Cumhuriyeti tarihiyle örtüşür? Hem azınlık tanımında "dinsellik" motifi aranır, hem de işimize gelmediğinde bu işaret unutulur! Müslüman Rumlarla Hıristiyan Türklerin mübadeleye tabi tutulmaları nasıl açıklanabilir? Bu sorular gösteriyor ki, çağdaş siyasal kültürümüz ve milli devlet anlayışımız ‘Müslümanlar tek millettir’ ilkesi üzerine inşa edilmiştir. Türk milleti, aynı zamanda daraltılmış ümmet anlamı taşımaktadır. Bu vakiayî en iyi bilmesi gereken, lakin en az bilmesinden korkulan siyasi kadrolar bugün işbaşındadır.

Cumhuriyet kendisinden çok önce başlamış bir tarihi sürecin devamıdır. Mükemmel olduğu bir yana, her bakımdan daha iyi çözümlere ulaşabildiği de kuşkuludur. El birliği ile mezara taşıdığımız bir toplum düzeninden sonra ülkenin önünde başka bir seçenek varmıydı, orası apayrı bir tartışma konusudur. Eğer; bu ülkenin aydınları Norbert Elias'ı gerçekten okumuş, anlamış ve sindirmiş olsaydı, İstiklal Savaşı’nı sürdüren ve Cumhuriyeti kuran nesil için kullandıkları her tabiri bir kaç kere tartardı. Özellikle müslüman aydınlara tavsiyem Elias'ın 30 yıl savaşlarının Alman zihniyetini nasıl biçimlendirdiği üstüne tezlerine bir göz atıvermeleridir. Ama, liberalizmin günümüzde islamcılığın içini nasıl doldurduğunu ya da oyduğunu ibretle izliyoruz. Her ikisi de birbirlerine muhtaç olduklarını anladıkları için olacak ki, özeleştiri ve muhasebe kelimelerini lugatlarından çıkarmışlardır.

Millet ve milli devletin sosyolojik açıdan işlevini sorgulamak gerekiyorsa, bugün bu kavramlar üzerinde tartışmaya vaktimiz yok. Aksine temel bir soruya acilen cevap bulmak zorundayız: Bir sosyal düzen nasıl mümkün olur ve milli devlet bu toplumsal düzenin tesis edilmesine katkıda bulunabilir mi? Yoksa, küreselleşme çağında toplumlar milli devlet eksenli bir örgütlenmeden vazgeçmelimidir? Sorunun cevabı şüphesiz kendisi kadar kolay değil. Modernlik olayını sorgulamadan bir sonuca ulaşmakta mümkün gözükmüyor. Türkiye’de modernleşme projesinin zihinsel bir gerçekliğe dayanmadığı bir yana maalesef yarım da kalmıştır. Modernlik olgusu Batı’da var olduğuna göre izahı orada aranmalıdır, zira şekilci Batıcılık değişimi zorlu kılan herşeyin üzerini örtüyor,yalın gerçekleri karartıyor. Batılı olmayan toplumların "tahkik" ve "tenkit" mekanizmalarını çalıştırmasına müsade etmiyor.

Alman sosyolog Niklas Luhmann’a göre modern toplumlar ötekilerden işlevsel ayrımlaşma yönüyle ayrılmaktadır. Toplumsal alt sistemlerin hepsi (ekonomi, politika, hukuk, kitle iletişim araçları vb.) tek ve özgün bir işlev yerine getirdikleri takdirde eşittir. Örneğin; eğitim yalnızca yetiştirir, hukuk yalnızca adaleti arar. Alt sistemler olayları yalnız kendi ilgi alanlarıyla irtibatlandırdıkları sürece özerktirler. Burada siyasi arzular veya estetik güzellikler değil, eylemin hakikat değeri ön plana çıkar. Bu sayede eylemlerini ülke genelinde örgütleyebilmektedirler. Prof.Niklas Nuhman’ın geliştirdiği ‘Sistem Teorisi’ ne göre Batılı toplumlar “işlevsel ayrımlaşma“ ilkesi sayesinde ilerlemiştir. Yani, modern toplumlar Ortaçağ’daki gibi hiyerarşik eşitsizlikler yüzünden farklılaşmamış; aksine siyaset, ekonomi, bilim,aile,hukuk,din, sağlık ve eğitim gibi alt sistemler vasıtasıyla ayırt edilir olmuşlardır. Bu cüzi sistemler giderek dünya çapında özerk hareket etmeye başladılar ki, artık bir ‘Dünya Toplumu’ modelinden bahsediliyor. Bu dünya toplumunda siyasal alan; dışarıya dönük harici sınırları olan, içeriye dönük egemen yapıları bulunan birimlere bölünmüştür. Öyleyse bu, tek başına dünya sistemi sayılan ’Politika’ nın kendi içinde milli devletlere ayrıldığı anlamına gelir. Alman sosyolog Luhmann´ın diliyle konuşacak olursak, milli devletler dünya sisteminin “yerel siyasi adresleri“ olmaktadırlar. Hatta, siyasette görülen segmenter parçalanmalar bu “işlevsel ayrımlaşma“ ilkesinin başarıyla yürümesinin önşartı sayılmaktadır. Böylece paranın evrensel ödeme işlevi yalnızca milli para birimleri şeklinde yerleşebilmiş, bilim dünyası ulusal dillere, hukuk ulusal düzenlemelere (örf,gelenek,anane) bağlı kalmıştır.

Siyasal alt-sistemin kendisi de Dünya Sistemi olarak öne çıkmak için milli devletlere ayrılmak zorundadır. Çünkü alınan siyasi kararların kollektif yönden bağlayıcı ve uygulanabilir olması için mutlaka bir devletin egemenlik tekeline ve yürütme organlarına ihtiyaç duyulacaktır; yani siyasi güç, açık biçimde ‘karar’ ve ‘onay’ kalıbına dökülmelidir. Alınan herhangi bir kararı tüm yeryüzünde değil, ancak sınırları tesbit edilmiş coğrafi bir alanda tatbik edebilirsiniz. Böylece, Alman düşünür Habermas’ın son olarak ortaya attığı “Acaba, demokratik bir karar ve irade oluşumu günün birinde milli devlet aşaması dışında bağlayıcı bir güce erişebilir mi?“ sorusuna hiç çekinmeden ‘Hayır’ cevabı verebiliriz. Çünkü milli devletler küreselleşme sonrasında da “dünya toplumunun zaruri yerel adresleri“ kalacaktır.

Özellikle işlevsel ayrımlaşma ilkesi modernleşme sürecinde bir takım toplumsal sorunlara yol açmıştır. Kişi yalnızca rol taşıyıcısı olarak (tüketici,vergi mükellefi, anne, öğrenci vs.) işlevsel sistemlere ayrı ayrı iliştirildiği için şahsının bütün olarak bir topluma veya cemaata dahil olmasına ihtiyaç duymaktadır. Bu görevi modern dünyada işlevsel sistemlerin üstlen(e)meyeceği ortaya çıktı. Burada Luhmann´a göre “farazî katılım konsepti“ sunan Millet devreye giriyor. Kimlik kaynaklarının hepsini birden harekete geçiren ‘millet ’ varlığını her alt sistemin özel şartlarına borçlu değildir. Max Weber bu çağdaş eğilimi ilk tesbit eden düşünürler arasındadır. Ona göre millet kavramı “bazı insan topluluklarından ötekiler karşısında özgün bir dayanışma duygusuna kapılması beklenebilir“ çerçevesinde anlaşılmalıdır. Bu bağlamda sürekli ve kalıcı bir dayanışma ancak milli devlet bünyesinde örgütlenebilir. Örneğin, sosyal sigortalar sistemi iflas eden üye bir ülkeye AB´nin yardıma koşacağını sananlar ham hayal kuruyorlar. Başta sağlık,eğitim,ulaşım olmak üzere bir çok sistem, küreselleşme çağına rağmen millet düzeyinde örgütlenmeye ve işletilmeye devam edecektir. Bu gerçek aydınları onun ideolojisi ile yüzleşmeye sevk ediyor. ‘Millet’ konusunu araştıran en ünlü uzmanlardan biri olan Anderson, çetrefilli ve muğlak milliyetçi söylemlerin ana hatlarını şöyle çizmektedir:

1. »Millet yapay sınırlar çizilerek tasavvur edilir«. Bu, bir milletin hiç bir zaman kendini insanlık ile eş tutmadığı anlamına gelir. Büyük dinler gibi ›ötekileri‹ kendi yoluna çağırmaz; sürekli ›in-group‹ ve ›out-group‹ ayrımına bağlı kalarak düşünür.

2. »Millet egemen olarak tasavvur edilir« ki, özgürlük ya da hegemonya emeline hizmet etsin.

3. »Nihayetinde millet; reel eşitsizlik ve sömürüden bağımsız, eşit kimselerden mürekkep olarak anlaşıldığı için cemaat olarak da tasavvur edilmektedir.«

Türkiye özelinde ilk maddenin mutlak geçerli olduğu söylenemez, zira devlet ‘Ne mutlu Türküm diyene’ vecizesi doğrultusunda her etnik ve dini kökenden vatandaşa eşit mesafede yaklaşmaktadır.

Bu konseptin içinden millet ve milli devletle ilgili başka çelişkiler de çıkarıyor Anderson:

1. »Tarihçi bakış açısından milletlerin nesnel yeniliği karşısında milliyetçilerin gözünde [yüceltilen] öznel bir eskilik telakki ediliyor.«

2. »Sosyokültürel kavram olarak milliyetin formel evrenselliği karşısında örneğin ›Yunan‹ milliyeti tabirinin benzersizliği gibi her tebarüzün ayrı marjinal özellikleri bulunuyor.«

3. »Milliyetçiliğin ›siyasi‹ gücü karşısında onun felsefi yoksulluğu,hatta tutarsızlığı dikkat çekiyor.«

Anderson’un ileri sürdüğü, millet olgusunun hayâlî ve farazî mevhum olduğu, dolayısıyla bir çeşit kültürel ürün sayılması gerektiğine dair bu vurgular ilim dünyasında geniş yankı buldu. Ve yeni tartışmaların önünü açtı.

Bu makale toplam 1541 defa okunmuştur.

 

ABD Doları (USD) Alış 1.6600, Satış 1.6850; Avrupa Para Birimi (EUR) Alış 2.0850, Satış 2.1200
Copyright © 2004 - 2008 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Telefon: 0212 621 19 29 | Faks : 0212 532 08 59 | haber10@gmail.com | Tasarım ve Kodlama: Haber10 Teknik Ekibi