 Taha Özhan
Küresel dengelerden Türkiye’nin payına düşen
Taha Özhan
10 Ocak 2007 Çarşamba 18:48
2007 yılı Türkiye için zor geçecek. Siyaset arenasında son dört yılın biriken hesaplaşmaları bu sene içerisinde farklı ‘mevziler’ üzerinden yürütülecek
|

2007
yılı Türkiye için zor geçecek. Siyaset arenasında son dört yılın biriken hesaplaşmaları
bu sene içerisinde farklı
'mevziler' üzerinden yürütülecek. AKP iktidarı, hükümete
geldiği ilk iki yıl boyunca, ekonomik alanda küresel likiditenin sağladığı rahatlama,
siyasal boyutta ise Irak işgaline ortak olmamanın sağladığı imkanları bu yıl içerisinde
bulamayacak. Nerdeyse tamamen
'rölantide' geçen 2006 senesinin ardından, tehir
edilmiş birçok sorun ve dosya ülke gündemini işgal edecektir. İşte bu müşkilatlı
tablo içerisinde, Türkiye'nin en can alıcı sorunlarının başında, son 5 yılın oldukça
avantajlı küresel şartlarına rağmen, ekonomik yönsüzlüğü aşacak adımların atılamamış
olması gelmektedir.
'İktisadi mekanizma' elbette cari şartları içerisinde yürümüş
ve oldukça pozitif 'dengeler' yakalanmıştır. Lakin sektörel tercihlerin, sanayi-ARGE
(Üniversite)-vasıflı iş gücü sacayaklarına yaslanarak inşa edilmiş bir ekonomi
stratejisi hâlâ ufukta görünmemektedir. Uzun vadede ekonomik yönsüzlük aşılmadığı
sürece de, dönemsel olarak iyileşmiş dengeler oldukça hızlı ve kolay bir şekilde
bozulmaktan kurtulamayacaktır.
Ekonomik yönsüzlüğün Türkiye için hayati
önemi haiz olması sadece kendi iç şartlarından değil, aynı zamanda küresel iktisadi
sistemin olabildiğince dengesizlikler üzerinden yürümesindendir. Küresel denge(sizlik)ler
herhangi bir volatilite anında yönünü tayin etmekte zorlananların üzerinde baskı
oluştururlar. Küresel ekonomideki dengesizlikler sistemik bir mahiyet halini almış
durumda. Cari açıklar, sermaye hareketleri, enflasyon sıkıntıları ve gelir dağılımı
eşitsizlikleri en başta gelen sıkıntılardan. Amerika küresel tasarrufları kontrol
etmeye devam ediyor. Dünya genelindeki net tasarruf akışının üçte ikisi Amerika'ya
yönelmiş durumda. Japonya ve Almanya gibi ülkeler Amerika'nın ithal ettiği kapitalin
yarısına denk gelen kapitali ihraç etmeye devam ediyorlar. Amerika geriye kalan
kapital akışını ise orta ölçekli ülkelerden karşılıyor. Petrol üreticisi ülkeler
bu pastada büyük bir yer tutmuyor. Çin hatta düşük gelirli ülkelerden Hindistan,
Endonezya ve Nijerya da paylarına düşen kapital ihracatını gerçekleştiriyorlar.
Bütün bu gelişmeler küresel kaynaklarda dengesizliklerin meydana gelmesine neden
oluyor. Amerikan açıkları 90'ların başından beri hızla artmaya devam ediyor. 2005
senesini tamamladığımızda açık, Amerikan GSH'nın %7'sine tekabül ediyordu. Fakir
ve kalkınmakta olan ülkeler arasında dolaşması gereken kapital en zengin ülkeler
arasında dolaşmaya ve birikmeye devam etmektedir. Dünya ekonomisinin ana tüketicisi
olan ABD, yapısal adımlar atmadığı sürece bu dengesizliklerin yönünde bir değişimin
olmasını beklemek ise oldukça güç.
Gelinen son nokta küresel dengesizliklerin
oluşturduğu bir denge hali. Kapitalizmin yaratıcı tahripkârlığının oluşturduğu
bu tenakuz haliyle önce küresel ekonomiye, sonra da Türkiye ekonomisine kısaca
bakalım. 2006 senesi OECD üyesi ülkelerin ekonomik büyüme ortalamasının yüzde
3,2 olacağı tahmin edilmektedir. Aynı oranın 2007 senesi için yüzde 2,5 olması
bekleniyor. Bu büyümenin ne gibi neticeler getireceği, hatta mahiyetine dair bile
oldukça farklı yaklaşımlar bulunmakta. 2007 senesini tamamen sorunsuz bir yıl
olarak görenlerden, yaşanacak büyüme hızının son 5 yıllık hızlı uçuştan sonra
"yumuşak bir iniş" olacağını iddia edenlere, likidite bolluğunun azalması
ile aslında küresel ekonominin "yeni-denge" haline kavuşacağını söyleyenlere
kadar farklı yaklaşımlar mevcut. 1970'lerden bu yana, zengin kapitalist ülkeler
için "harika yıllar" olarak geçen 2003, 2004 ve 2005'in ardından ABD
ekonomisinde yaşanan yavaşlamanın tüm dünya ekonomilerini belli oranda etkileyeceği
muhakkak. Özellikle ABD emlak piyasası ve otomobil sanayisinde yaşanacak ciddi
yavaşlama Amerikan ekonomisinin frene basması için yeterli olacaktır. Bu frenin
anlamını idrak etmek için 2005 senesinde Çin'in imalat ihracatının yüzde 32'sinin,
Japonya'nın yüzde 23'ünün ve ASEAN'daki 10 ülkenin ise yüzde 20'sinin ABD'ye yapılmış
olduğunu bilmek yeterlidir.
Küresel dengesizliğin oluşturduğu dengeye dair
yapılan analizlerin "dengesizlikleri" atladıklarını düşünmek inandırıcı
değil. O halde hangi verilere dayanarak yaşanan dengesizliğin yakıcı olmadığı
düşünüyorlar. Mesela borsalara mı bakıyorlar? Bu satırlar yazılırken Tayland borsası
karışmış, 1997 Asya krizinden bu yana en büyük düşüşü yaşamıştı. Gerçi Samuelson'un
"borsalar son beş krizin dokuzunu doğru tahmin etmişlerdir" tespitini
ciddiye alırsanız bu yeni gelişmeyi ciddiye almazsınız. Dünya çapında üne sahip
kuruluşların önümüzdeki dönem için çizdikleri resim aslında fena değil. Her ne
kadar BM, 5 Aralıkta açıkladığı raporda "Zengin %2, dünya zenginliğin yarısını
elinde bulunduruyor" sonucuna ulaşmışsa da, bu vahim sonuç analizlerde kendisine
yer bulamamaktadır.
2007'de
küresel şartların bozulmasından Türkiye için çıkacak neticelerin neler olacağının
belirlenmesi, ekonomi gemisinin yönünün tayin edilmesinden geçmektedir. Türkiye
ekonomisin önünde duran başlıca sıkıntılar cari açık, özel sektörün dış borçları
ve son açıklanan rakamlarla da teyit edilen büyümenin yavaşlaması olacak. Elbette
2007 senesinin, geçmiş üç yılın siyasi rahatlığının da aranacağı bir yıl olacağını
eklemek gerekiyor. Ekim ayı itibariyle cari açık 28 milyar dolara ulaştı. Açık
arttıkça sermaye hesapları ve dışa bağımlılık da artmaktadır. Cari açığın elbette
yatırımlarla, petrol ve doğal gaz fiyatlarıyla doğrudan bir bağlantısı var. Aslında
cari açığın Türkiye örneğinde tecrübe ettiğimiz mekanizması, neoliberal "uluslararası
serbest ticaret" farazisinin üretmeyi vaat ettiği sonuçları yine ıskalaması
açısından da manidar. Bu teoriye göre dış ticaret devam ettikçe kavuşmamız gereken
denge halinden ortada eser yok. Aynı şekilde ortaya çıkan istihdam kaybı, kısa
vadeli sermaye hareketleri de işin cabası. Türkiye cari açığı bir taraftan mukadder
bir netice olarak ele alırken, diğer taraftan da ithal ara malı meselesinde iyileştirme
sağlayacak politikalara yönelmek zorunda. Öyle ki Türkiye 2007 yılı üçüncü çeyrekte
%3'lük büyüme sonucunda 400 milyar dolara dayanan bir ekonomi haline geldi. Yine
üçüncü çeyrekte ortaya çıkan büyümenin azaldığı gerçeği cari açıkla birleşince
sorun daha da ciddiyet arz ediyor. Son 18 çeyrektir iyi giden büyüme, azalma eğilimine
devam ederse cari açık gerçekten tehlike sinyalleri verebilir. Bu senenin ilk
1. çeyreğinde GSMH büyümesi yüzde 6,3, 2. çeyreğinde 8,5 iken; 3. çeyrekte GSMH
sabit fiyatlarla yüzde 3 olarak gerçekleşti. Bu oldukça sert bir düşüş. 2007 senesini
ülke içi siyasetin sert salvolarıyla karşılayacağımızı da hesaba katınca tedirgin
olmak, en azından tedbirli olmak gerektiğini söyleyebiliriz. Çünkü sanayi üretiminde
yaşanan düşüş (Temmuz 8,7; Eylül 3,5) Türkiye'nin 2006 büyüme hedeflerine doğrudan
yansıyacaktır.
Türkiye'nin son aylarda belli oranda yaşadığı daralma küresel
ekonomiden de kaynaklanmaktadır. Yaşadığı entegrasyon sürecinden sonra, küresel
ekonomiden kaynaklanan acıları ağrı düzeyinde geçirebilmesinin yolu ekonomi yönsüzlüğünü
aşmaktan geçmektedir. Kötü yönetimlerin mahkûm ettiği IMF programları ve farklı
sermaye birikimlerinin yetersizliği de ancak cari yaklaşımları aşan bir vizyonla
mümkün olabilir. Yoksa ISO'nun yaptırdığı ilk 500, ikinci 500 ve arta kalanlar
anketleri bizlere yeterince uyarı sinyalidir aslında. İlk 500'ün dışında ciddi
bir büyüme hareketinin olmaması tehlikeli bir eğilimdir. IMF 15 yıl boyunca kendinden
menkul "kalkınma ve geçiş" ekonomisi odaklı çalışmalarını nihayet küresel
dengesizliklere döndürmeye başlamış durumda. IMF bu küresel sorunu, dengesizliği
meydana getiren ana saiklere bakmaksızın, Amerikan baskısı altında sadece "Çin'in
değerinin altında tuttuğu yuan"da arama yoluna gitmekte. Çin, yuanın değerini
hemen artırsa, Amerika ile 110 milyar dolar civarındaki ticaret fazlasını eritse
ve bu gelişme anında Amerika'nın çok taraflı ticaretine yansısa bile, ABD günlük
2 milyar dolar civarında borçlanmaya devam edecektir. Biraz önce çizdiğimiz tablo,
küresel dengesizliğin tesis ettiği "dengeyi" korumak namına gerçekleşmeyecek
bir senaryodur. Küresel kapitalist sistem ancak dengesizlik halinde çalışabilmektedir.
Amerika küresel dengesizliğin "müstesna" gücü olarak kaldığı sürece,
kendisinin dışındaki bütün dünya halklarını, ABD açıklarını finanse etmeye kolayca
mahkûm edebilmektedir. Bu kısır döngüden kurtulmanın yegâne yolu, cari küresel
finansal sistemin yapısal değişimlere yönelmesidir. Keynes'in, neredeyse 80 yıl
evvel dile getirdiği uluslararası para birimi teklifi, bugün yaşanan finans illüzyonundan
daha gerçekçi durmaktadır.
tozhan@setav.org
SETA