-
Haber10 Arama
  SON HABERLER
Dr. İbrahim Kalın
Dr. İbrahim Kalın
Karakter boyutu : Normal Büyük Daha Büyük En Büyük
Vekalet savaşları ve Ortadoğu'nun geleceği

Mustafa Özel, 1993'te yayınladığı kitabına Amerikan Yüzyılının Sonu adını vermiş ve eklemişti: "Amerika'nın değil, Amerikan yüzyılının sonu". Soğuk Savaş sonrası dönemin doğum sancılarını tasvir eden bu ifade, geçerliliğini hâlâ koruyor. Birinci Körfez Savaşı, ayakta kalan tek süper güç Amerika'nın tek kutuplu dünyada verdiği ilk büyük imtihandı.

Bu savaştan yara almadan çıkan Amerikan siyasi gücü, iki binli yılların başlarından itibaren inişe geçti. Irak Çalışma Grubu'nun yayınladığı Baker-Hamilton Raporu, bu inişin Ortadoğu'daki yansımalarını çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Rapora göre Bush yönetiminin Irak politikası iflas etmiş durumda. Dördüncü yılına giren işgalin faturası, kimsenin hesap etmediği boyutlarda. Rapor, Bush yönetiminin şu ana kadarki Ortadoğu politikalarında kökten bir revizyona gidilmesini de öneriyor: Filistin barış süreci canlandırılmalı, Suriye ve İran'la ilişkiye geçilmeli ve Irak'taki Amerikan ordusunun geri çekilmesi için bir takvim belirlenmeli. Irak'taki çıkmaz, Bush yönetiminin Ortadoğu politikasının da iflas ettiğini gösteriyor.

Süper gücün meşruiyet sorunu

Amerika'nın önde gelen düşünce kuruluşlarından Dış İlişkiler Konseyi Başkanı Richard Haas, Konsey'in yayın organı Foreign Affairs dergisinin Kasım-Aralık 2006 sayısında yayınladığı "Yeni Ortadoğu" başlıklı yazısında bu süreci söyle özetliyor: "Amerika'nın Ortadoğu'daki sultası sona ermiş ve bölgenin modern tarihinde yeni bir dönem başlamıştır". Haas'a göre bu yeni dönemin belirleyici unsurları, bölgeye dışarıdan yapılan müdahalelerin giderek işlevsiz hale gelmesi ve ulusal ve bölgesel aktörlerin güç kazanmasıdır. Bu yeni güç unsurları hem demokratikleşmeyi desteklemekte, hem de dış güçlerin bölge üzerindeki nüfuzuna karşı çıkmaktadır. Bu dış güçlerin başında ABD'nin geldiği bir sır değil.

Amerikalı siyaset yapıcıları evrensel değerler için mücadele ettiklerine gerçekten ve samimi bir şekilde inandıkları için Amerikan politikalarına karşı çıkan herkesin aynı zamanda evrensel değerlere karşı çıktığını düşünüyor. Bu inanç dilinin izlerini Bush ve benzeri politikacıların "Şer ekseni", "medeni dünya", "Tanrının bahsettiği özgürlükler" gibi ifadelerde bulabiliyoruz. Bush 31 Ağustos 2002'de şöyle diyordu: "Milletimiz, tarihin gelmiş geçmiş en büyük iyilik gücüdür". Bu evrensel değerler ve "iyilik gücü" inancı, aynı zamanda hegemonik bir güç olan Amerika'nın ben-tasavvurunu da belirliyor. Neokonların formüle ettiği şekliyle Amerikan gücü, dünyanın polisi olmak istediği için değil, evrensel insanî değerlere hizmet etmekle yükümlü olduğu için sınırsız bir etki alanına sahip olmalı. Bu yüzden Tanrısal misyona sahip olduğuna inanan bir gücün meşruiyetini kendinden menkul görmesine şaşırmamak gerekiyor. Dahası, bu inanca sahip olanlar, bütün demokratik ülkelerin ABD politikalarıyla uyum içerisinde hareket edeceğini bekliyorlar. Bush yönetiminin Ortadoğu'daki demokratikleşme ve reform sürecine yüklediği anlam bu. Oysa demokratik güç paylaşımı, denge unsuru üzerine kurulu olmalıdır. Aynı anda hem Ortadoğu'nun demokratikleşmesi hem de Amerikan gücünün bütün cesametini muhafaza etmesi mümkün değil.

Evrensel değerleri bizatihi doğru olduğu için ve "hodgam" (altruistic) saiklerle savunan Amerikalı kanaat önderleri, Ortadoğu toplumlarının da demokrasi gibi bir erdemli toplum modelini hak ettiğini söylüyor. Fakat bu söylemin nasıl bir araçsal nitelik arz ettiğini, Ortadoğu ülkelerindeki demokratik muhalefetin bastırılmasında açık bir şekilde gördük. Mısır'daki baskıcı siyasi sistem hakkında tek bir söz etmeyen Amerikan yönetimi, Filistin'de Hamas'ın seçimle iktidara gelişini de kabullenemedi. Dahası Hamas yönetimini çökertmek için her tür askerî ve siyasî baskıya yeşil ışık yaktı.

Kısaca ifade etmek gerekirse, hegemonik gücün oluşturulması ve muhafazası ile onu meşrulaştırmak için kullanılan değerler ve ilkeler arasında köklü bir çatışma var. İtalyan düşünürü Gramsci'nin ifade ettiği gibi hegemonik güç, sadece devletin kaba kuvvetiyle değil, aynı zamanda bu gücün kabullenilmesini öngören ahlakî ve entelektüel argümanlarla beraber vücuda gelir. Büyük bir gücün kendini sadece askerî yahut ekonomik baskıyla kabul ettirmesi mümkün değildir. Bunun aynı zamanda birtakım fikrî tezlerle desteklenmesi gerekir.

Amerikan gücünün hayatiyetini sürdürebilmesi için sadece tank ve tüfeğe değil, aynı zamanda meşru gerekçelere ihtiyacı var. Yani kaba kuvvetin (hard power) yanı sıra Amerika'nın "ince gücünü" (soft power) harekete geçirmesi gerekiyor. Fakat hegemonik güç dengelerinin bütün dünya kamuoyunun tepkisini çektiği bir dönemde Amerika'nın ince gücünün başarı şansı var mı?

Ortadoğu'daki son gelişmeler, Amerika'nın kaba ve ince kuvvetinin kısacası hegemonik gücünün ötesinde bazı arayışların olduğunu gösteriyor. Geçen yaz yaşanan İsrail-Hizbullah savaşı, bölgedeki kırılgan dengeleri tekrar gündeme getirdi. Irak'ta devam eden savaş ve kıyım, ABD dahil hiç kimsenin süreci kontrol edecek gücünün olmadığını gösteriyor. Kuzey Irak'ta de facto bağımsız bir Kürt devletine doğru atılan adımlar ve İran'ın bölgede artan stratejik önemi, etnik ve mezhebi unsurların giderek önem kazandığına işaret ediyor. "Ilımlı blok" denen Suudi Arabistan, Mısır ve Ürdün gibi Sünni Arap ülkelerin "orta yol" bulma çabası, bölgedeki gerginliği azaltmaya yetmiyor. Hâlâ büyük ölçüde soğuk savaş döneminin refleksleriyle hareket eden Türkiye, kendine bu kaotik ortamda anlamlı bir rol biçmeye çalışıyor.

Somali gerçeğinde ortaya çıkan...

Son Lübnan savaşı şunu açıkça ortaya koydu: Ortadoğu'da "vekaleten yürütülen savaşlar" (proxy wars), bölgedeki istikrarsızlığın temel sebeplerinden biri. Bu savaşlarda ulusal ve bölgesel aktörler önde iken, büyük güçler arkada duruyor. Hegemonik güçler bu savaşlara bizzat katılmazken, müttefikleri yahut taraftarları aracılığıyla arzu ettikleri siyasi kazanımları elde etmeye çalışıyorlar. İsrail-Hizbullah savaşında asıl savaşan tarafların Amerika ve İran olduğunu biliyoruz. Irak'ta dinmek bilmeyen kanın arkasında, İran ile Sünni Arap devletleri ve dolaylı olarak Amerika arasında yaşanan büyük hesaplaşma var. Şimdi son olarak Etiyopya'nın Somali'ye karşı başlattığı askeri harekat da bundan farklı değil. Onlarca yıl Fransa'nın Ortadoğu'daki karargâhı gibi kullanılan Lübnan, şimdi yeni hegemonik güç mücadelesinin aracı haline geliyor. Bu araçsallaştırma yüzünden Ortadoğu toplumlarının yüzlerce yıllık bir arada yaşama tecrübesi ve dinî-etnik zenginliği bir anda anlamını yitiriyor ve patlamaya hazır bir bomba haline geliyor. Direniş örgütlerinin giderek belirleyici hale geldiği Lübnan ve Irak'ta siyasi istikrarı sağlamak daha uzun bir süre mümkün görünmüyor. (Lübnan'daki son durumu ve vekaleten yürütülen savaşların maliyetini ele alan kapsamlı bir çalışma için bkz. Talha Köse, "SETA Lübnan Raporu" www.setav.org).

Vekaleten yürütülen savaşlar, Ortadoğu toplumlarının kaderi olmak zorunda değil. Hegemonik güç peşinde koşanların dünya barışına ne katkı yaptığını gördük, görüyoruz. Amerika'nın hegemonik gücünün ciddi bir şekilde sorgulandığı şu günlerde, Ortadoğu'nun ihtiyacı olan şey, hegemonik güç peşinde koşan yeni bölgesel yahut uluslararası aktörler değil. İhtiyaç duyulan, Ortadoğu'daki hassas dengeleri gözeten, adalet ve paylaşım esasına dayalı, barış ve istikrarı bir araç değil amaç olarak gören denge unsurlarıdır. Amerika'nın giderek kan kaybeden hegemonik gücünü, bir başkasıyla değiştirmek sorunu çözmeyecek, derinleştirecektir.

DOÇ. DR. İBRAHİM KALIN - HOLLY CROSS ÜNİVERSİTESİ / SETA VAKFI KOORDİNATÖRÜ

ZAMAN
Bu makale toplam 474 defa okunmuştur.

 

ABD Doları (USD) Alış 1.3820, Satış 1.4020; Avrupa Para Birimi (EUR) Alış 1.8900, Satış 1.9250
Copyright © 2004 - 2008 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Telefon: 0212 621 19 29 | Faks : 0212 532 08 59 | haber10@gmail.com | Tasarım ve Kodlama: Haber10 Teknik Ekibi