-
  SON HABERLER
<m:blue>Medeniyetler İttifakı ve AB süreci</m:blue>
Alaattin Diker
Karakter boyutu : Normal Büyük Daha Büyük En Büyük
Medeniyetler İttifakı ve AB süreci
Acaba, Batılı aydınlar arasında kemikleşen Türk imajını ve Türkiye hakkında oluşan genel eğilimi doğru okuyabilmektemiyiz? Yoksa, iç politik çekişmeler yüzünden AB gerçeğinden hızla uzaklaşmaktamıyız? AB'nin geleceği konusunu tartışmanın zamanı artık gelmiştir.

Batılı aydınların çoğuna göre, Avrupa Birliği farklı siyasi kültürlere ayrışırsa cazibesini kaybedecektir. Genişleyen Avrupa, açık toplumun ticari çıkarlarına hitap etmektedir. 'Kozmopolit Avrupa' modelini savunanlar ile 'Avrupalılaştırma' yanlıları arasında şiddetli bir tartışma sürüp gitmektedir. Mesela, eski Almanya Dışişleri Bakanı Genscher'e göre, küreselleşme çağında Avrupa'yı somut sınırlar içinde düşünmek kadar çağdışı bir durum sözkonusu olamaz. Mevcut sınırlar er geç ortadan kalkacaktır. Bu fikrin arkasında, AB'yi yalnızca ekonomik ve siyasi birlik olarak görenler duruyor.

Diğer yandan, AB genişleme süreci yepyeni bir sorunla karşı karşıyadır. AB, Batı uygarlığı temelinde müteala edildiği vakit; Türkiye, Bosna-Hersek ve Arnavutluk gibi müslüman ülkelerin Avrupa dışına itileceği izlenimi doğuyor. Bu ülkelerin tam üye olması halinde ise AB'nin istikrarsızlığa düşme ihtimali öne çıkmaktadır. Avrupa Birliği'ne kültürel perspektiften bakanlar açısından Türkiye'nin tam üyeliği birlik içinde çatışma ve çözülme anlamına geliyor. Batılı aydınlar, bu açmazı Türkiye´yi - tam üyelik vaadine bağlı olmayan bir stratejiyle - özen ve sabırla AB´ne yakınlaştırarak aşabileceklerini umuyorlar. Almanya eski şansölyesi Helmut Kohl, Frankfurter Allgemeine Zeitung'da yayınlanan 10 Nisan 2004 tarihli makalesinde, Türkiye'nin AB'ye niçin alınmaması gerektiğini üç sebebe dayandırıyordu:
1)Türkiye çok nüfuslu bir ülkedir. 2)Türk halkı çok yoksuldur. 3)Türkiye Avrupa'nın yabancı olduğu bir kültür dünyasına sahiptir. Bu 'yabancı kültür dünyası' sözü Hıristiyan Demokrat Partisi üyeleri tarafından uzun süre 'öteki din' yerine kullanıldı ve hala kullanılıyor. Burada güdülen amaç, "kültürel esneklik tehlikesini" önleyebilmek, zira ortak kimliğin yitirilmesi durumunda, Avrupa Birleşik Devletleri hedefinde yok olacağı varsayılan milli kimlikler yeniden dirilecektir. Yani, AB'nin "derinleşme süreci" son bulacak ve "siyasi yetkinliği" körelecektir.

Anlaşılacağı üzere, genişleme ve derinleşme arasına sıkışıp kalan AB, kaygılarını giderecek ara çözümler aramaktadır. Avrupa'nın kendini kültür ekseninde sorgulaması ilerde çok daha derinleşecek ve bugün tam üyelikten başka tercihi kabul etmeyen Türkiye, o zaman "imtiyazlı ortaklık" alternatifini gündemine almak zorunda kalacaktır. Avrupa Anayasa'sının Fransa ve Hollanda'da red edilmesi bu yönelişi hızlandırmıştır. Bilhassa, kurucu ülkeler bu meseleyi 'diyalektik bir yaklaşım'la ele alıyor ve AB ve Batı arasındaki köklü ilişkilere yeni bir anlam yüklemek istiyorlar.

Batı dünyası şüphesiz kendi içinde tutarlı ve ortak özellikler taşımaktadır: Yunan felsefesi, Roma hukuku, Hıristiyanlık, Hümanizm, Reformasyon ve Aydınlanma Batı uygarlığının temel yapı taşlarıdır. Daha doğrusu bu yapı taşlarıyla inşa edilen kültür binasına biz 'Batı Medeniyeti' diyoruz. Batı dünyası, kendini bu yapı taşları arasında yeşeren ve onların birbirlerini karşılıklı etkileyen ilişkiler üzerinden tanımlıyor. Din ve siyaset, hiristiyanlık ve aydınlanma, devlet ve piyasa, ahlak ve bilim arasında kurgulanan ilişkiler Batı dünyasını şekillendirmeye devam ediyor. Birey ve toplum, kazanç hırsı ve dayanışma, özgürlük ve eşitlik kavramları arasında doğan çelişkiler zamanla ortadan kalktıkca; hukuk devleti, demokrasi ve piyasa ekonomisi arasında bir senteze ulaşmak mümkün oldu. Ve modern zamanlarda, hıristiyanlık ve aydınlanma hareketi Batı dünyasına birlikte damgasını vurdu. Materyalizm ve onun türevleri yukarda altını çizdiğimiz diyalektik geleneği sürdüremedi, aksine tersyüz etti. Ama, bir türlü yoketmeyi beceremediği dini ve milli kimlikler yüzünden tarihin sayfalarına gömülmekten de kurtulamadı.


Bir çelişki gibi gözükse de, Avrupa Birliği bugün çokluk kavramıyla birlikte anılır oldu. Bu sözde çelişki, ayrı siyasi parçaların birbirlerini tamamlamasını, kusurlarını örtmesini gerektiriyor. Bu bağlamda Avrupa; ulusal ve ulusötesi çıkarlar, rekabet ve işbirliği, gelenekler ve çağdaş değerleri birbiriyle kaynaştıran bir yöntem bulmuştur. Çağdaş uygarlığın zıt kutupların uzlaşmasından doğduğunu bir kez daha belirtelim: Din ve devlet ilişkileri, bireysel özgürlükler ve toplumsal sorumluluklar arasında mutlaka bir uzlaşma tesis edilmiştir ya da ortak payda aranmıştır. Kültür ve günlük yaşamın karşılıklı etkileşimi sonucunda karmaşık siyasi, sosyal ve ekonomik öyle olgular ortaya çıkmıştır ki, bunlar yine diyalektik düşünce tarzıyla aşılabilmişlerdir.

Bütünleşmeye çalıştığımız Avrupa'nın tarihini iyi anlamak ve yaşadığı zihinsel değişimi dikkate almak zorundayız. Müzakere sürecinde sürekli önümüze çıkacak, "Biz kimiz?" muhasebesinden sonuç itibarıyla kaçamayacağız. Milli kültürü bir varoluş konusu olarak algılamaya başlayacağız.

Bu bağlamda "medeniyetler ittifakı" ancak bir uzlaşmayla biterse amacına ulaşmış olur. Fakat karşınızda olayların akışını tek başına belirlemek ve kazanmak isteyen bir güç varsa bu gerçek "yüzleşme" sayılır mı? Antik çağlardan beri Batı önce siyasi geleneklerini dayatmış, kültürel uyuma rıza göstermeyen halkların toplumsal uyumuna da müsaade etmemiştir. Avrupa Birliği er veya geç, değerleri ile çoğulcu yapısı arasındaki ilişkileri düzenlerken eski geleneğine mutlaka başvuracaktır. Tam üyelik ile dışlamak arasında diyalektik ilişki kurmak ve bu çerçevede imtiyazlı ortaklık önerisine sarılmak düvel-i muazzama'nın klasik teskin etme politikalarını çağrıştırıyor.
Çünkü Türkiye, gerek enerji koridoru olması gerek jeopolitik konumu bakımından Dünya Sistemi'nin merkezine sabitlenmesi elzem ülkeler arasında sayılmaktadır. Burada ABD'nin emperyal düzen arayışının Avrupa Birliği üzerinde izdüşümü vardır. Türkiye, Kafkasya ve Balkanları entegre etmek, aynı zamanda yeni komşuluk politikası (ENP) vasıtasıyla Orta-Doğu'yu modernleştirerek genişlemek gibi benzerlikler göstermektedir. Orta-Doğu'yu modernleştirme çabaları, uzun vadede gerçekleşecek büyük dönüşümün önkoşullarını hazırlamakla geçecektir. Kendi içine kapalı bir AB, çevresindeki ülkeleri kaderlerine terketmiş ve ilerde daha büyük sorunlarla karşılaşacağını düşünmektedir.

Bu açmazda, Avrupa Emperyumu ve Çekirdek Avrupa konsepti dışında kalan başka arayışların da payı var. Schengen Antlaşması ve Para Birliği alanında görüldüğü üzere değisik viteslerde ilerleyen bir AB duruyor önümüzde. Avrupa kıtasında, federal devlet tarzında işleyen çekirdek bölgenin yanında imtiyazlı ortakların yer aldığı bölge ile askeri açıdan önem taşıyan işbirliği bölgesi mevcut. Avrupa Birliği, bügünkü yapısıyla bile tam uyum, ortaklık ve işbirliği bölgelerinden oluşan bir ilişki ağına sahiptir. Nato ve Nato-Rusya Ortaklık Antlasmaşı örneğinde benzer bir uyum ve işbirliği ağını zaten görmekteyiz. Ayrıca, böyle bir yapılanmanın yasal dayanağı da (Avrupa Anayasası I/43) bulunmaktadır.

Önümüzdeki döneminde yalnızca AB müktesebatının şeklen Türk hukukuna aktarılması yetmeyecek; uygulamaların kapsamlı biçimde özümlenmesi talep edilecektir. Yoksa, tarihte antlaşmaların tek başına siyasi birlik yarattığı görülmemiştir. Avrupa Birliği, Türkiye'nin işler bir siyasi ve hukuki düzene sahib olmasından çok, Batı hukuk kültürünü içselleştirmesi konusuyla ilgilenecektir. Batı hukukunun zihinsel kaynakları ile düşünce tarzını benimsemek tam üyeliğin örtük şartlarından biri olacaktır.

Maalesef, çok kültürlü Avrupa'nın önü, yasal zeminde tek kültürlülük bahane edilerek kesilmektedir. Kültürlerin çatışması olarak nitelenen olay aslında çağdaşlığın 21.yüzyılda alacağı şekille ilgili tartışmalardır. Biliyoruz ki, özelde din ve genelde kültür anlayışımız modernleşme tarzımızı ve onunla olan ilişkilerimizi doğrudan etkiliyor.Ülkemizin geleceği bir bakıma milli kimlik ve çağdaşlık arasında mutabakat sağlamaktan geçiyor. Bu koruyacağımız ve değiştireceğimiz değerler, gelenek ve yenilik, kişisel haklar ve yükümlülükler, kısaca çok kültürlülük ve ulusal bütünlük arasında harmanlama yoluyla elde edeceğimiz bir ortayoldur.

Milli kimliği ve dini dikkate almayan modernleşme tarzı Sovyetler Birliği'nde başarısızlığa uğradı. Gelenekle irtibatını koparan Türkiye ise toplumsal sancılar çekiyor. Farklılıkları ortadan kaldırmak amacıyla toplumsal hayatı aynılaştırmak ve tek boyutlu kılmak isteyen sosyalist modelden ders çıkarmalıyız. Yoksa, gerek küreselleşme sürecinde gerek AB yolunda Türk kimliği üzerinde esen değişim rüzgarları hız kesmeyerek artacaktır.

Tabiatıyla yerel ve ulusal geleneklerimizi yaşatmaya çalışacağız.Yukarıda işaret ettiğimiz dinamizm değişime, devamlılık kültürümüze sahip çıkmak anlamına gelmektedir. Türk kimliğini yaşatmak için, yeni fikri ve sosyal telakkilere ve bilhassa dönüşüm sırasında iç çekişme ve sürtüşmelerden kaçınmayı bilen akıllı bir siyasete ihtiyaç duymaktayız. Her modernleşme projesi aynı zamanda bir yenileşme hareketidir. Ve başarılı her yenilik hareketinin özünde üç ana dinamik yatar: Eğitim, toplumsal gelişme, iyi yönetim. Aslında bu tanım insanlık tarihinin en kısa özeti sayılabilir. Konfüçyüz, Hz.İsa veya Hz. Muhammed yaşadıkları devirde insanların hep aynı erdemleri kazanmaları için uğraş vermiştir: Ahlaklı davranış ve sadakat duygusu ve dürüstlük. AB yolunda kültürel yozlaşma ile toplumsal çözülme sorununu çözmek için anahtar kavramlar bunlardır.

Bin yıldır Anadolu üzerinde toplulukları kaynaştırarak ve kültürlerini harmanlayarak içtimai yapımızı inşa ettik. Milletin hür vicdanına çizilmiş harita, çoklukta birlik ilkesinin ihlal ve istismar edilmediği coğrafi sınırlardır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, üniter yapısı içinde bir millî devlet olarak dünyadaki yerini alırken, Büyük Atatürk'ün dediği gibi 'kaynaşmış bir ülke' hâline gelmiştir.

Bize göre, Avrupa Birliği kendine yeni bir kimlik değil, kimlik ahlakı geliştirmelidir: Din, dil veya milliyet ayrılığından kaynaklanan yaşam tarzları yepyeni bir şuurla birleştirilmeli, sonuçta AB "hepimizin eşit ama her birimizin farklı olduğu" gerçeğini kabul etmelidir. Avrupa Birliği'ni milli devlet modelinden yola çıkarak yorumlayan batılı politikacılar Avrupa Birleşik Devletleri projesini tartışmaya açmaktan korkmamalıdır.

AB, milli devletler üzerine yeni siyasal yapısını inşa etmektedir. Artık hükümran bir egemenlik merkezine de sahiptir. Bu merkezin çekirdegi siyasi yapısını oluşturan kurumlar bütünüdür. Kurumsal yapısı ile tarihte ve günümüzde görülen öteki siyasi oluşumlardan ayrılmaktadır. Genişleme ve komşuluk politikası(ENP) emperyal bir düzen için kurgulanmıştır. Ancak, AB genişleme sürecinde çok kültürlü boyut kazanıyor. Türkiye'nin tam üye olması durumunda bu durum iyice pekişecek. Türkiye'nin üyeliğine karşı çıkanlar ise Avrupa Birliği'nin `biz´ duygusunu yitireceğini iddia ediyorlar. Bu açmazın giderilmesi için tam üyelik ekseninde evet ya da hayır şeklinde değil; uyum, ortaklık ve işbirliği bölgeleri yaratarak aşamalı bir çözüm öneriliyor.

Tüm kıtayı kapsayacak biçimde tasarlanan bu proje AB'nin yeniden kurulması anlamına gelir ve tarihi bir maceradır. Kültür ve kimlik sorunu şimdiye kadar üyelik müzakerelerinde bir rol oynamadı, zira Avrupa'nın soğuk savaşta iki ayrı bloka bölünmesine 'ârızî' gözüyle bakıldı. Ve bu film şimdi koptuğu yerden tekrar gösterime girdi.

AB, asıl şimdi Türkiye'nin yer aldığı yeni süreçte bir medeniyetler buluşması yaşayacak..

Bu makale toplam 1053 defa okunmuştur.

 

ABD Doları (USD) Alış 1.6600, Satış 1.6850; Avrupa Para Birimi (EUR) Alış 2.0850, Satış 2.1200
Copyright © 2004 - 2008 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Telefon: 0212 621 19 29 | Faks : 0212 532 08 59 | haber10@gmail.com | Tasarım ve Kodlama: Haber10 Teknik Ekibi