- |
|
Çok Okunanlar
|
|
||||||||||
![]() Adnan Gerger
Emniyet Genel Müdürlüğü, Cumhuriyet’in ilk yıllarında, polis arşivlerinde yer alan gizli dosyaları gün ışığına çıkardı. Kubilay olayı, Nurculuğun yükselişi ve çarşaftan modern kıyafete geçen kadınların başlarına gelen olaylar bu belgelerde yer alıyor.
Emniyet Genel Müdürlüğü, 1998 yılında Cumhuriyet’in 75. yıldönümü nedeniyle, polis arşivlerini kamuoyuna açma kararı aldı. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında meydana gelen önemli olaylarla ilgili tüm yazışmaları toplayan Emniyet, bu belgeleri bir kitapçıkta bir araya getirdi. “Polis Arşiv Belgeleri’nde Gerçekler” adı verilen kitapçık, Araştırma Planlama ve Koordinasyon (APK) Dairesi Başkanı A. Nihat Dündar ve oluşturduğu komisyon tarafından hazırlandı. Tarih Araştırma Genel Müdürlüğü’ne belge olarak sunuldu, birkaç kopyası da politikacı ve üst düzey bürokratlara gönderildi.
Çalışmanın önsözü eski emniyet genel müdürlerinden Necati Bilican tarafından yazıldı. Bilican, “Zaman zaman gün ışığına çıkarılan paha biçilmez bu belgeler bizim en büyük en değerli hazinelerimizdir ve düşmanlarımızın yüzüne günü geldikçe tokat gibi inecek kadar inkar edilemez dokümanlardır” dedi. DOSYALARDA NELER VAR? Dosyalarda Cumhuriyetin kuruluş yıllarında meydana gelen önemli olaylar yer alıyor. Bu olaylar, özellikle tarikatlar ve türban sorununun daha o yıllarda başgösterdiğini kanıtlıyor. Dosyalarda yer alan önemli olaylardan bazıları bugünden itibaren NTVMSNBC sayfalarında yazı dizisi olarak yayınlanacak. Dört günlük dizide yer alan ana başlıklar şunlar: 1. BÖLÜM: ÖRTÜNME Peçe ve çarşafı atan kadınlar tacize uğrayıp neden tekrar kapandılar? Dönemin İçişleri Bakanı valilere talimat verdi: Nurcular köy köy, kasaba kasaba tespit edilsin 2. BÖLÜM: TARİKATLAR Nurcular orduya nasıl ve ne zaman sızdı? Said Nursi nereye defnedildi? Cenazenin nakil belgesi Bir müftünün itirafı: Atatürk’e teccal diyorlar, şapka takanlara da teccalin mikrobu! 3. BÖLÜM: KUBİLAY OLAYI Kubilay’ı katleden “mehdi” olaydan önce ne içmişti? Kubilay’ın başı öldükten sonra mı, ölmeden önce mi kesildi? Katliamı kaç kişi eli kolu bağlı izledi? Kubilay’ın otopsi raporu 4. BÖLÜM: 150’LİKLER Kurtuluş Savaşı sonrasında belirlenen 150 kişilik ‘hain’ listesi Refik Halid Karay’ın ‘hainlik’ öyküsü Öç Derneği’nin kurucusundan itiraflar Önemli not: Yazı dizisinde yer alan tüm belgeler, Emniyet Müdürlüğü’nün yayınladığı “Polis Arşiv Belgeleri’nde Gerçekler” adı verilen kitapçıktan alınmıştır. Bu belgeler, resmi bir raporun nihai sonuçlarını yansıtmaz. Belgelerde adı geçen kişilerin açıklamaları subjektif açıklamalardır ve tutanaklara bu şekilde geçmiştir.
Modern kıyafete geçen kadınlar, bir yandan dinci çevrenin tepkisini çekerken, diğer yandan da tacizlere maruz kaldı. Tutanaklarda, kadınların bazen fiziksel, bazen de “ne iyi mallarımız varmış” gibi sözlerle taciz edildiği anlatılıyor. Cumhurbaşkanlığı dahil, devletin en üst kademelerinde dillendirilen irtica tehlikesi, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki polis arşiv belgelerinde yer alıyor. Bu belgeler tarikatların Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte nasıl Cumhuriyet karşıtı bir kimliğe bürünerek örgütlendiğini ve irticayla nasıl mücadele edildiğini gösteriyor.Belgelerde o dönem çarşaf ve peçenin hangi amaçlarla kullanıldığına ve tarikatların konumlarına ilişkin gizli istihbarat notları, çarşaf, peçe gibi örtülerin kullanımının kaldırılmasına ilişkin ilk uygulama planları, sorunlar, önlemler ve genelgeler yer alıyor. Kadınların büyük bir kısmının çarşaf, peçe ve peştemalden kurtulduklarına sevindikleri, ancak çevre baskısıyla tekrar örtüye büründükleri de gözlemlenmiş. YIL 1935... KADINLAR PEÇE VE ÇARŞAFTAN YENİ KURTULUYOR 22 Temmuz 1935 tarihinde 6936/11795 sayı numarasıyla dönemin İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından bir genelge yayınlandı. Genelge, “Dahiliye Vekâleti Emniyet İşleri Umum Müdürlüğü” antetiyle “Umumi Müfettişliklere ve Valiliklere” başlığını taşıyor. Çarşaf ve peçenin kaldırılmasının kadınların toplum içerisinde sosyal konumu yükselttiğine dikkat çekilen genelgede, şu tespitlere yer veriliyor: “Son yapılan araştırmalarda ve incelemelerde peçenin ve çarşafın az çok her yerde kalkmaya başladığını Ankara, İstanbul ve İzmir gibi büyük şehirlerde tamamıyla ve başka yerlerde kısmen kalktığını ve bu yerlerden büyük kasabalarımıza gelenlerin hepsinin çarşaf ve peçeyi kaldırdıkları halde memleketlerine döndükleri vakit adet ve muhitin dedikodusuna kapılarak çarşaf ve peştamala bürünmekte oldukları anlaşıldı. ... Kötü huylu veya niyetli kadın ve erkekler yüzlerine peçe takarak maksat ve hüviyetlerini gizleyebilirler. Bunlar hakkında da polisin daima uyanık bulunması gerekir. Mesela büyük şehirlerde vapur, tramvay, kahve ve gazino gibi yerlerde böyle peçelilerin önüne geçilmelidir.” (Belge no:1) Belgelere göre Şevki adında bir peştemal imalatçısı, ekmeğini bu işten kazandığını söyleyerek kadınların açılmasına isyan etti. İmalatçının kopardığı gürültü Mustafa Kemal'e kadar gidince polis teşkilatı paniğe kapıldı. Polis, Şevki'yi hamamlar için peştemal üretme konusunda ikna etti. PEŞTAMAL ÜRETİCİSİ ŞEVKİ’DEN ATATÜRK’E MEKTUP Bu genelgeden sonra Aydın Emniyet Müdürlüğü, 17 Ağustos 1935 tarihli ve 4615/1678 sayılı “gizli” bir yazı yolluyor. Yazı, çarşaf ve peçe gibi örtülerle nasıl mücadele edildiğinden çok, Şevki ismindeki bir peştamal imalatçısıyla ilgili... Şevki peştemal yasağına isyan ediyor, hatta şikayetini Atatürk’e kadar iletiyor. Girişkenliği mülki idare amirlerinin gözünü de korkutuyor. Öyle ki polis Şevki’yi hamamlarda kullanılacak peştamal üretmesi konusunda ikna etmeye çalışıyor: “22/7/935 gün ve Emniyet İşleri Genel Müdürlüğü Ş.I. 6936/11795 sayılı yazıya karşılıktır. 1-Her türlü sosyal ve siyasal haklar kazanmış olan Türk kadının ulusal kıyafetini de Türk Kemalist devrinin amacına göre koyması çok önemli ve gerekli bir iş olduğundan yabancı adetlerin ulusun başına doladığı çarşaf, peçe, üstlük ve peştamal gibi örtülerle sokağa çıkmaları Şar kurulunca yasak edilmiş ve iş bu karara aykırı hareket edenlerin belediye ahkamı cezaiye kanununa göre Belediye Sürel komisyonu tarafından cezalandırılmalarına oybirliğiyle karar verilmiş ve bu karar 14/8/935 gününden itibaren yürürlüğe konulmuş ve halkımız tarafından sevinçle karşılanmış olan bu kararın tasdikli örneği ilişik olarak sunulmuştur. 2- Şimdiye kadar tatbikatta hiçbir zorluk ve aksi hareket görülmemiştir. Esasen köy kadınları peştamal kullanmadıkları gibi şehir kadınlarının alınan malumata göre peştamalden kurtuldukları için memnundurlar. Yalnız peştamal dokumakla geçinen Şevki isminde birisi peştamal kullanılmazsa işsiz kalacağından bahisle müracaat etmiş ve kendisine hamamlarda kullanılacak peştamal dokuması anlatılmıştır. Bu adamın geçen defa ki harekette Reisi Cumhur Atatürk’e müracaat ederek emir getirttiği ve bu defada müracaat edeceği anlaşılmaktadır. İctimai mevkii çok düşük olan bu adamın teşvik eylemesi ihtimali de göz önünde tutulmaktadır. 3- Mülhakatta da gereken karar verilmek üzeredir. Sonunu ayrıca arz edeceğim.” (Belge no:2) KADINLARA ‘NE İYİ MALLARIMIZ VARMIŞ’ DİYE LAF ATTILAR Afyon Valiliği 18 Kasım tarihinde Ankara’ya bir yazı gönderiyor: “Afyon’da peçe ve çarşafların kaldırılması hakkında belediyemizin verdiği kararın ilimiz halkınca iyi karşılanarak daha tatbika başlanalı bir hafta olduğu halde şimdiye kadar peçe ve çarşaftan başka bir şey kullanmayan kadınlarımızın yüzde doksanı medeni kıyafeti giymeye başladığı bir sırada memleketin kötü huylu bazı kişileri, buna engel olacak şekilde (ne iyi yerli mallarımız varmış) ve daha çirkin şekilde tecavüzatta ve sarkıntılıklarda bulundukları duyularak, buna karşı polisimiz harekete geçmiş ve bu kötülükte ön ayak olanlara çok şiddetli ihtarlarda bulunmuş ve kadınların gelip geçtiği çarşı, pazar ve genel caddelerde gözcülüğe başlattırılmıştı. Dünkü gün İzmir İstasyon Caddesi’nden çocuğuyla geçen Nurcu mahallesinden Mevlüt kızı ve İsmail karısı 20 yaşlarında Emine’ye Afyon’un Mecidiye mahallesinden Kırkalı oğullarından Ahmet oğlu Abdurrahman’ın söz attığı ve daha ileri giderek kolundan tutup sürüklemeye başladığı ve yetişilerek kurtarılmış olduğu ve mütecavizin tutularak tüzeye teslim edildiğini saygılarımla sunarım.” (Belge no:3)
Çorum Emniyet Müdürlüğü de dört gün sonra bir yazı gönderiyor. Yazıda yapılan söylentilerin giderek etkisini kaybettiği belirtilirken, köylü kadınların şehirlerden geldiklerinde çarşaf ve peçelerini attığının altı çiziliyor: “Pazarlara gelen ve şehir kıyısında çarşaf giyen köylü kadınlar, şimdi kendi kıyafetleriyle çarşafsız gelmektedirler.” ÇARŞAF VE PEÇENİN KALDIRILMASI DÜNYA BASININDA • Peçe ve peştamal kararının alınması ve uygulamaya konulması dünya basınında yer alıyor. 11 Eylül 1935 tarihli New York Herald Tribune Gazetesi'nde haber, "Türkiye kadınlarına harem elbiselerini atmak emri verilmiştir" başlığıyla yayınlanıyor. Bu haber, 13 gün sonra 24 Eylül günü İçişleri Bakanlığı Basın Genel Direktörlüğü tarafından "Gizli Bülten" olarak kaydediliyor. “PEÇE, ÇARŞAF VE PEŞTAMAL YASAĞI HAKKINDA TAMİM” Bu başlığı taşıyan belgede, dönemin İçişleri Bakanı tarafından yayınlanan genelgede Ordu iline ilk kez konulan peçe ve çarşaf yasağıyla, peçe ve çarşaf kullanımının irticayla bağlantıları anlatılıyor: “Peçe ve çarşaf yasağı hakkında muhtelif teşekküllerce alınan tedbir ve kararların tatbikatta zorluklar doğurduğu görüldüğünden mevzuun tevhit ve telifi zarureti hasıl oldu. Bu itibarla aşağıdaki esas dahilinde işin takibini dilerim. Bilgisini ve yaşayışı ilerlemiş milletler arasında mevki almış olan milletimizin seviyesi yükselmiş ve siyasi rüştünü ispat etmiş bulunan kadınlara lâyık olduğu medeni hakkını vermek her vatandaş için vatani ve insani bir borçtur. Medeni vasıflarla donanmış bir milletin kadınlarında görülmesi asla yakışık almayan peçe ve çarşaflara ötede beride ara sıra rastlanmaktadır. Bunlara ilaveten lüzumsuz yere şemsiye ve atkı kullandığı görülmektedir. Neslimizin elde ettiği bugünkü muvafakıyet prensibe, rejime itaat ve sadakat sayesindedir, Türk medeni rejimi ise asla bu gibi çirkin ve alelacayip kıyafetlere taraftar değildir. Her vatandaş şunu iyice bilmelidir ki, inkılaba, rejime uymayanlar irticaa meyyal ve bu çirkin arzu ve meyil ile malûl (hasta) telâkki edileceklerdir. Bu, medeni haklarını çok iyi kullanan erkeklerin eşleri için milli ve kanuni bir vazife ve borçtur. Bilgileri, görgüleri itibariyle Orduluların hiçbir idari tedbire mahal bırakmadan bu neticeyi fiilen teyit edeceklerine kani olmakla beraber 23 Nisan 937 tarihinden itibaren Peçe, Çarşaf, Peştamal ve emsali gayri medeni kıyafetler yasağını koymuş bulunuyorum. Esbabı mucibesi şudur: A- Kadına medeni hakkını vermek. B- Zabıta vazifesini zorlaştırmamak ve emniyeti temin etmek. C- İrticai alamet ve zihniyetleri ortadan kaldırmak olduğuna göre bu neticeyi elde etmeye mani her tedbir ve şekil çarşaf ve peçe gibi ceza tehdidi altında bulunan yasaklardan olduğu da göz önünde tutulmalıdır. Bu tarihten sonra böyle kıyafetle görüleceklerin adreslerini şehirlerde, kasabalarda zabitai belediye ve polis memurları ve köylerde muhtar, ihtiyar meclisi azaları tespit ederek mahallin en büyük mülkiye memuruna bildirecek ve bunlar vilayet idaresi kanunu gereğince beş liradan yirmi beş liraya kadar para cezasıyla cezalandırma yönüne gidilecektir.” (Belge no: 4) YIL 1940... HİÇBİR KÖYLÜ KADININ YÜZÜNDE PEÇE YOK Aradan beş yıl geçiyor... Aydın Emniyet Müdürlüğü, İçişleri Bakanlığı’na gönderdiği 25 Nisan 1940 tarihli “gizli” yazısında aslında bir şikayete yanıt veriyor. Şikayetin konusu kıyafetler. Yazının bir savunma niteliği olduğu gözleniyor. Üst başlıkta, “Medeni kıyafete aykırı kisve taşıyanlar hakkında” diye belirtilen yazıda, Aydın’da erkek kıyafetlerinin medeni şekilde olduğu anlatılıyor ve kadınların kasabalarda çok medeni şekilde giyindiği, köylü kadınlar arasında da gericilik görülmediği vurgulanıyor. Kadınların zirai çalışmalardan başka iktisadi ve ticari hayata da atıldığı kaydediliyor, hiçbir köylü kadının yüzünde peçe olmadığı belirtiliyor.
1946’da İçişleri Bakanı olan Şükrü Sökmensüer, valilere talimat yolluyor: “Her ilde, şeyh, halife, mürit diye anılanlar, tarikat şefleri, mensupları ve irtica faaliyetlerine katılan herkes köy köy, kasaba kasaba gizlice tespit edilsin...” 1946 yılında dönemin içişleri bakanı Şükrü Sökmensüer, yurt genelinde yayılan irtica tehlikesini fark edip polis teşkilatına bir tamim gönderdi. Bu tamimde, özellikle Nakşibendi tarikatının “saf ve cahil halkı, dini kullanarak kötü emellerine alet ettiği” ifade edildi. Tamimden 6 ay sonra da bir genelge yayınladı. Genelgede irtica tehlikesinin endişe verici boyutlara ulaştığı belirtilerek, tüm polis teşkilatının alarma geçmesi sağlandı. İrticai faaliyette bulunanların nerede olursa olsun tespit edilmesi istendi.Şükrü Sökmensüer’in gönderdiği tamimde şöyle deniliyor: ”ÖNAYAK OLANLAR NAKŞİLERDİR” ”1- Bakanlığa intikal eden bilgilere göre, eski tarikat mensuplarının son zamanlarda tarikatçılığı canlandırmak amacıyla faaliyete geçtikleri anlaşılmaktadır. Bu alandaki faaliyetin bilhassa seçimler sırasında daha bariz bir şekil alması dikkati çekmiştir. Bilindiği üzere; memleketimizde en ziyade yayılmış ve yerleşmiş olan tarikat, Nakşibendi tarikatıdır. Bununla beraber zaman zaman yurt içinde baş gösteren önemli irticai olaylara ön ayak oldukları görülenler de Nakşilerdir. Bu defa ki kaynaşmaların da daha ziyade Nakşiler arasında başladığı ve bu tarikat mensuplarının ezcümle Karadeniz bölgemizin bazı ilerinde ve seçimler esnasında partilerle birlikte hareket eder gibi bir tavır aldıkları sezilmiştir. ”ZEHİRLEYİCİ, BOZGUNCU HAVA YARATTILAR” 2- Her fırsattan faydalanmasını bilen tarikat mensupları ve diğer geri düşünceli eşhasın, seçim propagandalarını da istismar etmekten geri kalmadıkları, saf ve cahil halkı idlâl ve iğfale çok müsait olan din konusunu muzur maksatlarına âlet ettikleri görülmüş ve bu kimselerin yarattıkları zehirleyici ve bozguncu havanın yurdun birçok yerlerinde bazı menfî tezahürlerine şahit olunmuştur. Son günlerde bu konuda sarf edilen faaliyet ve tespit edilen olaylar mevzii olmakla beraber bu sahadaki sinsi çabalayışların Menemen olayı gibi birden gelişmesi ve tarih boyunca eşlerine rastlanan hadiselerin meydana gelmesi ihtimalden uzak tutulmalıdır. İrtica konusu, bir an evvel ve kökünden halli gereken bir memleket davasıdır. Neticesiz icraat, geri düşünceli zümrenin cesaretini arttırmaktan başka işe yaramamaktadır. Bu itibarla tedbirler, muhitin icaplarına uygun ve müessir bir şekilde alınmalı ve mahalli savcılar ile işbirliği yapılarak suç delilleri mahkemeleri tatmin edecek şekilde hazırlanmalıdır. ”SOVYET HUDUDUNA YAKIN MINTIKA TEHLİKELİ BÖLGE” 3-Tarikat çabalayışlarının Karadeniz bölgemizde oldukça kapsamlı bir durum arzetmesi, Sovyetler hududuna yakın olan bu mıntakada daha uyanık davranılmasını gerektirmektedir. Sovyetlerin, halkımızın hassas bulundukları din konusundan faydalanmaya ve geri düşünceli zümreyi maksatlarına alet etmeye teşebbüs etmeleri ve bunlar arasından elemanlar teminine çalışmaları ihtimali önemle gözönünde tutulmalıdır. Bazı yerlerde müftülerin ve resmi sıfatı olan diğer din adamlarının tarikat işleriyle ilgilendikleri anlaşıldığından, bu gibiler hakkında idare üstleri, derhal kanunî yetkilerini kullanmalıdırlar. Tedbirlerin bu esaslar dahilinde ve gereği gibi alınmasını bir kere daha önemle rica ederim. 4- Genel müfettişliklere, valiliklere yazılmıştır.” (Belge no: 5) BAKAN 6 AY SONRA GENELGE YAYINLADI Dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Sökmensüer, yayınladığı tamimden 6 ay sonra yeni bir genelge yayınlamak zorunda kalıyor. İstihbarat bilgilerin ve gelişen olayların değerlendirilmesiyle hazırlanan beş sayfalık genelgede irtica faaliyetlerin endişe verecek boyutta oluştuğunu kanıtlarıyla anlatılıyor. Yan başlığında “Son zamanlarda arttığı görülen gerileme çabalayışlarına karşı sıkı ve önleyici tedbirler alınmasına dair” şeklinde not olan genelge, aynı zamanda tarihi bir belge özelliğini taşıyor: “Cumhuriyetin ilanıyla başlayan büyük inkılabımızın en önemli cephelerinden birinin, din maskesi altında asırlardır memleketimizde her türlü ilerleme imkanlarını kösteklemiş ve Türk milletini medeniyet alemine kuvvetli ve canlı bir uzuv olarak katılmaktan alıkoymuş olan köhne müessese ve insanların ve batıl inançların özlü hamlelerle merhale merhale yıkılması olduğu malumdur. Ebedi Türk tarihinin en kapsamlı ve derin manalı olaylarından biri olan ‘Hilafetin İlğası’nı takip eden bu hamleler, aşağıda yazılı kanun ve kararlarla gerçekleşme alanına girmişlerdir: 1- Şer’iye ve evkaf vekaletlerini ilğa eden ve din ile devlet işlerini ayıran (429) sayılı kanun 2- Şer’iye mahkemelerini kaldıran Medeni Kanun 3- Medreseleri kaldıran (430) sayılı tevhid-i tedrisat kanunu 4- Şapka Kanunu (671) 5- Tekke, zaviye ve türbelerin kapatılmasına ve tarikatların ilğasına dair (677) sayılı kanun 6- Türk harflerinin kabulüne dair kanun (1353) 7- Ağa, Hacı, Hafız, Hoca, Molla, Efendi, Bey gibi unvan ve lakapları kaldıran (2590) sayılı kanun 8- Kiave Kanunu (2596) 9- Ezanın Arapça okunmasını yasak eden (4055) sayılı kanun 10- Tekbir, selât ve hutbenin Türkçe okunmasını gerektiren kararlar ”İRTİCAYI HORTLATMAKTAN VAZGEÇMEDİLER” Türk Milletinin yetiştirdiği en büyük dehanın nurundan feyiz alan bu köklü inkılâp hamlelerinin, başta yurt ve milletini seven aydınlar olmak üzere, bütün halk tabakaları tarafından derin bir anlayış ve tasviple karşılandığı ve tamamıyla benimsenerek cemiyetimizin bünyesine sindiği muhakkak olmakla beraber, daha başlangıçtan itibaren bu yüzden menfaatleri bozuk olan veya siyasi ihtiraslarını bu yolda tatminden başka çare görmeyen inkılâp düşmanı unsurlar, faaliyetlerini sinsi bir surette devam ettirerek, saf halkı zehirlemekten ve fırsat buldukça irticayı hortlatmaktan vazgeçememişler ve devlet ve milletin başına zaman zaman dert açmışlardır. Şeyh Sait isyanı, Menemen hadisesi, Rize şapka olayı, Bursa’da Türkçe ezan aleyhindeki nümayiş gibi vak’alar bunların en önemlilerindendir. Son yıllarda, bunlar gibi ayaklanma mahiyetinde olmamakta beraber, irtiaci olayların gittikçe arttığı, inkilâbımızın selameti için üzerinde hassasiyetle durulması gereken tezahürler gösterdiği dikkati çekmektedir. 946 yılında, gerileme çabalayışlarında, bir önceki yıla nazaran yüzde 80 nisbetinde bir artış görülmektedir. 947 yılının ilk dört ayı içinde tespit edilen rakamlar ise, bu artışın endişe verecek ölçüde devam ettiğini isabet etmektedir. ”IRKÇI VE KOMÜNİSTLER GİBİ İRTİCACILAR DA DEMOKRASİDEN ‘FAYDALANMAK’ İSTİYOR” Irkçılık ve komünistlik gibi vatan ve millet düşmanı diğer cereyanlarla birlikte irtica unsurlarının da demokratik gelişmelerden faydalanmak istedikleri anlaşılmaktadır. Seçimler dolayısıyla, yurdun birçok yerlerinde irticayı körükleyen aşırı ve çok zararlı propagandalar yapılmıştır. Matbuat kanununda yapılan son demokratik değişiklikten cür’et alan irtica, yayın sahasında da faaliyetini arttırmış bulunmaktadır. İrtica konusunda memlekete ve inkilâba en çok zararı dokunmuş olan tarikatcılık faaliyetleri de son zamanlarda hız almış ve hatta yeniden bazı tarikatlar türemiş bulunmaktadır. Bu cümleden olmak üzere Ankara’da Pilâvoğlu isminde birisinin kurduğu Ticani tarikatının, yeni olmasına rağmen, binlerce müridi bulunduğu ve bunların şeyhlerine fanatik bir şekilde bağlı oldukları tespit edilmiştir. Bilhassa alevi ve Nakşibendî tarikatları, üzerinde ayrıca durulacak bir önem taşımaktadırlar. Bu tarikatlar memleketin her tarafına yayılmış ve kök salmış durumdadırlar. Bilhassa Nakşibendî tarikatı birlik harekete en elverişli bir tarikat olması ve mensuplarının Kudbülaktabın (Sait Nursi) her emrine kayıtsız ve şartsız boyun eğmeleri bakımından, politika oyunlarına alet olacak ve adeta siyasi teazzuv halini alacak özelliktedir. Şeyh Sait’in isyanı alevlendirmek için bu özelliklerden kuvvet alıp faydalandığını ve Menemen hadisesinin de Nakşibenî ğavsı olan Erbilli Şeyh Esat’ın tahriki eseri olduğunu hatırlatmakta ve bunlardan günün birinde yurda daha büyük zararlar da gelebileceğini gözden uzak tutmamakta büyük fayda vardır. İnkılabımızın en aziz ülküsü olan yekpare bir millet olarak yaşamak ve gelişmek yolunda önümüze çıkan diger zararlı cereyanlarla olduğu gibi, son zamanlarda memleketimizde genişlemek istidadını gösteren tarikatçılık faaliyetleri ve dini maske yapan tahriklerle de en şiddetli şekilde mücadele etmek, inkilap ve milliyet prensiplerimizin korunması için hayati bir zaruret haline gelmiştir. Bu mücadelede daima uyanık bulunmak ve başarılı sonuçlar elde etmek için aşağıda yazılı hususların uygulanması lüzumlu görülmektedir: ”KÖY KÖY, KASABA KASABA TESPİT EDİLSİN” 1- Her il bölgesinde (677) sayılı kanundan sonra faaliyette bulunmuş eski tarikatların şeyh, halifelik ve mürit gibi muhtelif namlarla anılan şefleri ve mensuplarile kanundan sonra tarikatçılık faaliyetlerine iştirak etmiş veya her ne surette olursa olsun irticai tahrikatta bulunmuş olanlar, köy köy ve kasaba kasaba çok gizli bir şekilde tespit edilerek bunların eksiksiz listeleri yapılacaktır. Bu listelerin birer örneği bakanlığa gönderilecek ve asılları şahsen İl Emniyet Müdürü’nün nezdinde muhafaza edilecektir. Bunların mevcudiyetinden ve muhtevasından Vali ve Emniyet Müdürü’nden başka hiç kimsenin malûmatı olmayacaktır. 2- Tarikatçılık faaliyetleri ister söz, ister yazı, ister fısıltı halinde olsun her türlü irticai tahrikat olayları, bu genelgeye ilişik olarak yeter miktarda gönderilen, arkalarındaki açıklamalar dairesinde, doldurulmak suretiyle derhal bakanlığa bildirilecektir. 3- Yukarıda yazılı inkılâp kanunlarının tam bir şekilde uygulanması dikkat ve hasssiyetle takip edilecek ve aykırı harekette bulunanlar derhal yakalanıp adalete teslim olunacaklardır. Adli takibatın safhalarından ve sonuçlarından bakanlığa muntazaman bilgi verilecektir. ”VALİ ARKADAŞLARIM ŞAHSEN İLGİLENSİN” 4- En az haftada bir defa asayiş toplantısında ilin tarikatçılık ve irticai hareketler bakımından durumu gözden geçirilecek ve bilhassa bu gibi hareketlere ön ayak olabilecekleri umulan şefler ve tahrikçilerin fenalıklarını önleyici tedbirler üzerinde önemle durulacaktır. Bu konuda milletimizin ve inkılâbımızın istikbal ve selameti, şuurla ve vatansever idarecilerimizin gösterecekleri dikkat ve hassasiyetle büyük ölçüde bağlı kalmaktadır. Bu sebeple vali arkadaşlarımdan bu işlerle en yakın şekilde ve şahsen ilgilenmelerini ve yukarıda yazılı tedbirlerin tatbikini bizzat kovuşturup sağlamalarını önemle rica ederim. Genel Müfettişliklere ve Valiliklere yazılmıştır.” (Belge no: 6) ![]() Genelkurmay Başkanlığı’ndan İçişleri Bakanlığı’na Aralık 1959’da gönderilen yazışmada, Nurculuğun ordu bünyesinde yayıldığı yazıyordu. Ordu içinde faaliyet gösteren Nurcuların belirlenmesi isteniyordu. “Nakşilik: yakın tarihimizde başlıca irtica hareketlerinde daima ön planda gelen tarikatlar arasındadır.” Uyarı niteliğindeki, genelge ve tamimlere bir de Sarayköy Kaymakamı’nın raporu da eklenecekti.
Yıl 1953. Tarih 7 Temmuz. Sarayköy Kaymakamı Orhan Zaim tarikatlarla ilgili bir rapor yazıyor. Zaim, raporunda önce tarikatların İslami kaidelerin yer ve zamana göre başka başka yorumlanarak ortaya çıktığını vurguluyor, sonra tarikatların iç yüzünü şöyle anlatıyor: “İlk çıkış anında halkın yararına çalışan ve onları eğiten tarikatlar zamanla bu özelliğinden sıyrılarak onları sömürmeye, çağın getirdiği yeniliklere karşı olmaya ve insanların yararına olan gelişmelere de taassup içinde karşı durmaya başlamışlardır. Bu bozuluşun yanında, gerçek konumunda kalanların olmasına karşılık çoğunluğun halkı sömürmeye yönelik hareketleri ve bilgiden yoksun insanları körü körüne kendilerine bağlamaları ve onları amaçları doğrultusunda kullanmaları, kontrol altına alınmalarını gündeme getirmiştir.” Dönemin belirlenen tarikatlarını “Kadirilik, Rıfailik, Halvetilik, Yeseviyye, Nakşibendilik, Mevlevilik, Bektaşilik, Melamilik, Şazelilik ve Celvetilik” şeklinde sıralayan Kaymakam Zaim, bu tarikatların tüm faaliyetlerini, örgütlenme yöntemlerini de tüm ayrıntılarıyla anlatıyor. Kaymakam Zaim, altı çizilmesi gereken bir tarikata o dönemde işaret ediyor ve bu tarikatın ismini “Nakşibendilik” olarak açıklıyor: “Takriben 700 sene evvel Horasan’da Baahettin Mehmet Nakşibendi tarafından kurulmuştur. Taşkent ve Semerkant’ta derhal geniş bir yayılma alanı temin eden Nakşilik, bilhassa İç Anadolu’da süratle yayılmıştır. Şark illerimizde, Kayseri, Sivas, Ankara mülhakatı, Çorum, Kastamonu, Antalya (Alanya ve Akseki’de) vilayetlerinde büyük bir yoğunluk gösteren Nakşilik yakın tarihimizde başlıca irtica hareketlerinde daima ön planda gelen tarikatlar arasındadır. Menemen-Kubilay hadisesine ismi karışan ve tutukluyken ölen Esat Efendi, tarikatın başlıca halifelerindendi. Oğlu Şeyh Ali Efendi de aynı hadiseyle alakalı görülmüş, mahkemeye tevdi edilmiş ve asılmıştır. Tarikatın bir de Halidi kolu mevcuttur ki memleketimizdeki Nakşi tekkelerinin çoğu da bu koldandır. Yakın tarihlerde ölen ve Kutup diye anılan Halidi kolundan Küçük Hüseyin Efendi öldüğü zaman iki halife bırakmıştı. Bunlardan biri Haşim Mardini’nin babası olup yakın zamanda vefat eden Ömer Fevzi Mardini’ydi. Diğeri ise İstanbul’da Suadiye’de ikamet eden Süleymaniye Camii başimamıyken emekli olan Hafız Kudsi’dir. Özellikleri: a)- Bu tarikin mensupları gayet mutaassıp kimselerdir. Kendilerinden olmayan kimselerle konuşmadıkları ve tarikattan olmayan kimselerin selamını almadıkları iddia olunmaktadır. b)- Top sakal koyuverirler ve bıyıkları kırkıktır. c)- Şapka giymemeye gayret ederler, bere giymeye meraklıdırlar. d)- Beş vakit namazlarını büyük itinayla kılarlar ve hatta sünnetleri iki yerine dört rekat olarak kılarlar. e)- Bir araya toplanıp şeyhin başkanlığında tespih çekerler, zikirleri gizlidir. Başları öne düşmüş, gözleri kapalı tespih elde hareket eder, buna ‘Murakabeye (düşünce) daldılar’ denir.” NURCULAR ORDU İÇİNDE ÖRGÜTLENİYOR Polis arşiv belgelerinde Genelkurmay Başkanlığı’nın bir belgesi de yer alıyor. Polisin arşivinde bulunma nedeni, Genelkurmay Başkanlığı’nın İçişleri Bakanlığı’na gönderdiği bir belge olması. “Çok gizli” ve “ivedi” damgalı bu belge 9 Aralık 1959 tarihini taşıyor. Antetinde, “T.C. M.M.V. (Milli Müdafaa Vekaleti) Erkânıharbiye-i Umumiye Riyaseti Karargâhı Ankara” şeklinde başlık olan belgenin konusu da “Muzır faaliyetler Hk.” olarak belirtiliyor. “Milli Müdafaa Vekili Etem Menderes” imzalı belgede Nurculukla ilgili İçişleri Bakanlığı’ndan yardım isteniyor: ”Dahiliye Vekâletine, 1. Son zamanlarda Nurculuğun yurt sathına yayılma istidadında bulunduğunu ve bu arada Ordu bünyesinde de kendine mahsus usullerle bir zemin hazırlamakta olduğunu gösteren çeşitli faaliyetlere dair raporlar alınmaktadır. 2. Millet ve ordu saflarında dini, sosyal ve siyasi inanışlara hükmetme yaliyle ikilik yaratmak suretiyle Silahlı Kuvvetler’in moral ve disiplini üzerinde müessir olması muhtemel görülen çeşitli muzir faaliyetlerin kısa zamanda kontrol altına alınarak yayılmasının önlenmesi ve tesirsiz hale getirilmesi lüzûmlu mütalâa edilmektedir. Ordu bünyesinde bu tip muzir faaliyetlerle müessir bir şekilde mücadele edebilmek için; bahis konusu muzir faaliyetlerin tarihçesi, mahiyet ve tatbikatına ait esaslarla çalışma metodları, birbirileriyle münasebetleri; dini, sosyal ve politik sahalardaki maksad ve gayeleriyle hariçteki teşkilat ve çalışmaları hakkında derlenmiş bilgilere ihtiyaç duyulmaktadır. Bunlara ilâveten; a. Nurculuğun/Komünizm, Kürt ve Arap milliyet cereyanları ile olan münasebetleri, b. Nurculuğun tarikat, mezhep ve şeyhlik mevzulariyle alâka derecesi, c. Nurculuğun yaygın bulunduğu idarî, içtimaî, siyasî ve çeşitli teşekküllere ait muhit ile nurcuların yekûn teşkil ettiği şehir ve kasabalarımız, d. Silahlı Kuvvetler camiasındaki Nurculuğun bugünkü durumu ve Nurculukla iştigal eden Ordu mensupları, e. Nurculuğun yayılmasında âmil olan sebepler, f. Alınması lüzûmlu görülen müessir ve mufassal tertip ve tedbirler hakkında aydınlatıcı bilgilere lüzûm görülmektedir. Bu arada, Saidi Nursi’nin ve diğer Nurcu elebaşılarının durumları ile Nur yayınlarının tamamını ihtiva eden bir dokûmanın teminine ihtiyaç duyulmaktadır. 3. Yukarıda marûz bulunan hususatın derlenerek âcilen vekâletimize gönderilmesine müsaadelerini arzederim.” (Belge no:7) “SAİD NURSİ’NİN GAYESİ PARA DEĞİL” Polis Arşiv Belgeleri dosya çalışmasında İçişleri Bakanlığı’nın Genelkurmay Başkanlığı’na nasıl bir yanıt verdiğine dair bir belge bulunmuyor ama dönemin istihbarat örgütü olan MAH’ın (şu andaki Milli İstihbarat Teşkilatı) bir “gizli” yazısı bulunuyor. 30 Aralık 1959 tarihini taşıyan bu istihbarat notu Emniyet Genel Müdürlüğü’ne yazılıyor. Belge, Samsun’da Nurcuların faaliyetine ait bir istihbarat bilgi notundan oluşuyor: “Samsun Nurcularından Mustafa Bağışlayıcı, Tevfik Furtun, Osman Tüfekçi, Hürrem Tüysüz, Ali Rıza Sağlamer, Hamdi Sağlamer, Mühittin Gür, Abdullah Tüfekçibaşı ve Mahmut Yılmaz adlı şahısların aleyhlerine açılan davada beraat edeceklerini ve her fırsatta hiç çekinmeden ve hatta hakim huzurunda bile, bu uğurda kafaları kesilse dahi mücadeleden yılmayacaklarını, bir vatandaşı Nurculuğa çevirdikten sonra ölmeye hazır olduklarını, bu şekilde ölürlerse şehitlik mertebesine ulaşacaklarını, kendilerine mani olmaya çalışanların hüsrana uğrayacaklarını, hiçbir serveti olmayan Said Nursi’nin bir kulübede oturduğu ve yüz milyon üyesi bulunduğunu, bunlardan birer kuruş almak suretiyle servet sahibi olacak bu şahsın buna tenezzül etmediğini, gayelerinin; 1. Kadınların açık saçık gezmemeleri, resmi dairelerde çalıştırılmamaları, 2. Pazar tatilinin eskisi gibi cumaya çevrilmesi, 3. Lâiklik prensiplerinin kaldırılması, 4. Dini akidelerin kuvvetlendirilmesi olduğu ve Kur’an yolunda din yolunda kanlarını, canlarını vereceklerini ve (elimize fırsat geçerse, ki bu fırsat geçecektir, yapacağımızı biz biliriz)’ şeklinde konuştukları duyulmuştur.” ( Belge no: 8)
Fethiye Müftüsü Mehmet Dirlik, 14 Nisan 1966’da Kaymakamlığa bir yazı gönderdi. Yazıda Fethiye’de Nurcuların Atatürk’ü “teccal” olarak gördüğü, şapka takan herkese “teccalin mikrobu” dediği belirtiliyor. Polis arşiv belgeleri, “Çarşaf-Peçe-Peştamalla Örtünme Sorunu” başlıklı çalışma bir tespitle sonlanıyor. Yan başlıkta yazının özeti olarak “Nurculuk ve Gericilik faaliyetleri hk.” şeklinde belirtilmiş tespit sıradan bir insan tarafından değil bir din adamı tarafından yapılıyor, bir müftüden.Fethiye Müftüsü Mehmet Dirlik imzasını taşıyan bu tespit resmi olarak Kaymakamlığa, 14 Nisan 1966 tarihinde gönderiliyor: GERİ DÜŞÜNCELERLE İLERİ MİLLETLER SEVİYESİNE ULAŞILMAZ “Müftülük görevini üzerime aldığım tarihten bu yana aşağı yukarı kazaya bağlı bütün köyleri dolaştım. Vatandaşlarla ve köylerdeki din adamları arkadaşlarımızla tanıştık. Hasbıhaller etti bu günki feza devrinde aya ulaşılmaya çalışıldığı bir devirde iptidai ve geri düşüncelerle memleketimizin kalkınıp ileri milletler seviyesine ulaşamayacağını ancak geri değil ileri düşüncelerle bir memleketin kalkınabileceğini ve ilerlemeye dinin engel olmadığını daha yardımcı olduğunu Hazreti Peygamber’in, ‘okumakla ilimle çalışanların ibadet etmiş insanlar kadar muteber olurlar’ sözünü hatırlatarak telkinlerde bulundum. NURCULAR VE TECCALLAR DİYE AYRILACAKLAR Fakat kökü taşrada bulunan ve birkaç senedir Fethiye’nin birçok köylerini kapsayan Nurcular, Müslüman dininini kabul etmediği, Mukkades kitabımızda da yeri bulunmayan bambaşka ayrı bir (hatta vatandaşı birbirinden ayıran, ikilik yaratma metodlarla başka bir din yolu takip edilmektedir ve bu durum önlenmediği takdirde bir iki sene içinde bütün Fethiye köylerini kaplıyacak, camilere devam eden hakiki Müslümanlardan bunların yollarına kapılacak, camilerimiz boy kaldığı gibi vatandaşlarımızda, Nurcular ve Teccallar adı altında ikiye ayrılıp önlenmesi çok güç bir durum olacaktır.) BU BÜYÜK TEHLİKE ÖNLENMELİ Namus ve şerefimle üzerime devir aldığım vazifemde noksanlık bırakıp ileride günahkâr olmamaklığım için Büyük Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet Rejimi’nin bir çocuğu olarak ve bu rejime kutsal dinin her türlü baskı ve tazyikten uzak olarak salim bir şekilde gelişeceğine inanan insanlar olarak gerek dinimizin ve gerekse Büyük Atamız ve O’nun kurduğu rejimin korunması bakımından bizzat görüp müşahede ettiğim tehlikelerden birkaçını yüksek bilgilerinize arzetmeyi uygun buldum. Bu büyük tehlikenin önlenmesine ve kandırılmış cahil vatandaşların gittiği yolların yanlış olup doğru yola gitmelerinin memleket millet menfaatlarına rejimin selametine olacağının kendilerine duyurulup inandırılmasına delaletlerini dilerim. NURCULAR ŞAPKA GİYMEZ, GİYENE SELAM VERMEZ 1. Nurcular Büyük Atatürk’e (Teccal) olarak bakarlar ve Teccal doğdu, öldü, bıraktığı mikropların temizlenmesi icap eder düşünce ve kanaatındadırlar. Ata’nın bıraktığı mikroplar şunlardır: Bütün inkilapları mikrop olmakla beraber başlıcaları şunlardır: Şapka giymek teccal icadıdır. İlkokul öğretmenleri ve münevver gençlik teccalın elemanları ve baş mikroplarıdır. 2. Mevcut kanunlarımız tamamen Teccal kanunudur. Bunların yerini şeri kanunlar almalı ve şeri kanunlara göre evlenmek icap eder diyorlar. (Hatta medeni kanuna göre yapılan nikahlı ailelerden vazgeçmişler aile hayatını terk etmişlerdir, bekarları da asla evlenmiyorlar.) 3. Cuma namazlarını camilerde diğer Müslüman vatandaşlarıyla birlikte değil kendi intihap edecekleri ve ettikleri yerde herhangi bir günde kılmaktadırlar. 4. Ramazan oruçlarını devletin resmi ilanından başka günlerde tutarlar ve Ramazan bayramı namazlarını Müslümanların kıldığı günden üç dört gün evvel kılarlar. 5. Kurbanlarını Kurban Bayramı’ndan üç dört gün evvel keserler. 6. Şapka giymezler. Teccal icadıdır diye ve böylelikle hem Nurculuklarını ispat ederler ve hem de şapka, kıyafet kanununa aykırı hareket ederler. 7. Karşılarından başı şapkalı bir vatandaş geldiği takdirde ona selam vermezler, Teccalın mikrobu derler. 8. Bugünkü rejimin dinsiz ve Teccal rejimi diye bakarlar ve devlete vergi ödememek için ancak kendi geçimlerini temin edecek kadar çalışırlar. Çünki onlara göre dinsiz hükümete vergi ödenmez ancak şeri hükümete vergi ödenirmiş. 9. Müritleri Said Nursi’yi Hazreti İsa olarak tanırlar ve İsa’nın dünya yüzünden yer yüzüne indiğini iddia ederler. 10. Şapka giymemek için saçlarını uzatırlar ve her gün sakal traşı yaparlar. Çünki müritleri her gün traş olurmuş. GAYELERİ ATATÜRK REJİMİNİ KÖKÜNDEN YIKMAK Gayeleri Atatürk rejimini kökünden yıkmak ve yerine kendi arzuladıkları bir rejimi kurmaktır. Bunda muvaffak olabilmek için peşinen vatan sathına yayılmak ve ikilik çıkarmak ekseriyeti aldıktan sonra arzuladıkları idareyi kurmak için teşebbüse geçmektir. Nitekim bizim Fethiyemizde durum tehlikeli bir şekil almıştır. Mesela; (Kadıköy, Çamurköy, Güneşli Köyü, Gebeler, Alaçatı, Ören ve Ceylan köylerinde Nurcular ekseriyeti almış, elemanları şehir kıyılarına yerleşmiş kolları ise bütün köylerde cahil vatandaşları kandırarak Nurcu yapmaktadırlar. Fethiye’de İsmail Dalamanlı isminde bir ayakkabı ustası ile Fethiye’nin Tuzla mevkiinde oturur, Alaçatı köyünden Mustafa Aydın ve oğlu Necati Aydın ve gene Alaçatlı Haçı Sadık Aydın ve isimlerinin tespitine imkan bulamadığım birçok Alaçatılı ve diğer köylerden müritler ve Zorlar köyünden Yusuf Tanış ismindeki şahıs baş mürit olarak merkez gözü ile baktıkları Adapazarı’ndaki ve Mehdi olarak tanıdıkları Yakup ismindeki şahısla münasebet temin ederek teşkilatlarını kuvvetlendirmektedirler. Sevgili vatanımızın ve milletimiz ve cumhuriyet rejiminin ve bu rejimin yaratıcısı Büyük Atatürk ve O’nun inkılapları ve milletteki atatürk sevgileri için durumu tehlikeli gördüğümden önlenmesi için yüksek ittilalarınıza saygılarımla arz eder gereğinin yapılmasını dilerim.” (Belge no: 12) * Teccal: Deccal olarak da biliniyor. Dini inanışlara göre kıyamete yakın bir zamanda ortaya çıkacak olan yalancı ve kötü yaradılışlı kimse. Polis arşiv belgelerinde yer alan iki önemli belge, Said Nursi’nin cesedinin Emirdağ veya Isparta’ya nakledildiğini ve Isparta Şehir Mezarlığı’na gömüldüğünü gösteriyor.
Nurculuk tarikatının lideri Said Nursi’nin cesedinin nereye gömüldüğü hâlâ tartışılıyor, bilinmiyor. Uçakla Akdeniz’e atıldığı söylentileri bile kitap konusu oldu, gazetelerin manşetlerini süsledi. Polis arşiv belgelerinde yer alan iki önemli belge, Said Nursi’nin cesedinin nakline ve tekrar defnine ait... Bu belgelerde Said Nursi’nin cesedinin Emirdağ veya Isparta’ya naklinin izin belgelerine ait Isparta Şehir Mezarlığı’na gömüldüğüne dair resmi bilgiler yer alıyor.
Daha önce kamuoyunda tartışılan bu bilgilere ait belgeler aynen şöyle: NAKİL İZİN BELGESİ “Zabıt Varakası Konya İmam Hatip Okulu Fahri Arabi hocası Abdulmecit Ünlükul’a Urfa’de meftun kardeşi Saidi Nursi’nin cesedini naklikabur suretile Emirdağ veya Isparta’ya nakline müsaade olunmasına dair 4 Temmuz 1960 tarihli dilekçesi ve belediye Tabipliğinin naklin bir mahzur teşkil etmiyeceği yolundaki 11 Temmuz 1960 tarihli raporu üzerine 12 Temmuz 1960 Salı günü sabahleyin adı geçen mevtanın medfun bulundugu Mevlüt Halil dergahına gelinerek kardeşi Abdülmecit Ünlükul’un huzurunda kabir açılarak mevta çıkarılmış ve Hıfzısıhha Kanunu’nun 230.maddesine göre Sağlık Bakanlığınca hazırlanmış bulunan talimatnamenin tarifatı dairesinde ve fenni şekilde tabutlanmış ve tabut mühürlenerek kardeşi Abdülmecit Ünlükul’a teslim edilmiş olmakla işbu zabıt varakası birlikte tanzim ve imza edildi. İmzalar: Belediye Tbp. Hikmet Öner, Sağlık Müd. Celal Ada, Emniyet Müd. Şükrü Polat, Merkez Kumandanı (burada iki harf okunmuyor ama Sv olabilir) Kd.Yb. Ferudun Ertürk, Vilayet J.Kumandanı Yb. Mustafa Gönenç, (okunmuyor ama Hazırda olabilir) Mevtanın kardeşi Abdülmecit Ünlükul.” TEKRAR DEFİN İZNİ “Zabıt Varakası Konya İmam Hatip Okulu Fahri Arabi hocası Abdulmecit Ünlü kul’un Urfa’da meftun kardeşi Saidi Nursi’nin cesedini nakli kubur suretiyle Isparta’ya defnine müsaade olunmasına dair 4 Temmuz 1960 tarihli dilekçesi üzerine işbu talebi ıs’af edilerek 12 Temmuz 1960 günü Afyon’a getirilmiş bulunan mevtaya ait tabut Afyon’dan teslim alınarak Isparta’ya getirilmiş ve aynı gün akşamı kardeşi Abdulmecit Ünlükul’da hazır bulunduğu halde aşağıda imzaları bulunan şahıslar huzurunda Isparta Şehir mezarlığında ihsar edilmiş bulunan kabre defn edildigine dair işbu zabıt mahallinde tanzim ve hep birlikte imza altına alındı. Tarih:12/7/1960. İmzalar: Isparta Vali Muavini Bezim Ulcay, Emniyet Müdürü Zeki Vural, Vilayet Jandarma K. Zekeriya Kantekin, Merkez Kumandanı Yarday Atamer Hamdi veya Hamdi Atamer, Merkez Hukûmet ve belediye tabibi B. Rifat Ömer, Mevtanın kardeşi Abdulmecit Ünlükul.” (Belge no:10) ÇARŞAFLA MÜCADELE KOMİTESİ VE MANTO DAĞITMA KERVANI Dönemin Devlet Başkanı Cemal Gürsel’e Gaziantep’ten bir mektup geliyor. Mektup, 26 Aralık 1960 tarihini taşıyor. Mektubu, “Çarşafla Mücadele Komitesi” adına Türkan Gencer adında bir hanımefendi yazıyor. Bu mektupta, özellikle kadınların da örgütler kurarak Atatürk Devrimleri’ne destek verdiği ortaya çıkıyor. Üzerindeki notlardan mektubun önce 4 Ocak 1961 tarihinde Başbakanlığa, sonra 7 Ocak 1961 tarihinde de İçişleri Bakanlığı’na gönderildiğini anlıyoruz. Mektupta özetle şöyle deniliyor: “İskenderun’da Atatürk’ün heykeline karşı girişilen tecavüzü O’nun ulu kişiliğinde temsil ettiği Türk Milletine ve Devrimlerine yöneltilmiş bayağı bir hareket olarak Gaziantep çarşafla mücadele komitesi adına nefretle lânetliyoruz. Biz, 27 Mayıs devrimiyle yeniden açılan Atatürk Devrimlerinin yolunda yürümek, aydın yurttaşlar olarak üstümüze düşen görevleri yerine getirmek amacı ile, ekim başlarında çarşafla mücadele komitesini kurduk. Valilik makamının geniş desteğine mazhar olan komitemiz, Basın-Yayından belediyeye, Milli eğitim teşkilatından terziler derneğine kadar çeşitli kurumlarla işbirliği yaparak iki buçuk aydır çarşafla ve geri zihniyetle savaşmaktadır. Tertip ettiğimiz manto dağıtma kervanlarında tanesi 21 liradan hazırlatılan halk tipi mantolardan beş yüzü merasimle çarşaflı hanımlara giydirilmiştir. Bununla birlikte bu kadarını asla yeter görmemekte kıyafet devriminin zihniyeti içinde çarşaf davasının kökünden halledilmesi için bunun bir hukuk problemi olarak ele alınmasının uygun olacağı düşüncesindeyiz...” (Belge no:11)
Kubilay, Mehdi Mehmet’in yakasına yapışır ve yaptıklarının uğursuzluğunu anlatır. Yere düştüğü anda kurşunla yaralanır. Kalkıp camiye doğru ilerlerken yine düşer. Onu uzaktan gören Mehmet başını keser ve bayrak direğine takar. Halkı da iştirake çağırır. Bugüne kadar defalarca yazılmış, okunmuş, anlatılmış olan Kubilay Olayı, ilk kez polisin arşiv zabıtlarından birebir ve tüm ayrıntılarıyla anlatılıyor. Bu belgelerden “İrtica Ayaklanması” diye de adlandırılan Kubilay Olayı’nda neler yaşandığını, gelişmelerin nasıl takip edildiğini bulmak mümkün.“Mustafa Fehmi Kubilay: 23 Aralık 1930 tarihinde, yedek subaylığını yaptığı sırada Menemen’de bir grup yobaz ve tarikat üyesi tarafından 24 yaşında şehit edilen öğretmen. Terzi çıraklığı yaparken Antalya Öğretmen Okulu’nun imtihanlarını kazandı. Üç yıl Antalya ve bir yıl da İzmir Öğretmen Okulu’nda okudu. Bursa Öğretmen Okulu’nu bitirdi. (1926) Askerlik görevini yapmak üzere gittiği Menemen’de genç bir öğretmeni korumak isterken ayaklanan şeriatçılar tarafından başı kesilerek öldürüldü. Adına Menemen’de bir anıt yapıldı ve Bursa Öğretmen Okulu’na büstü kondu.
Bir tarikatın Manisa-Balıkesir bölgesindeki elebaşısı olan Laz İbrahim Hoca tarafından kışkırtılanlar, bu tarihte Manisa sokaklarında topluca harekete geçerek gösterilere başladılar. Başlarındaki Derviş Mehmet adlı yobaz, Menemen’in 72 bin Müslüman Arap tarafından kuşatıldığını, halkın yeşil bayrak altında toplanması gerektiğini ilan etti. Olay kısa zamanda tam bir irtica hareketi niteliğini aldı. Menemen’de yedek subaylığını yapan Mustafa Fehmi Kubilay, olayı mangasıyla bastırmak için başkaldıranların üzerine yürüdü. Topluluğu korkutarak dağıtmak amacıyla manevra mermisi taşıyan askerlere ateş emrini verdi. Asiler Kubilay’ı önce yaraladılar, sonra bir caminin musalla taşında başını kesip yeşil bayrağın tepesine takarak bir süre kasaba sokaklarında dolaştırdılar. Bu sırada kendilerine engel olmak isteyen Şevki ve Hasan adlı iki bekçiyi de öldürdüler. Ordu birlikleri hemen olay yerine gelerek şeriatçıları dağıttı. Bu arada Derviş Mehmet ve iki adamı öldürüldü. Balıkesir, Manisa ve Menemen’de sıkı yönetim ilan edildi. General Mustafa Muğlalı başkanlığında kurulan askeri mahkeme 2 bin 200 sanığı yargıladı. Bu sanıklardan bazıları beraat etti, bazıları çeşitli cezalara çarptırıldı. 29’u ise Kubilay’ın şehit edildiği yerde asıldı. OLAYIN HEMEN ARDINDAN TUTULAN RAPOR Aşağıda okuyacağınız 13212-5 no’lu belge, Kubilay Olayı’nın hemen ardından düzenlenen ilk raporlardan birisini oluşturuyor: “1- Vak’a failleri kimlerdir? Her birinin muhtasar hüviyetleri, iştigalleri, dervişliğe intisapları, şeyhleri Vak’anın failleri: A- Manisa’nın Ebekuyu Mahallesi’nden 33 yaşlarında berber maktul Hasan oğlu Mehmet. Giritlidir. Altı yedi seneden beri budakçılık ve çapacılıkla iştigal eder. Yedi sene evvel Nakşibendi tarikatına intisap etmiştir. Şeyhi Alaşehirli Şeyh Ahmet Muhtar Efendi’dir. Çerkez Etem’in Kuvayi Milliye arkadaşı olup birlikte Yunanlılara teslim olmuşlardır. B- Manisa’nın Lalapaşa Mahallesinde mukim Menemen’in Bozalan Köyü’nden 63 yaşlarında sütçü maktul Mehmet Dayı (eski sanatı rençberdir) beş sene evvel Nakşibendi tarikatına intisap etmiştir. Şeyhi Mehti namını taşıyan Giritli Hasan oğlu Mehmet’tir. C- Manisa’nın Ebekuyu Mahallesi’nden 319 tevellütlü bağcı maktul Şamdan Mehmet. Üç sene evvel Nakşibendi tarikatına intisap etmiştir. Şeyhi maktul Giritli Mehti Mehmet’tir. D- Manisa’nın Ebekuyu Mahallesinden 329 tevellütlü bağcı Giritli Ali oğlu Hasan. Bir ay evvel Nakşibendi tarikatına intisap etmiştir. Şeyhi maktul Giritli Mehti Mehmet’tir. E- Manisa’nın Narlıca Mahallesi’nden 318 tevellütlü bağcı Emrullah oğlu Mehmet Emin. Üç ay evvel Nakşibendi tarikatına intisap etmiştir. Şeyhi maktul Giritli Mehti Mehmet’tir. F- Manisa’nın Aktarhoca Mahallesi’nden 326 tevellütlü nalıncılıkla iştigal eden Mustafa oğlu Hasan. İki sene evvel Nakşibendi tarikatına intisap etmiştir. Şeyhi Manisa Tabur İmamı Laz İbrahim Efendi’dir. Bunun mühim rolleri vardır. 1- Ne zaman, nerede içtima ederler ve ne ile meşgul olurlarmış? Vak’anın failleri olan (altı şahıs) Mehti ve müritleri üç aydan beri sık sık Manisa’nın Lalapaşa Mahallesi’nde çırak Mustafa’nın kahvesiyle tatlıcı Hüseyin Efendi’nin, Manisa’da Tabur İmamı İlyas Efendi’nin hanesinde toplanarak zikir ederler ve görüşürlerdi. 2- Harekete geçmeye ne vakit karar verilmiş, kim vermiş, maksat ve hedef ne imiş? A- 4/Kanunuevvel/930 tarihinden 7/12/930 tarihine kadar Manisa’nın Lalapaşa Mahallesi’nde tatlıcı ......... da harekete geçilme kararı verilmiş, mehti denilen maktul Derviş Mehmed’in bu baştaki teklifi müritlerce kabul edilmiştir. B- Hedef ve maksatları: Menemen’de Derviş Mehmed’in mehtiliğini ve şeriatı ilan, halkı tevbe ve imana davet ile beraber bu hareketlerini diğer kaza ve vilayetlere de teşmil etmektir. Üç buçuk ay evvel on altıncı fırkadan mütekait imamlardan olup İstanbul’dan gelen İbrahim Efendi huzuriyle Manisa’da elyem Tabur İmamı İlyas Efendi’nin evinde yapılan bir içtimada; Mütekait Laz İbrahim İbrahim Efendi; Abdülhamid’in oğlu Selim Efendi’nin büyük bir kuvvetle bu sene memleketi işgal ve Ankara’yı iskat ederek Halife ve Padişahlığa çıkacağını ve şeriatın tekrar tesis edileceğini ve bu meselelerin İstanbul içtimaında görüşüldüğünü huzuruna bildirmiştir. 3- Hangi köylere, ne gün uğramışlar, kimlerle görüşmüşler, köylerin muavenetleri: A- 7/12/930’da Manisa’dan çıkan mürtecilerden Mehti Mehmed, Şamdan Mehmet, Sütçü Mehmet aynı günde Manisa’ya beş saat mesafede Paşa Köyü’ne gelerek mehtinin kayınvalidesi Rukiye’nin evine misafir olmuşlardır. Burada bir gece istirahatla Manisa’da Bıçakçı Mustafa, Giritli İsmail tarafından tedarik edilerek Rukiye’nin evine bırakılan silah ve cephanelerini almışlardır. 8/12/930 tarihinde kendilerine iltihak eden Giritli Hasan, Emrullah oğlu Mehmet Emin, nalıncı Mustafa oğlu Hasan, Çakır Mustafa oğlu Ramazan ile birlikte saat 18’de Paşa Köyü’nden hareketle iki saat yol yürüdükten sonra 9/12/930 tarihinde Menemen’in Sünbüllü Köyü civarında ormana gelmişler ve bir su başında beş altı saat istirahat etmişlerdir. B- Burada Çakır Mustafa oğlu Ramazan bunları bırakarak geriye kaçmıştır. Diğer altısı bu ormandan saat 14’te kalkarak saat 22’de Menemen’in Bozalan Köyü’ne gelmişlerdir. Bozalan Köyü’nde Sütçü Mehmed’in kardeşi Hacı İsmail’in evinde bir hafta misafir kalarak zikir ile meşgul olmuşlardır. Bu müddet zarfında gelen gidenin çokluğu zikirlerine mani olmaya başlamış ve mehti ile Sütçü Mehmed’in teklifi üzerine bir kulübe yapmış ve mürteciler buraya nakletmişlerdir. Burada da bir hafta kalarak zikir ve tevhit ile meşgul olmuşlardır. Bunlar Paşa Köyü’nde kahvede bütün köy halkına (Mehtii Resul) olduğunu ilan ettiği gibi Bozalan Köyü’nde de Hacı İsmail ve büyük oğlu Hasan, küçük oğlu Hüseyin, Koca Mustafa, Göreceli Abdülkerim, köy ihtiyar heyetinden Halil oğlu Hasan’a ve diğer bütün köy halkına mehtiliğini ilan etmiştir. C- Paşa Köyü’nde mehti arkadaşlarına kayınvalidesi Rukiye’nin damatları Osman, Abdurrahman, Ahmet ve Bozalan’da Hacı İsmail ve oğullarıyla Koca Mustafa ve Abdülkerim ve diğer bazı köylerden iaşe ve ibate hususunda yardım görmüşler ve bu köylerin ihtiyar heyetlerinden hiç kimse irtica hareketinden hükümeti haberdar etmemişlerdir. (Kuco Mustafa mürtecilerin Bozalan’da kaldıkları bir hafta zarfında Menemen’e gelerek hükümetin kendilerinden haberdar olup olmadığını tetkik ve ihbar etmek vazifesini almış ve ifa etmiştir.) 4- Menemen’e hareket:
Olayın meydana geldiği bölge. (17 Kasım 1930, Cumhuriyet Gazetesi) 22/12/930’da saat 17’de Bozalan’daki kulübelerinden hareket eden mürtecileri Bozalanlı Hacı İsmail’in küçük oğlu Hüseyin ile Göreceli Abdülkerim kendi merkepleriyle Görece Kabristanı’na kadar getirmiş ve Abdülkerim’in (Allah muvaffakiyet versin, şeriatı kurduktan ve bu işi muzarferen başardıktan sonra ben arkadaşlarımla birlikte size iltihak ederiz) demiş. Mürteciler Menemen’e doğru yola devam ederek Gediz nehrini kayıkla geçmişler ve 23/12/930’da saat 6.30’da Menemen’e gelmişlerdir. Bozalan’da iken Emiralem Jandarma Karakolu’nun basılarak silahlarının alınması konuşulmuş ise tatbik edilmemiştir. 5- Saatler tasrih ve tespit edilmek şartıyla Menemen’deki hareket ve faaliyetleri: A- Mürteciler evvelce aralarında karar verdikleri veçhile Şaban Ayı’nın üçüncü gününe müsadif (23/12/930) sabahı saat altı buçukta Yahşigedik denilen mahalden Menemen Kasabası’na dahil olarak Zafer İlk Mektep binasının önünden Müftü namı diğer Kise Köye mescidine gelmişlerdir. B- Saat yediyi on beş geçe sabah namazını müteakip camiden aldıkları (İnna Fetehnalek) yazılı bayrakla ve kendilerini 5-10 kişilik bir halk kütlesi takip etmek suretiyle yarım saat zarfında Belediye Meydanı ile Belediye arasındaki sokağı takiben ve hükümet önünden geçerek Bergama Caddesi’ne dahil ve mezkür caddenin solundaki Şeref Bey’in un ve yağ fabrikası önünden geçerek krokide oklarla gösterilen yolu takiben Pazarbaşı Mahallesi’ne dahil olmuşlar ve buradan Camikebir Mahallesi’nin Kılıçaslan Sokağı’nda kain Saffet Hoca’nın hanesine yakın bir köşede tevakkuf etmişlerdir. Bu tevakkuf yerinde Mehti, arkadaşlarına kendisine intizar etmelerini söyleyerek tek başına zahire mağazalarına çıkan sokağı takiben 68 numaralı Doğa köylü Ahmed’e ait zahire mağazası önünde Saffet Hoca’yla mülaki olmuş (Saffet Efendi Balkan harbinde ordu vaizliği etmiş ve Mısır’da tahsil görmüş bilahare Manisa’da Hatuniye Camii’nin vaizliğini yapmıştır) ve pek kısa bir tevakkuftan sonra Saffet Hoca mehtinin geldiği sokağı, Mehti de bu sokağa mütenazır bulunan ve diğer arkadaşlarının intizarda bulunduğu sokağa doğru gitmiş ve arkadaşlarını çağırarak Saffet Hoca’nın evi yakınındaki ve şimdiki Belediye Reisi İdris Bey’in pencereleri altındaki yay kaldırımında saf haline sokmuş ve kendisi öne geçerek karşıdan gelen ve evine giren Saffet Hoca ile uzaktan tekrar karşılaşmışlar ve Hoca evine girince Belediye Meydanı’na doğru yollarına devam etmişlerdir. C- Kafile, Camikebir’in önünden geçerek Türbe Mevkiine, Tavuk Pazarı, Arasta Çarşısı, Tosun Hanı, Keçeciler Çarşısı başından tekbir ve tehlil getirerek ve sokaklardaki halkı meydana davet ederek 7.4/’ta Belediye Meydanı’na gelmiş ve bayrağı dikmişlerdir. Bayrağın rekzi hususunda sabık belediye arabacısı Filornalı Yahya oğlu Hüseyin kazmasıyla toprağı kazarak çukur açmaya yardım etmiştir. 6- Cami, mescit, Saffet Efendi, Menemen’i dolaşma, Belediye Meydanı, Halk, Halkın Vaziyeti, methinin ve arkadaşlarının hal ve tavırları, görenler, resmi makamlardan haber verenleri (telgraf müdürü) a- Mürteciler kasabaya nasıl dahil oldukları ve mescide gelerek bayrak aldıkları ve dolaşma esnasında Saffet Hoca ile ne tarzda görüştükleri ve yarım saat devam eden dolaşmadan sonra belediye önüne hangi yolları takiben geldikleri altıncı maddede yazılmıştır. b- Mürteciler mescitten bayrağı aldıktan ve toplanmaya başlayan cemaatı bekleyerek onları dahi meydana davet eyledikten sonra ve bayrak taşımak vazifesini Nalıncı Hasan’a vererek altıncı maddede tasrih edilen dolaşma harekatını bitirdikten sonra belediye önüne gelmişler ve dolaşma esnasında mürteciler her mahallede halkın hükümet meydanına toplanmalarını yüksek sesle ilan etmişlerdir. Mürtecileri takip eden birkaç kişi ile bunların belediye meydanına tekrar avdetine kadar işbu meydanın muhtelif sokak başlarında toplanan kimselerin mevcudu bu safhada seksene baliğ olmuştur. c- Bayrağın dikilmesinde bu halk arasında altıncı maddede gösterildiği veçhile sabık bir belediye amelesi yardım etmiş, diğerleri seyirci vaziyetinde kalmışlardır. Mürteciler çektikleri esrar tesiri ile mütemadiyen (Şeriat ve tevhidin bayrağı altına giriniz, kurtulmak isteyen gelir, kalanlar kılınçtan geçecektir. Ben metii resul’üm. Arkamızdan 60 bin kişi gelmektedir ve sokakları her tarafta silahlı adamlarımız tutmuştur. Asker bize silah atmaz, bize top ve mermi tesir etmez) gibi ifadelerle hülasa olunabilen haykırmalarla halkı ayaklandırmaya çalışmakta idiler. Bunlardan nalıncı Hasan Bayrak muhafızlık vazifesini ifa etmekte, Ali oğlu Hasan, Emrullah oğlu Mehmet Emin silahsız olarak bayrak muhafızına yardım etmekte idiler. d- Bu manzarayı ilk olarak avukat katibi Mehmet Tevfik Efendi, hükümette bulunan jandarma yazıcısı Ali’ye haber verince Ali hemen topladığı dört neferi silah başı ve hükümetin avlusundaki duvarın arkasına yerleştirerek kendisi bayrak tarafına doğru ve bu adamların içine koşmuş ve bunların emellerini ve çirkin hareketlerini sormuştur. Mehti olan Derviş Mehmet kendisinin 12. imam olacağını herkesin bayrak altına geçeceğini, yine tekbir alarak söylemesi ve kendisine muhasım bir vaziyet almaları ve halkın toplanması üzerine ürken Ali hemen meydandaki otomobillerden biri ile jandarma yüzbaşısı Fahri Efendi’nin evine gitmiş ve vak’ayı haber vermiştir. Yüzbaşı hemen giyinerek ve yaya olarak Ali ile doğruca meydana gelmiştir. Yüzbaşı Fahri Efendi on adım mesafeye yaklaşınca ne için toplandıklarını, bayrağın sebebini sormuş ve toplanmanın yasak olduğunu anlatarak halka dahi (biz konuşuyoruz, siz ne bekliyorsunuz, işinize gidin) hitap ve ihtarı üzerine halk bir şey dememiş, Mehti de (şimdi on ikinci imama ve tevhide sizi iman ettireceğim) sözünü söylemiş ve işte bu sözler üzerine halkın bir kısmı el çırpmıştır. Yüzbaşı bundan telaş ederek ve halkın bunlarla birleşerek zehabile çirken bir tecavüze uğramamak ve hükümetin başına bir gaile açarak sonunda milletten birkaç yüz kişinin kırılmasına sebebiyet verilmesi gibi tevehhüm ve endişelerle asker kuvveti istemek için hükümete dönmüş ve evvelce yazıcı Ali tarafından mevziye sokulan dört jandarma neferini geriye çekerek hükümete girmiş ve mevki kumandanlığına müracaat etmek üzere hükümet binası içindeki santral odasına gelmiştir. Getirdiği jandarmalarla asker gelinceye kadar hükümete bir tecavüz olursa müdafaa etmelerini ve ateş açmalarını emreder ve jandarmalardan ikisini cephe kapısının iki tarafındaki iki pencereye yerleştirir. Yüzbaşı Fahri Efendi telefonla evvelahır üçüncü alaya ve kaza kaymakamının telefonu işlemeyince telgrafhane telefonu vasıtasıyla kaymakama ve ayrıca vilayete malumat vermiştir. Posta Müdürü bizzat kaymakamın evine gitmek suretiyle keyfiyetten kaymakamı haberdar etmiş ve kaymakam da aldığı büyük mikyastaki heyecanlı havadisi tahlil etmeden ve telefonun bozukluğu hasebiyle de jandarma bölük kumandalığıyla muhabere edemeden müşterek tedbir almak ve vilayeti de haberdar etmek amacıyla mevki kumandanın yanına gitmiş ve kışlaya giderken alay kumandanına yolda tesadüf etmiştir. Jandarma yüzbaşısı telefon santraline girer girmez evvela alay nöbetçi zabitini ve alay kumandan muavinlerinden stajyer Nedim Bey’i haberdar eder ve müfrezenin hükümete yerleştirilmesini ister ve jandarma bölüm kumandanı asker kuvveti istemek üzere hükümet dairesine gelirken yazıcı Ali’yi beraberinde getirmeyerek Nizamiye müfrezesini beklemek ve beraber gelmek üzere telgrafhane istikametine gönderir. Ali, itfaiye merkezine kadar gider, o esnada Kubilay Bey müfrezesi gelir, fakat telgrafhane ittisalindeki dar sokaktan ve kestirme yoldan girdiği için müfrezeyi göremez. Silahlar patlayınca telgrafhaneye doğru gelir, bu ana kadar dürüst hareket eden yazıcı Ali heyecana kapılır, telgrafhaneye girer ve telgrafçıların delaletiyle arka taraftaki odanın penceresinden sarkarak dışarı çıkar. Fakat bu müddet zarfında sırasında tafsil edildiği veçhile şehit zabitin başı kesilmek vahşet ve faciası da yapılmış olur ve görmüyor. Jandarma yüzbaşının hükümete girmesini müteakip 4. Alay İaşe Zabiti ve nöbetçi Yüzbaşısı Mehmet Ali Bey de o esnada ve Kubilay Bey müfrezesinin takip ettiği yoldan ve daha evvel belediye meydanına doğru gelirken mürtecilerle karşılaşır ve Mehti Derviş Mehmet bu zabiti çağırır ve aralarında bir bir mühavere olur. Buna da jandarma yüzbaşısına söylendiği gibi yüksek sesle tevhitten ve şeriattan, irşattan bahseder. Yüzbaşı bu manzaranın vehametini görünce o da hükümetteki telefon santraline gelir ve mevki kumandanlığından Nedim Bey’den bir müfreze ister. Mevki kumandanlığı daha evvel jandarma kumandanlığından vaki müracaat üzerine Kubilay Bey müfrezesinin yola çıktığını ve o müfreze ile irtibatı emreder. Yüzbaşı Bey müfrezenin gelmesine intizaren jandarma tavlasındaki emireri vasıtasıyla evinden tabancasını ister ve hükümete girer. Jandarma yüzbaşısı ona bir mavzer verir ve hükümette yüzbaşısı ile kalır. İrtibat tesis edilemeyen Kubilay Bey müfrezesi geldikten ve vahşiyane ika edilen şehadet vak’ası camiin iç avlusunda yapıldıktan sonra dahi yine hükümette kalırlar ve orada ikisi zabit olmak üzere herhalde faik bir silah kuvveti vücuda gelmiş bulunur. Kubilay Bey müfrezesi saat sekiz buçukta hadise mahalline geliyor. Efradı telgrafhane ittisalindeki yolda manga kolu nizamında ve süngü taktırarak bırakıyor. Kendisi mürtecilerin yanına gidiyor. Mehti Mehmed’in yakasına yapışarak çekiyor ve yaptıkları hareketin şeametini (uğursuzluk) anlatıyor ve bunlarla uğraşırken yere düşüyor ve mürtecilerden biri tarafından atılan kurşunla yaralanıyor. Fakat derhal ayağa kalkarak camiiye doğru giderken yaranın tesiriyle avluda düşüyor. Kahraman Kubilay Bey’in yaralandığını gören müfreze Kolordu Kumandanlığı’nca tahkik ve tespit buyurulan amiller altında ateş etmeksizin ve yaralanan zabitlerine hiçbir alaka göstermeksizin vak’a mahallini terk edip dağılıyorlar ve bundan dolayıdır ki zabitlerinin uğradığı feci vahşet ve akibetten dahi haberdar olamıyorlar. Beş on dakika sonra yaralının cami avlusunda olduğunu uzaktan gören Mehti Mehmet’le Şamdan Mehmet giderek yanlarındaki bir bıçakla ve pek feci bir surette başını kesiyorlar ve kesilen başı avludaki musalla taşına vurarak silktikten sonra belediye meydanına getirip bayrak direğine takıyorlar. Hapishane duvarının beş metre açığında olan bu manzarayı hapisler yalnız fecaatı irtikap eyleyen canavarların “lahavle” seslerini işitmişlerdir. Meydandaki elektrik direğine bir kuşakla bağlanan bayrağın direği kırılmak istidadını gösterince mürtecilerin talebi üzerine Yanyalı Arnavut Kamil 70-80 metre mesafedeki dükkanından bir ip getiriyor ve bayrak deyneği elektrik direğine bağlanıyor. Mürteciler kesilen başın etrafından dolaşarak halkın iştirakini temine çalışırken ikinci safhanın müfrezeleri geliyor. Yüzbaşı Bari Bey’in kumandasında bulunan bir müfreze bir mangası ile Ziraat Bankası sokağı ile Kazar Camii civarındaki parmaklıklarda, bir mangası ile de Arap Hasan fabrikası önünden gelen yolda ve mütebaki kuvvetiyle de eczane sokağında tertibat almış ve yüzbaşı Ragıp Bey’in kuvvetiyle de eczane sokağında tertibat almış ve Yüzbaşı Ragıp Bey’in müfrezesi de C.Halk Fırkası mahfelinde mevzi alarak her iki müfreze canavar mürtecilere (halkın dağılmaları hakkındaki ihtarları yaptıktan sonra) ateş açtırmış ve bilindiği veçhile tepelenmiş ve iki silahsız Kasap sokağındaki halka karışarak savuşmuşlar ve bir mezarlıkta birleşerek Emiralem ve Manisa istikametine dağlara kaçmışlardır. Bu sırada hapishane yanında silahsız olarak bulunan ve Kubilay Bey’in şehadetini gören Kır Bekçisi Hasan Çavuş beş dakika mesafede ve Ahi Hızır mahallesindeki evine koşarak oradan silahını alır ve yetişerek ikinci safha müfrezelerinin ateşine iştirak eder ve kendisi de mürtecilerin mukabil ateşiyle Ziraat Bankası’nın iç avlusunda şehit oluyor. İkinci bekçi de Nalıncı Ali Usta’nın dükkanı önünde bulunmakta iken şehit düşer. 7- Halk ve halkın vaziyeti: Toplanan ve neticeye doğru muhtelif köşe ağızlarında ve kısmen de mürtecilerin yakınında 300 kadar tahmin olunan halkın kısmı azamı lakayt ve seyirci mevkiinde kalmış ve harekete kadar vahşet eseri facianın karşısında donuk ve hissiz görünmüş olmaları lisan ve teessürle telif olunamaz. Bunlardan bir kısmının ayrıca el çırpmak suretiyle alakave tasvip göstermiş olması, bir ikisinin hainlere sigara ve sicim getirmesi, bir kaçının da bayrak altında zikre iştiraki ve bir kişinin mahalle arasında o esnada silah atmak suretiyle halkın bu hadiseye dikkatini celbetmesi bir birini tamamlayan ve irtica temayülünü gösteren kul halinde bir hareket çehresi arzeder. Bir fark ile ki bu halk müsellah surette ve fiilen iştirak etmemiştir. 8- Mehtinin ve arkadaşlarının hal ve tavırları: Aylardan beri politika cereyanları ile çok tahrik edilmiş ve bir kısım matbuatın zalimane safsataları ile hisleri tağyir edilmiş bir muhiti Menemen mürteciler ve onları sevk ve idare edenler bilerek intihap eylemişlerdir. Bundan dolayıdır ki kafaları ve ruhları taassubun yaman ateşiyle dumanlaşmış mürteci; esrarkeş tarikatçılar daha bidayetten beri endişesiz idiler. Gerek meydanda ve gerek kasabanın içinde pervasızca hareket ettiler. Ve herhalde sağlam bir noktai istinatları vardık ki muvaffak olmaları halinde askerin de kendilerine silah atmayacağı ve halkın hep iltihak edeceği hakkında ümitlerini besliyorlardı. Bu da itirafları ile sabittir. 9- Diğer müfrezelerin müsademesi sekizinci maddede ve vak’a sırasında tarih edilmiştir. Jandarma Yüzbaşısının tenkidi: Yüzbaşı Fahri Efendi yalnız üç büyük silah taşıyan şakilere silah adedince dahi vedaha ilk andan beri tefevukku var idi. Onlar açıkta kendileri duvar arkasında ve pusuda idi. Ve jandarma yazıcısı Ali Efendi kendi tedbiri ile bu vaziyeti fiilen hazırlamıştı. Binaenaleyh yapılacak bir teslim ihtarı bir yaylım ateş halkı dağıtmak ve bizzat halk tarafından bunların bağlattırılması mümkündü. Ve bunun için de şahsen gösterilecek bir celalet kaf’i gelirdi. Bir taraftan da askeri kumandanlığından yardım istenebilirdi. Bahusus ki bizzat telefonla kendisne verdiğim emirde bir iki dakika içinde bunlara ateş açarak izale etmediğiniz takdirde bu vaziyetin vahametini ve ağır mesuliyetini düşününüz demiştim. Ve bunu deruhte etmişti. Buna rağmen yapamadı ve Dahiliye Vekili Beyefendi ile Ordu Müfettişi Hazretlerinin huzurlarında dahi bunu itiraf eyledi. Kendisine evvel ve ahir amil ve müessir olan zihniyet en nihayet askeri müfreze ile olan irtibatını bile düşünemeyecek derecede iradesini sarsmış ve sonuna kadar bunu yürüterek elinde daima düşmanı bir hamlede kıracak kuvvetini de mefluç tutmuştur. Kendisinin muhafazakar olarak ve halk ile şakilerin birleştikleri fikirlerini dahi doğru telakki etsek yine bunun tarzı halli vardı Kuvvetini toplu tutar, hakim ve başlarında bulunur telefondan askeri müfreze ister irtibatını derhal tesis için bir iki bekçi gönderir askeri müfreze ile bir arada hareketini tanzim eder ve buna intizaren daima yine vaziyete hakim olur ve düşmanını göz önünden ayırmaz. Bu takdirde müfreze ile irtibatı olsun olmasın Kublay Bey’in düşmanla temasını görür görmez kendisi dahi müfrezesiyle teşriki mesai eder. Ortaya atılır bunları yakalarlardı. Müsademe dahi edilse ve zabit yaralansa bile facia böyle vahşet derecesini bulamazdı. Binaenaleyh asabı ve iradesi tamamıyla bozuldu. İlk düşüncesinde ihtiyatkar bir mülahaza dahi olsa ve bunda isabet dahi görülse idaresizlik ve iradesizlik bu neticeyi verdi ve jandarma neferleri dahi bu idaresizlik yüzünden binanın içinde mefluç kaldı. 10- Kaymakamın tenkidi ve vilayetin tedabiri: Kaymakam Bey’in ilk hamlede kulağına sokulan ve şişirilen büyük ve heyecanlı havadis kendisini haddinden fazla tedbir ve ihtiyat ve tevakkiye sevk etmiş ve çarşıda toplanan halkın ve silahlı mürtecilerin hükümet konağının jandarma kuvvetinin vaziyetini tetkik ve bunlara kendi tedbiriyle hakim olabilmek imkanını aramaktan uzak bulundurmuştur. Telefon hattının bozukluğu hasebiyle hemen jandarma ve mevki kumandanlığı ile temas edememesi mürtecilerin ağzından halk arasına yayılan; müsellah kuvvetlerin sıokakları sardığı ve hatların kesildiği ve otomobillerin durdurulduğu şeklindeki heyecan şayiaları, vaziyeti sükünetle tahlil ve buna göre uygun bir tedbir almasına mani olmuş ve tek başına hükümete gitmeyi mahzurlu görünce daha salim telakki ettiği mevki kumandanlığı nezdine bizzat gitmeyi tercih etmiş ve yapmış ve vilayeti de oradan haberdar etmiştir. Kaymakam Beyden evvel jandarma yüzbaşısı vilayeti haberdar ettiği gibi Menemen telgrafhanesi dahi İzmir telgrafhanesi vasıtasıyla bu hadiseyi haber vermişti. Kısa ve dakika farklarıyla olan bu malumat üzerine evvela temasında olan jandarma kumandanına şiddetli emir verildiği gibi kaza kaymakamının da hemen kumandanlığın yardımıyla hükümete gidip vaziyeti görmesi ve hakim olması tebliğ edildi. Ve mevki kumandanını da bu vaziyete hakim olmak ve mürtecileri tepelemek ve o anda tasvir ettikleri kasaba sokaklarının daha bazı mürteci silahlılarla işgali yolların kesilmesi, otomobillerin durdurulması gibi şayialara karşı müessir ve seri ve Kaymakam beyle müşteriken tedbirler almalarını tavsiye eyledim. Ve kumandan Bey de müfrezelerin bir birini takiben çıkarıldığını, şümullü tertibatın alındığını telefonla bildirdi. Kaymakam Bey o anda kendisini ihata eden şeraitin tesiri altında kalmıştır. Böyle olduğuna göre mevki kumandanlığından bir yardım alarak süratle ve imkan olan ilk müfrezelerle hükümete ve iş başına yetişmesi lazımdı. Kumandanlar kışlada askerin başında olduğuna göre alay karargahına giden kaza kaymakamı orada muhabere etmiş ve kumandanlığın gösterdiği yardımla hükümete gitmiştir. Ancak saat dokuzda kaza kaymakamı hükümet telefonundan benimle görüşmüş ve vaziyeti hülasa etmiş ve çıkan şayiaların aslı olmadığını ve sükunetin iade edildiğini bildirmiş ve bazı tedbirler üzerine görüşülmüştü. Vilayetin ne suretle haberdar edildiği bertafsil izah edilmiş ve oraca alınması lazım gelen tedbirler telefonla gerek kaymakam, gerek mevki kumandanına ve jandarmaya bildirildiği gibi oradaki şeraitin değişmesi ve kespi zaf eylemesi üzerine ayrıca buradan da yerleri müstahkem mevkiden alınan efratla doldurulan ve hapishane muhafızı bulunan İzmir bölüğünden de kamyonla ve bölük kumandanıyla beraber bir jandarma müfrezesi resmi ve sivil polis tahkik heyeti sevk edilmiş, hemen Müddei Umumi Beyefendi ile görüşerek iki muavini ve müteakiben kendisi ve Vali Muavini Saip Bey mahalline otomobillerle hareket ettirilmiştir. Birkaç saat zarfında orada hem adli hem de idari ve hem de jandarma üzerinde olan tetkikat başlamıştır. Bir taraftan da telgrafhaneye gidilerek bütün kazalar ve civar vilayetlere makine başında malumat verilmiş ve icaraatın o anda belirmiş olan hülasaları sırasıyla tebliğ edilerek muhittin teyakkuzu celp edilmiştir. Menemen’den savuşan iki silahsız mürteci şakilerin nereye gittikleri belli olmadığından kasaba içinde birkaç saat kadar halk evlerinden çıkmamış ve firarilerin Manisa istikametinde kaçmaları ihtimaliyle Manisa Valisi beyefendi ile görüşülerek müşterek takip tertibatı alınmış ve yarasının müsaade ettiği ilk dakikalarda Emrullah oğlu Mehmet Emin’in verdiği malumatlarla firarilerin hüviyeti tesbit ve tamim olunmuş ve bilhassa hayatı tehlikede olan yaralı Mehmet Emin’in zaman zaman alınan ifadelerinden hadiseye ve şümulüne nüfuz etmek en birinci vazife olmuştur. Bilhassa Vekaleti Celile’nin birkaç ay evvel mahremane tamim eylediği hilafet komitası ve nakşibendi tarikatının harekatı gözönüne getirilerek irtibat aranmıştır. 11- Vali muavini ve telgrafla Kuşadası’ndan celp ettiğim Vilayet Jandarma Kumandanı idare ve jandarma mesaisi ile Müdde-i Umumi Beyefendi de adli vaziyetle bizzat meşgul olduğu gibi vilayete ait olan devamlı tedabir dair ittihaz olunmuş ve büyük makamlar vaziyet üzerinde tenvir (aydınlatma) edilmişlerdir. ![]() Menemen Mahkumları'nın idamı ve infazını gösteren belge. Kubilay Olayı’nın ardından Menemen mahkumları hakkında idam kararı çıktı. Firariler yakalandı. Kubilay’ın otopsi belgesinde ölüm nedeni mavzer kurşunu olarak yazıldı. Zabıtlara geçen başka bir bilgi de katliamın ahali tarafından alkışlandığı bilgisiydi. Menemen mahkumları başlığı altındaki belgelerde isim listesi bulunuyor. İsim listesi, 1952 yılında herhangi bir soruşturma için olsa gerek işlem görmüş. Belge şöyle tanzim edilmiş:
”Menemen Mahkûmları: Ölüm cezasına mahkum olup infaz edilenler: Erbilli Şeyh Esat oğlu Mehmet Ali Hoca, Manisa Hastane imamlığından mütekait Lâz İbrahim Hoca, Manisa’dan; Mutaf Süleyman, Manifaturacı Osman, Hafız Cemal, Tabur İmamı İlyas Hoca, Hacı Ali Paşazade Ragıp Bey, Şeyh Hafız Ahmet, Giritli İbrahim oğlu İsmail, Emrullah oğlu Mehmet Emin, Kahveci Mustafa, Tatlıcı Hüseyin, Topçu Hüseyin, Eskici Hüseyin Ali, Keçeci Himmet oğlu Süleyman Çavuş, Alaşehir’den Şeyh Ahmet Muhtar, Menemen’in Bozalan Köyünden; Koca Mustafa, Hacı İsmail, Hacı İsmail oğlu Hüseyin, Menemen’den; Cumayibalalı Veli oğlu Ramiz, çıtaklı Molla Hüseyin, Yahya oğlu Hüseyin, çingene Mehmet oğlu Hüseyin, Hayım oğlu Jozef, Şimilli Mehmet, Arnavut Yusuf oğlu Kamil, Boşnak Abbsa, Kerim oğlu İbrahim. Bozalan Köyü’nden Görüceli Abdülkerim idama mahkum olup infazdan önce eceliyle ölmüştü. Erbilli Şeyh Esat: İdama bedel 24 sene hapse mahkum olup hükmün tasdikinden önce eceliyle ölmüştür. Menemen Mahkûmları’nın isim listesi yazılı olan belge Ş.1. (Şube Bir olmalı) Başkomiser U. Akıncı imzası taşıyor. Belgenin üzerinde el yazısıyla “İş bu örnekten bir adedi Sayın Genel Müd. Muavini Fahri Övünç tarafından istenmiş ve Ş.1 Mü. Hikmet (Soyisim tam olarak okunmuyor) tarafından verilmiştir 28.1.1952” notu da göze çarpıyor.” “MÜRTECİLER, ESRAR ÇEKİP TEKBİR GETİRİYORLAR” “T.C. Dahiliye Vekâleti Hususi Kalem Müdürlüğü” antetli ve “Vali Kazım” imzalı bir diğer belgenin üzerinde Menemen 24/12/930 tarih ve saat 17/40 notları düşülmüş. Vali Kazım Kubilay olayının ayrıntılarını bir raporla şöyle anlatıyor: “Emirlerine sırasıyla cevap arzediyorum. Menemen jandarmasının 40 mevcutlu hapishanesi ve katilleri vardır. Birisi santraldadır. Hükûmet meydanının yüz metre karşısında bayrak diken ve esrar çekmiş bir halde tekbirlerle bağıran mürteciler aynı zamanda kasabadaki kuvvetlerinin 180 müsellah kişi olduğunu bağıra bağıra söylemişler. Bunlara karşı kullanacak kuvvetini görmeyen jandarma kumandanı Yüzbaşı Fahri Bey bizzat meydana atılmış ve müsellah şekillerin yanına kadar gelmiş, dağılmalarını istemiş, ihtar ve nasihat etmiş. İşin fenalaşacağını görmüş o esnada 8 sokak ağzı olan bu meydana yavaş yavaş işgüç adamları ve reçber gelmeye başlamış olduğundan hemen telefona gelerek mevki kumandanlığını haberdar etmiş ve kaza kaymakamına da hemen haber göndermiş ve bizzat posta ve telgraf müdürü dahi hem kaymakamın evine hemde en yakın/ bir nizamiye tabur kumandanının hanesine koşarak bizzat gördüğü vaziyeti haber vermiştir. O esnada alayın askerleri talime çıkmak üzere hazırlanıyormuş, alay kumandanı müfrezelere emir vermiş ve bahusus kasabada şayi olan tevatire göre İzmir ve Bergama yollarının şakiler ve müsellah mürteciler tarafından tutulduğu hakkındaki şayia üzerine daha geniş tedbirler almaya başlanmış ilk müfreze şehit zabit vekili Kublay beyin müfrezesiymiş. Kublay bey müfrezesi ile otuz kırk metreye kadar gelmiş kendisi daha ileriye atlamış ve şakilerden ikisinin yakasına yapışmış. Boğuşunca hainlerden birisi ateş edip Kublay beyi yaralamış ve yarasının tesiriyle kırk metre açıktaki camiin havlusuna doğru çekilmiş. Müfrezesi şimdi bulunduğum telgrafhane binasının az ittisalindeki sokak başına kadar geldiği halde geri çekilmiştir. Bu çekilme hareketi müfrezenin korku ve talaşından mı yoksa bir tesir ve bir teheyyüçten veya kumandansız kalışındanmı bunları tetkik ve tespithatına rağmen fırka kumandanı Cavit Paşa’yı Manisa’dan telgraf başına davet ettim. Çünkü nizamiye alay kumandanı telefonla bendenize dediki müfreze kumandanı ahalinden bir kimse vurmamak ve yaralamamak için ateş ettirmemek ihtimali vardır. Tetkik neticesini bildireceğim. Bu gün tesadüfen kolordu kumandan vekili Mustafa paşa hazretleri dahi iki saat evvel geldiler. Vaziyet üzerine müzakere ettik, her iki kumandan maiyetlerini isticvab ile ve bu vaziyeti tesbit ile meşgul bulunuyorlar. Yarın İzmir’den geçerken bendenize uğrayacaklar. Ve tesbit ettikleri vaziyeti söyleyeceklerdir. Müfreze herhangi sebeple olursa olsun bu suretle sahneden daha geriye çekilerek mevkii tedbil edince yaralı zabit yalınız kalmış ve bizzat mehti denilen derviş Mehmet tarafından hançerle boğazlanmıştır. Bunun daha acısı şudur ki sokak başlarında o anda mevcut duran seyirci insanlar temaşa etmişlerdir. Bu insanları tespit için çalışılıyor. Bu sırada ikinci yetişen nizamiye müfrezesi saldırmış ve bizzat zabit bile makinalı tüfek kullanarak hainleri yere sermiştir. Kumandan paşalar ilk müfrezenin bu elim vaziyetini müfrezenin kumanda ve idaresindeki zaaf ve noksanlara atfediyorlar. Ve bir de jandarma bölük kumandanının telefonla muzaheret istediği sırada Kublay Bey müfrezesinin sabit bir noktaya doğru gelip jandarma yüzbaşısıyla buluşamaması da bozuk bir nokta telakki olunuyor. Askerlerin umum ve manevi vaziyeti mucibi şükrandı. Bugün kumandan paşalarla buradaki müşterek tetkikatından sonr sarih bir rapor arzedecektim. Bugün Manisa’da müteaddit eşhaş geldiği gibi bu gecede civar köylerden gelmektedir. Manisa ile Menemen arasındaki köylerden hangilerinin ve ne suretle alâkadar olduğunu İzmir’den zeval raporuyla ve şifre ile arzetmiştim. Vali muavini dün gece maslahat icabiyle burada kalmış idi. Bugün bendeniz buradayım. Bu gece İzmire avdet edeceğim. Yine vali muavini Saip bey gelecektir. İlk tahkikatın şumüllü ve nafiz bir nazarla tespiti haizi ehemmiyettir. İzmir polisi de buranın ilk tahkikatına yardım için bir kaç liyakatli sivil memur göndermiştir. Jandarma için dahi burada işlenecek noktalar vardır. Bir iki gün zarfında onları da isticvabi yapılacaktır. Yalınız şimdi kaza jandarmaı en faal adliye vezaifi karşısında bulunduğu cihetle bu işler hafifleyince onların da fezlekesi yapılacaktır. Bugün büyük ve heyecanlı bir ihtifal yapıldı. Bütün mebuslarla Cumhuriyet Halk Fırkası ve İzmir Belediyesi ve Türk Ocağı ile maarif zümresi namına heyetler ve çelenkler geldi. İnkılâp ve Cumhuriyetin fedakâr şehidi olan zabit vekili Kublay bey ile iki bekçinin cenaze merasimini hürmetle tetviç olundu efendim.” (Belge no: 13) KUBİLAY OLAYI’NIN ÖZELEŞTİRİSİ Seyirci kalanlar kimlerdi? Kamuoyuyla ilk paylaşılan belgelerden bir tanesi de dönemin Genelkurmay Başkanlığı’na ait. “I.K.O.K. V. Mustafa” şeklinde imzalı olan belgenin üzerinde, “Büyük Erkânı harbiye riyasetinin 26/12/930 tarihli ve 6747 no tezkeresi sureti” notu bulunuyor. Şifreyle yazıldığı belirtilen belgede ilk kez Kubilay’ın hangi marka silahla vurularak şehit edildiği belirtiliyor olayın nasıl meydana geldiği daha ayrıntılı anlatılıyor. Ancak belgenin en önemli özelliği, Kubilay Olayı meydana gelirken yapılan yanlışlıkların ve hataların tespit edilerek gözler önüne serilmesi: “24/12/930 tarih ve 75 no şifreye zeyildir. 24/12/930 günü saat 14.00’te Menemen’e geldim. Menemen Vakk’ai faciası hakkında bizzat yaptığım tahkikat üzerine vasıl olduğum netice şudur. 1- Bir zabitimizle iki bekçimizin şehadeti ve ahaliden bir kişinin hafif bir surette yaralanmasiyle neticelenen bu vak’anın failleri altı kişiden ibarettir ve hepsi de Manisalı’dır. 2- Dervişlik ve şeriat perdesi altına el altından ahaliyi iğfale beş gün evvel birden ortadan gaip olmuşlardır. Buradan evvelâ doğruca Manisa’nın şimalinde Paşa köyüne giderek köylüler vasıtasıyla silah ve cephane tedarik etmişler ve üç gün burada kaldıktan sonra Manisa Şimali garbisindeki yağcılar Köyü’ne uğrayarak yedi gün kalmışlar, bundan sonra yine bu civarda bulunan “Bozalan” köyüne gitmişler, burada da iki gün vakit geçirdikten sonra Çukur köy üzerinden gece yürüyüşü yapmak suretiyle 23/12/930 günü sabah namazına yakın Menemen mahallelerindeki camilerden birisine girmişlerdir. 3- Bu camide sabah namazı kılındıktan ve zikirler yapıldıktan sonra kendisine mehti süsü veren bu şair gurubu reisi camiden bir bayrak alarak avanesiyle birlikte ve camideki hakta arkasında olduğu halde saat yediye doğru müsellah hükümet binasiyla idarei hususiye binası karşısındaki caddenin meydanlığına gelmişler ve burada başlarına iki yüzden fazla ahaliyi toplayarak kendisinin peygamber olarak geldiğinden ve şeriati yerine getireceklerinden bahis nutuklar söylemeye başlamışlardır. 4- Bundan sonraki harekât ilk defa şu vaziyeti gören bir jandarma yazıcı neferi derhal jandarma kumandanının evine giderek jandarma kumandanını “udaut-aıykrrr” (bir özel şifre olmalı) ve meseleyi anlatıyor. Jandarma kumandanı da giyinerek evinden çıkıyor ve doğruca vak’a mahalline gelerek bu şakilere bazı nasayihte bulunuyor. Sözlerinin hiçbir tesir hasıl etmediğini görünce dört jandarmasiyle hükûmet konağı içerisine girerek bir daha dışarı çıkmıyor. Bu sırada fırından ve derhal alay karargahına gelerek vaziyeti anlatıyor ve kışlaya yaklaştığı esnada talime çıkmak üzre bölüğünü hazırlamakta olan zabit vekili Koplay efendiye tesadüf ederek keyfiyetten haber eder. Ayni zamanda jandarma kumandanı telefonla alâydan kuvvet talep ediyor. Bu sırada talim için karargaha gelmekte olan alây kumandan muavini kaymakam “Neiis” bey de bu bölüğün hareketini tecil etmesi hakkında emir vererek karargâha geliyor. Bu esnada alây kumandanı da kışla yolunda kaza kaymakamına tesadüf ederek birlikte olarak kışlaya geliyorlar ve acele üç bölük daha ihsar olunarak muhtelif istikametlere sevkediliyor. 5- En evvel bölüğü ile giden ve efradına cephane tevziini bile unutan ihtiyat zabit vekili Koplay ef. bölüğünü az geride bırakarak şakilerin arasına giderek nutuk söyleyenin yakasına sarılıyor. Bu sırada diğer şakilerin birisi tarafından atılan ruvelâverle ağır surette yaralanıyor. Ve ellerinden kurtularak şakilerin bulunduğu mahallin yirmi metre kadar uzağında bulunan camiye kadar kaçıyor ve kendisine mehti süsü veren şerir reis arkasından koşarak zabiti tutuyor ve camiin binek taşına doğru sürükleyerek ve belinden bıçağını çıkararak binek taşı üstünde zabitin başını bir koyun gibi kesiyor ve başı elinde taşıdığının bayrağın ucuna takıyor ve yine nutkuna başlıyor. Şu vaziyet karşısında on adım geride bulunan bölük başlarındaki çavuşların kansızlığı cebaneti yüzünden hiçbir hareket ve canlılık göstermiyor ve alçakcasına firar ediyor. Yukarıda daha vak’a bidayetinde dört neferi ile Hükûmet Konağı içerisine girdiğini arzettiğim jandarma kumandanı da bu hale seyirci kalıyor. Yalnız şu hali gören namuslu bir bekçi derhal evine giderek silâhını alıyor ve vak’a mahalline gelerek tek başına şakiler üzerine ateşe başlıyor. Bu sırada diğer bölüklerde yetişerek müsademe başlıyor ve şakilerden üçü reisleri başında olmak üzre geberiyorlar birisi ağır surette yaralanıyor diğer ikisi ahali arasına karışarak firar ediyor. Bu firariler 24/12/930 günü Manisa’da yakalanmışlardır. BOĞAZI KESİLİRKEN AHALİ ALKIŞLIYORDU 6- Şu mes’elede çok şayanı dikkat ve mühim gördüğüm noktalar Manisa’da ilk ön ayak olarak ortaya atılan ve şerirlerin Manisa iken bir esrarkeş kahvesinde daimî surette içtîma ederek orasını tekke haline getirdikleri ve son zamanlarda hepsinin sakal bırakmak suretiyle bütün bütün calibi şüphe vaziyet aldıkları ve bu hal Manisa zabıtasınca da malum olduğu halde Manisa’dan birdenbire gaybibetleri ve hatta bu gaybibetlerin aileleri tarafından hükûmete malumat verilmesi üzerine Manisa Hükûmeti’nin bunlar için hiçbir teşebbüste bulunmaması ve civar kazaların nazarı dikkatleri celbedilmemesi gerek Manisa’da gerekse haricinde teşkilâtların olup olmadığı hakkında tahkikat ve tetkikat yapılmayarak işin tesadüfe bırakılması, Manisa’dan ayrıldıktan sonra Paşa Köy, Yağcılar, Bozalan, Çukur Köy ve civarlarında on beş gün dolaşarak ahaliye bir takım telkinatta bulunmalarından hiç kimsenin haberdar olmamamısı 23/12/930 günü sabah namazına doğru musellehan ve birlikte sabah namazını kılarak ve camiden ellerine bir de bayrak alarak yine ahali ile camiden çıkışlarından ve sabahleyin Hükûmet Konağı önüne kadar gelişlerinden Menemen Hükûmeti’nin hiçbir suretle malumat almaması, Hükûmet önüne gelen şerirlerin etrafına toplanan ahaliden üçte ikisinin üzerinde tabanca bulunması ve şerirler tarafından söylenen nutukları bunlar tarafından alkışlanması yaralı düşen zabiti şerirler reisi tarafından binek taşında bıçakla boğazı kesilirken ahalinin bu hali yine alkışlarla karşılaması Menemen Kaymakamı beyin Hükûmet Konağı ciheyit askeriye tarafından işgal edildikten sonra ancak hükûmete gelmesi ve bu zamana kadar adeta seyirci vaziyetinde kalması ve bir silâh arkadaşı koyun gibi karşısında boğazlanırken Menemen Jandarma Kumandanı’nın dört neferi ile Hükûmet Konağı içerisine girerek kadın gibi saklanması. JANDARMA KUMANDANI EKSİK BİLGİ VERDİ, İLK BÖLÜK CEPHANESİZDİ 7- Sevku idare hatalarına alâydan telefonla kuvvet talep eden jandarma kumandanı bu kuvvetin ne için ne maksadla ve ne gibi bir vaziyet karşısında talep edildiği hakkında alâyı tenvir etmemiştir. Jandarma kumandanın noksan olarak verdiği bu malumat alâyca gönderilen ilk bölüğün cephanesiz olarak yola çıkarılması kuvvetlerin vaziyeti hakim olmasına sebep olmuştur. 8- Zabitleri şakiler tarafından boğazlanırken bırakIp kaçmak alçaklığı, çavuşların derhal Menemen’den uzaklaştırılarak diğer alâylara sevkleriyle haklarında takibatı kanuniyede bulunulması lûzumu fırka kumandanlığına yazılmıştır. Tensibi tevletlerine iktiran ettiği takdirde yerlerine diğer alâylardan efrat celbedilmek suretiyle bölük efradının da burada tutulmayarak diğer alâylara dağıtılması mütalaasındayım. Bu husustaki iradelerinin iş’arı. 9- Bu vak’a hakkındaki kanaat ve ihtisasım: Vak’a yalnız altı serseri tarafından meydana getirilmiş olarak telakki edilmemelidir. Bu hal, bu serseriler, bu işte sabırsızlık göstererek vaktinden evvel ortaya atılmak suretiyle bir takım hain eller tarafından idare edilen bir teşkilatın vücudunu göstermektedir. Ben bu havalide için için işleyen bir yaranın mevcudiyetini sureti kat’iyede hissetmekteyim. Bu hususta büyük bir dikkat ve asabiyetle takibat ve tahkikatta bulunulması ve bu yarayı işletenlerin behemahal meydana çıkarılarak selameti memleket namına kamilen vücutlarının kaldırılması elzemdir, kanaatinde bulunduğumu arzederim efendim. 77 no’lıdır.” (Belge no: 14) İRTİCA ŞAKİLERİNİN AKİDELERİ NAKŞİBENDİ TARİKATI 25/12/930 tarihinde İçişleri Bakanlığı’na Vali Kazım tarafından İzmir’den gönderilen telgrafta, Menemen Olayı’yla ilgili gelişmeler aktarılıyor. Olayın perde arkasındakilerin tespit edildiği belirtilen telgrafta şöyle deniliyor: ”1- Bugün Menemen’de meşgul oldum. Ve tahkikat işleri üzerinde alâkadarlar ile müzakere eyledim. İrtica şakilerinin akideleri Nakşibendi tarikatı. Bugün Manisa’dan mahfuzen vuruduna intizar edilen Şeyh Hafız Hasan ve Şeyh Hacı Hakkı ve Hacı Hilmi efendiler maktul Derviş mehti üzerine nafiz idiler ve bunların tesir ve teşviki ile Menemen’e gönderilmişlerdir. Bugün yakalandığı Manisa vilayetinden bildirilen firarilerden nalıncı Hasan Menemen ile Manisa’nın irtibatını yaptığı ve bunun Balıkesir ve Menemen ve Manisa pazarlarına seyyar satıcı olarak gittiğini buradaki yaralı haber veriyor. 2) Derviş Mehmet Manisa’nın Paşa köyüne girdiği zaman orada kendisini Mehtiiresul ünvanile ilân etmiş, köylüler de tebrik etmiş ve silâh ve mühimmatını orada tedarik etmiş ve misafir kalmıştır. Menemen’in Bozalan köyünde de aynı veçhile Mehtiiresul ilan etmiş ve dört gece misafir ve izaz edilmiş ve bunları işbu köy halkı ve ihtiyar heyeti hükümete haber vermemiştir. Müddeiumumilik bunları celbedecektir. 3) Bu sabah tutulan zabıt varakasında yaralı diyor ki; mehtinin istinaf edeceği kuvveti ayak takımı ve kopuklar idi ve muvaffak olamazsam cenazem çıkacaktır. 4) Bunların hepsinde esrar ve esrarlı sigara olup Derviş Mehmet bunları Manisa’da alıştırmış ve bununla da tasarrufunu arttırıyormuş. 5) Bu çetenin hepsi Sehab-ı Kehfin namlarını taşımakta olup yaralının namı Mernuş imiş. 6) Tahkikat şebetesi büyüdüğü cihetle gösterilen lüzuma binaen polisten dört kişilik tahkik heyeti yardım için Menemen’e gönderilmiştir. 7) Muğtat makamlara arz edilmiştir.” (Belge no:15) SIKIYÖNETİM İLANI Sıkıyönetim ilanını, İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğü’ne “Aceledir” koduyla 4 Ocak 1931 tarihinde gönderiyor. Tarihi belge şöyle düzenleniyor: “Hülâsa: Menemen kazasiyle Manisa ve Balıkesir kerkez kazalarında idare-i örfiye ilânı h... Menemen kazasiyle Manisa ve Balıkesir merkez kazalarında idare-i örfiye ilânı hakkında icra vekilleri heyetince müttehaz karar üzerine idare-i örfiyenin tatbikatına başlanmasının 2’nci Ordu Müfettişliği’ne ve 1 ve 2’nci Kolordu kumandanlıklarına yazıldığına ve 2’nci Ordu Müfettişi Fahrettin Paşa hazretlerinin idare-i örfiye amirliğine tayin kılındığına ve Menemen’de ifayı vazife etmek üzere Birinci Kolordu Kumandan Vekili Mustafa Paşa’nın riyaseti altında bir idare-i örfiye divanı harbi teşkil edildiğine dair Milli Müdafaa Vekâletkinden varit olan 3-1-931 tarih ve 2061 no’lu tezkerenin sureti leffen irsal ve tebliğ olunur efendim. İzmir, Balıkesir, Manisa vilayetlerine ve U. Jandarma Kumandanlığı’na, Emniyet İşleri U. Müdürlüğü’ne yazılmıştır.” (Belge no: 14) Sıkıyönetim ilanıyla ilgili kararnameyse 7 Ocak 1931 tarihinde yayınlanıyor. Atatürk’ün “Reisicumhur Gazi M. Kemal” olarak imzaladığı kararnamede, sıkıyönetimin 5 Ocak 931 tarihinde ve 5 numaralı teklifiyle Bakanlar Kurulu’nun 7 Ocak 931 tarihli toplantısında ilan edildiği belirtiliyor. KUBİLAY’IN OTOPSİ RAPORU: MAVZER KURŞUNUYLA ŞEHİT EDİLDİ Menemen Sıkıyönetim Komutanlığı’nın İçişleri Bakanlığı’na gönderdiği ilk belgelerden bir tanesi Şehit Kubilay’ın otopsi raporu oluyor. 8 Ocak 931 tarihinde üst yazıyla gönderilen, 23 Ocak 930 tarihli otopsi raporunda Şehit Kubilay’ın kurşun yarası tanımlanıyor ve boğazının, keskin ağızlı, bir tarafı künt, oluklu ve takriben yirmibeş santimetre uzunluğunda bir bıçak ile kesildiği anlatılıyordu. İçişleri Bakanlığı da Başbakanlık’a gönderdiği yazıda, Sıkıyönetim Komutanlığı’ndan aldığı şifreli bilgide, Şehit Kubilay’ın mavzer kurşunuyla şehit edildiğinin belirlendiğini anlatıyor. BOZALANLI HÜSEYİN’İN İFADESİ 3212-5/3 no’lu Polis Arşiv Belgesi, Kubilay Olayı’nı gerçekleştirenlerden Bozalan Köyü’nden Hüseyin’in ifadesinden oluşuyor. “Zabit Varakası” başlığı altında ifade tutanağın altında, “A.43.Ku M.İhsan, J.J.K. İbrahim, Menemen J.BL.K. Niyazi, Polis ser Komiseri Ruhi, Mahkum Bozalanlı İsmail o (oğlu) Hüseyin Barmak izi, Manisanın akkedik köyünden hayrettin oğlu Nazif, Hukumet H. Abdultaip, Kaymakam a. Bahri, Merkez Bl. K. Rifat” şeklinde imzalar bulunuyor: “Menemen örfi divan harbınca ölüm cezasına mahkûm edilen Şubat 931 tarihinde hûküm infazı sırasında firara muaffak olan ve 16 Şubat 931 akşamı Manisa’nın akkedik karyesinde Mustafa isminde bir şahsın hanesinde tutularak Manisa’nın Muradiye Karakolu vasıtasiyle Menemen’e getirilen Bozalan Köyü’nden Hacı İsmail oğlu Hüseyin, firar hadisesi etrafında vaki suale, ‘Ben bidayatte kışla tevkif hanesinde bulunuyordum, bir gün beni ve birçok arkadaşımla birlikte divanı harbin bulunduğu mektep tevkif hanesine getirdiler. Ayrı gice vakıt ve saatini tayin edemediğim bir sırada beni daha birkaç arkadaşımla kelepçeli olarak bir otomobile bindirdiler ve kasabaya getirdiler. Otomobil içerisinde elimdeki kelepçenin gevşek ve kolaylıkla bir elimi çıkarabileceğimi yaptığım tecrübeden anladım, bunun üzerine otomobilden indirilirken elimi kelepçeden çıkardım. Fakat bunu kimseye hissettirmeksizin birkaç adım ilerledim. Yanımda üç mahafız neferle etrafta kalabalığı bakmaksızın kaçmaya başladım. Üzerine atılan bir el silahdan da müteessir olmayarak kendimi kasabanın haricine attım. Kasaba solundaki ovayı takiben Kakliç Ovası’na indim, buradan izimi değiştirerek Uluca Deresi’ni takiben ismini bilmedigim dağlara çıktım ve bir elimde kalmış olan kelepçenin kilidini taşlan kırmak suretiyle diğer elimden de çıkarıp attım. Karanlık olduğu için attığım yeri bilmiyorum, sabah olunca yürüyüşüme devam ettim, yalnız Çaltı civarında Manisa’nın uzun burnundaki boş bir dam içersinde ot toplayarak bir gece yattım. İki gün bu suretle yürüdükten sonra Manisa’nın akkedik ve civarı dağlarına bilhassa Güreletepe ve ormanlarında on iki gün dolaşdım. Dün akşam gürele çayını geçerken suyun ceryanına kapılarak boğulmaya ramak kalmışken bir çalıya tutunmak suretiyle kendimi kurtardım. Kasabadan çıkalıdan beri mütamediyen ot yemiş ve kimseden ekmek istemeye cesaret edememiş bulunduğumdan bu bitap vaziyetimle daha ileriye gidemeyeceğimi hissederek akşam ezanında Akkedik köyünün haricindeki evlerden birine müracaat ettim. Beni kabul ederek içeriye aldılar, ayni zamanda karnımı da doyurdular fakat şüpheli vaziyetimi gördükleri için kim olduğumu ve nereden geldiğimi ve nereye gitmek istediğimi benden sordular. Köylü üstümü başımı yokladıklarında iki gün evvel Kürele Ormanları’nda, sahipsiz bulduğum üzerimdeki ceketin cebinde bana ait olmayan bir vesika buldular. Bunun üzerine beni bağlayarak Manisa’nın Muradiye Karakolu’na teslim ettiler. ‘Kimseden ekmek almaya teşebbüs etmedim, esasen kimse de görmedim’ demesi üzerine merkumun ayaklarında görülen gayri tabiligin esbabı, hükûmet tabibi Abdülbahri Bey’e sorulduktan sonra çıplak ayakla yürümek neticesi husule geldiği anlaşılmış, dün ve bu akşam yemek ve ekmek yediğini söylemiş olduğuna nazaran ağzının muayenesinde daha evvelki müddet zarfında ot yediğine dair bir alâyı görülmemiş olduğu tabib mumaileyh tarafından beyan edilmiştir. Ormanda bularak aldığını söyledigi çeketin sahibi kim olduğunu kendisinden soruldukta ceket sahibini tanımadığını söylemesi üzerine ceketin cebinde zuhur eden orman rusatiyesinden çeketin sahibi olduğu mahallinde tesbit edilerek mahkumla birlikte Menemen’e sevk edilen Filorna muhacirlerinden Akkedik köyünden Müslim Hayrettin oğlu Nazif Bilcelp ceketini ne yaptığını soruldukta iki gün evvel odun kesmek üzere merkebimle Kürele ormanına gitmiştim, odunumu kesip merkebime yüklettikten sonra ceketimi bıraktığım mahalleye geldigimde ceketimi bulamadım. Her ne kadar aradımsa da bulamayınca biri tarafından çalındığına kani olarak köyüme avdet ettim. Esasen hasta olduğum için ceketimin çalındığını kimseye söylemeye lüzum görmedim. İki gün sonra bu adam tutulmuş üzerindeki ceketin cebinde çıkan odun vesikası ile cekedin bana ait olduğu anlaşılmıştır. Ben bu adamı tanımam, hiç görmedim, görmüş olsaydım derhal gelip köy muhtarına haber verirdim çünki böyle bir idam mahkumunun Menemen’den kaçtığını her tarafta arandığını hatta bekçilerle köyümüzün ormanlarını taharri ettirilmekte olduğunu biliyorduk demesi üzerine imza ettirilip iş bu zabıt varakası tanzim kılındı.” (Belge no:16) ŞEHİT KUBİLAY’DAN GERİ KALANLAR Şehit Kubilay’ın kesilmiş başının takıldığı sancağın, Ankara’ya gelişi ve Etnografya Müzesi’ne konuluşuyla Şehit Kubilay’ın kanlı elbiseleriyle gömüldüğüne ve kanlı şapkasının Riza Bey isminde öğretmen arkadaşından alınarak Etnoğrafya Müzesi’ne teslim edildiğine ait bilgilerin yer aldığı Milli Eğitim Bakanı Esat Sagay’ın İçişleri Bakanlığı’na yazdığı belgeler de bulunuyor. Yine belgeler arasında, 21 Mart 938 tarihinde Şehit Kubilay’ın anıtında yapılan anma törenine o ana kadar görülmemiş kalabalık halkın katılmasıyla ilgili İzmir Valiliği’nin raporu yer alıyor. 12 Mart 1946 tarihinde İçişleri Bakanı Hilmi Uran, Milli Eğitim Bakanlığı’na gönderdiği bir yazıda da şunlar belirtiliyordu: “Menemen İrtica Hadisesi sırasında İzmir Valiliği’nce elde edilmiş olan ve üzerlerinde sırma ile âyetler yazılı bulunan bir sancak ile, ipek işlemeli bir bayrağın ve yine üzerlerinde ipek işlemelerle Arapça yazılar bulunan iki perde ile eski bir kılıncın halen İzmir Emniyet Müdürlüğü’nde muhafaza edilmekte olduğu anlaşılmış ve bunların İzmir İnkılâp Müzesi’nde muhfazası daha uyğun olacağı düşünülerek adı geçen ile yazılmıştır. Bilgilerine saygılarımla arz ederim.” ATATÜRK, KUBİLAY’IN ARDINDAN NE DEDİ?
Kan Demir’in Şehit Kubilay adlı kitabına göre, Atatürk, Kubilay’ın ardından şunları söylemişti: “Büyük ordunun kahraman genç zabiti ve Cumhuriyet’in mefkûreci muallim heyetinin kıymetli uzvu Kubilay Bey temiz kanı ile Cumhuriyet’in hayatiyetini tazelemiş ve kuvvetlendirmiş olacaktır.” Reisicumhur Gazi M. Kemal 150’lik Sait: Masumdum, boşuna zulüm gördüm Polis arşivlerinde, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra hain ilan edilen 150 kişi haklarında tutulan zabıtlar ve özel mektuplar da yer alıyor. 150’liklerden Brao Sait, İnönü’ye mektup yazarak masum olduğunu iddia ediyor.
24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması birçok alt anlaşma ve sözleşmenin yanı sıra, genel af yasa ve protokollerini de içeriyordu. Ama, istisnai bir hüküm Türkiye Cumhuriyeti hükümetine, Kurtuluş Savaşı sırasında İtilaf Devletleriyle ya da İstanbul hükümetleriyle işbirliği yapmış 150 kişiyi af kapsamı dışında tutma, bunların Türkiye’ye girmesini ya da Türkiye’de oturmasını yasaklama hakkını tanıyordu.Lozan Antlaşması ve buna bağlı af yasaları yürürlüğe girdiğinde söz konusu 150 kişinin adları henüz saptanmamıştı. Yüzellilikler konusu TBMM’nin 16, 22, 23 Nisan 1924’teki gizli birleşimlerinde ele alındı. Bakanlar Kurulu 149 kişilik bir liste hazırladı. Liste onaylamak üzere Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’e (Atatürk) sunuldu. Onun da listeye bir kişi eklemesiyle Yüzellilikler listesi kesin biçimini aldı ve 1 Haziran 1924’te kararname halinde yayımlandı.
EN ÜNLÜ 150’LİKLER Yüzellilikler’in arasında Şeyhülislam Mustafa Sabri, Şura-yı Devlet Reisi Rıza Tevfik (Bölükbaşı), Bursa Valisi Gümülcineli İsmail, Hürriyet ve İtilaf Fırkası Katib-i Umumisi Adanalı Zeynel Abidin, Harput Vali Vekili Ali Galip, Dahiliye Nazırı Mehmed Ali, Çerkez Ethem, Çerkez Ethem’in kardeşleri Reşid ve Tevfik, İstanbul Polis Müdürü Tahsin, İstanbul Polis Müdür Muavini Kemal, Serbesti Gazetesi Sahibi ve Hürriyet ve İtilaf Fırkası yöneticisi Mevlanzade Rıfat, İstanbul Gazetesi sahibi Said Molla, Aydede Gazetesi sahibi Refik Halid (Karay), Alemdar Gazetesini yayımlayan Refî Cevad (Ulunay), İzmir’deki Müsavat Gazetesi sahibi İzmirli Hafız İsmail, Bandırma’daki Adalet Gazetesi sahibi Bandırmalı Ali Kemal, Edirne’deki Teemin ve Elyevm ile Selanik’teki Hakikat Gazeteleri sahibi Neyyir Mustafa (Uskan) Beyler vardı.
Çerkez Ethem Buna karşılık, son Osmanlı Padişahı VI.Mehmed (Vahdeddin) ile Sadrazam Damat Ferid Paşa listenin dışında tutulmuşlardı. Türkiye sınırları dışına çıkarılmaları kararlaştırılan Yüzellilikler 28 Mayıs 1927’de kabul edilen bir yasa ile yurttaşlıktan da çıkarıldılar. Türkiye sınırlar içinde mülk edinme ve miras devretme hakları da ellerinden alındı. 29 Haziran 1938’de kabul edilen Af Kanunu ile bağışlandılar ama bu kişilere eski memuriyetlerinden dolayı emeklilik maaşı bağlanmaması ve sekiz yıl süre ile kamu hizmetine girememeleri öngörüldü. ‘HAİN’ BRAO SAİT’TEN İSMET İNÖNÜ’YE MEKTUP 150’liklerin gerçekten hain olup olmadıkları yıllarca tartışıldı. Çerkez Kongresi’ne murahhas üye olarak katılan Manyaslı Brao Sait (Kayıtlarda adı Brau Sait olarak da geçiyor), 17 Aralık 1929 tarihinde İskenderiye’den Başbakan İsmet İnönü’ye bir mektup yazıyor. Mektupta başına gelenleri şu sözlerle aktarıyor: “İsmet Paşa Hazretleri, Baş Vekîl, Ankara, Türkiye Maruz Çakir Kemineleridir, Makaddema hey’eti mahsusa tarafından haklarında (Hizmeti devlette ademi istihdam kararı) verilenlerin, Âli Karar Hey’eti marifetiyle icra kılınan tahkikat ve tetkikatında masumiyetleri tebeyyün edenler hakkında itâ kılınan mukarreratı adilane matbunan sutunlarında mutalaa edildikçe hükümeti Cumhuriyenin şimei şa’ar şefkat ve adaletten cesaret alan bendeniz berveçhi ati arzı hal ediyorum: Mücadele-i milliye esnasında mahdudul adet bazı vatansızların İzmir’de teşkil ettikleri mahut Çerkez Cemiyeti’ne Yunan cebir ve tazyiki ile sevkedilerek orada bir hafta müddet cemiyeti mezkûreni efkârı hainaneneleri red edildikten sonra, hayatımızın tehlikede kaldığını görerek çar naçar ve kerhen Berzek Tahir Bey’le beraber bunların ihzar ettikleri menhuzbeyannameye vaz imze etmek mecburiyetinde bulunduk. Mahaza, Bandırmaya avdetten sonra tâ son zamana kadar mezkûr Cemiyet aleyhinde alenen beyanat ve mücadelede bulunduğumuz badel istihlae Balıkesir’de teşekkûl eden divani harp huzurunda delaili vaziha ile isbat edilerek sedakat ve masumiyetimiz tebeyyûn etmiş ve esbatı beraat eylemiş idik.
Bilahire, beriüzimme olduğumuz divani harp tahkikatı ile sabit olan bu kerhen imza mes’elesinden dolayi beraat kararından dokuz ay sonra Berzek Tahir Bey’i ile birlikte yüz ellilik listeye ithal ve hudut haricinde ihraç edildik. Vatana merbutiyet ve mücadele-i milliyeye meyl ve sedakatimizi berveçhi ati delaili vazıha ile arz ve izah eylerim: 1. Harekâtı milliyeye muhalefet kastiyle Manyas civarında harekete gelen Aznavur taraftarlarına bütün kuvvetimle muhalefet ve aleyhlerinde daima beyanatta bulunduğumdan dolayı, bendenizi cebren kendi taraflarına celp ve imtina ve işrarım halinde mahu ve ifna etmek maksadiyle, yüz yirmi kişilik musellah bir hey’et evvela Haydar’daki haneme ve beni orada bulamayınca bittahkik o sırada nezdinde bulunduğum Manyas nahiye müdiri Talat Bey’in makamı resmisine geldiler. İşlerinden yirmi kadarı müdiriyet odasına girerek mudiri numaileyhin huzur ve muacahasında aleyhlerindeki harekât ve beyanatımdan muğber olduklarını ve o günden itibaren kendilerine iltihak ve emellerine hizmet etmediğim takdirde beni öldüreceklerini ve aralarında böyle aht ve kasem ettiklerini beyan ettiler. Hayatım cidden tehlikede idi, ‘biraz mülahaza ile müsaadenizle bu gece düşüneyim, yarın sabah cevap veririm’ dedim. O gece karanlıktan bilistifade Bandırma’ya kaçdım, bu suretle taaruz ve sui kastlarında halas oldum. Bu tecavüz ve adavet nahiye müdireyiti odasında ceryan ettiğinden mücadele-i milliyeye sedakatime ve hainlerden beratime en büyük delildir. 2. Yunanlıların Bandırma’yı işgallerinden bir hafta sonra yine o hainler Kuvvayı Milliye’ye mensup bir yüzbaşıyı hanemde gizlemiş olduğumu Yunanlıları ihbar ile seksen kişilik bir Yunan müferezesi ile Bandırma’daki evimi bastırıp mevcut nakt ve birçok kiymetli eşyamı yağma ettirdiler. 3. Bandırma’nın işgalinden dört ay sonra yine ayni adamlar tarafından Manyas Türk eşrafından Kepekler Çiftliği sahibi merhum Mehmet Bey ile bendeniz hakkında Ankara’nın emniyel dahilde Yunanlılar aleyhinde teşkilatı, hafiyye yapmakta olduğumuza ve bu hususta Ankara’dan bize gönderilen bir talimat mektubu elde edildiğine dair Müsanna bir mektup tertip ve bunun Bandırma işgal kumandanına tevdi ettiler. Bir zabit kumandasında yirmi kişilik bir Yunan müfrezesi harikimizi mevkufen Bandırma’ya sevk ve günlerce azap ve işkenceye uğrattılar. 4. Berveçhi maruz divani harp huzurunda isbati beraat ettiğimiz halde her ne sebebe mebni ise hudut haricine çıkarılmak üzere İstanbul’a sevkedildik. Ne tarafa gideceğimiz hakkında Polis Müdireyiti’nce yapılan istihsare, İskenderiye’ye akraba ve taallukatımızın nezdine gideceğimizi söyledik. Pasaportlarımız o yolda tanzim edilerek İzzet Efendi namında sevk me’muruna verilmiş idi. İskenderiye için onbeş lira telgraf parası konsoloshaneye vererek sevaba intizar ederken, numaileyh sevk memuru pasaportumuzdaki “İskenderiye” kelimesini bizden habersiz tayederek Yunanistan’a yazmış ve bizi İskenderiye’ye gidiyorsunuz beyanı ile Hidiviye’nin “Fezara” vaporuna irkâp eyledi. Pasaportlarımızı da elimize vermeyerek, İzmir’e yolcu olan bir polis efendiye teslim etti. Bilahire, İzmir’de pasaportlarımızı alınca nasıl bir vartaya düştüğümüzü anladık. Bizzarur Pire Limanı’na çıktık. Orada derhal vatan hainlerinin tecavüzlerine maruz kaldık. Hainler bizi Ankara tarafından ‘casus geldiler’ diyerek, Yunan hükümetin curnal ettiklerinden Atina’da tevtik edildik. Pasaportlarımızda ‘Avdetleri caiz değildir’ kaydını da nazarı itibare almayarak Atina’da yirmibeş gün hapsedüp bedehu ‘Itaki’ ismindeki adaya nefyettiler. Orada bir sene azap ve istirap çektik ve ancak kefaleti kaviye ile Yunan hududu haricine çıkmak şartiyle seberst bırakıldık. İşte vatan hainlerinin husumet ve tecavüzi bizi eyyami felakatimizde ve hududumuzun haricinde de müsallet oldu. Bunlar resmen sabittir. İşte bize isnad edilen imzadaki masumiyetimizin birinci şahidi divani harpteki beraatimiz, ikinci şahidi Yunanistan’da maruz kaldığımız felaket. Balada maruzatım masumiyetimizi temamen izhar ve isbate kâfitir. Affi âlilerine igtiraren şunu da arz edeyim ki mezkûr yüz ellilik listenin alelacele tanziminde dahi Hey’eti Mahsusa kararları gibi yanlışlıklar vaki olmuştur. Mesela o menhuz Şarkı Karip Çerkez Cemiyeti’ni teşkil eden vatansızlardan ve en mühim müşevvik ve vazilerinden Rifat, Yalva polis komseri sabıki Yakup ve cemiyetin kâtibi hususi İsmail Hakki nam şahıslar beyannamede imzalar dahi mevcut iken listeye dahil edilmediler. Bizim gibi masumiyet ve beraatleri bittahkik sabit olanların dahil edilmesi muvafık muadele olmayacağı bedihitir. Binaenaleyh, biz bigünahlar hakkında dahi şefkat ve adaletin teşmili ile ayrıca tahkikat icra ve azabı nefi ve tağripten halas buyrulmaklığımızı cumhuriyet ve vatanı mukkades namına istirham eylerim efendim.” (Belge no: 1. Sayfa: 8-9-10) İSTİHBARAT NOTU: 150’LİKLER FRANSIZLARLA İŞBİRLİĞİ YAPTI Diyarbakır, 5 Temmuz 932 tarihli ve Dahiliye Vekâletine 1.Umumi Müfettişlik tarafından yazılmış bir istihbarat notunda 150’liklerin kimlerle işbirliğini yaptıkları anlatılıyor: “Dahiliye Vekâletine C-28/5/932 tarih ve Emniyet 2261 sayılı şifreye: 1- Suriye’de bulunan 150’liklerden Celâl Kadri ve Hasan Sadık Gaziantepli olup her ikisinin orada ebeveyni ve kardaşları ve daha yakın akrabalarının bulunmasına ve Celâl Kadri’nin Halep’te Fransız istihbaratında çalışmakta olmasına binaen Kilis cihetinden sokacağı herhangi bir adam veya yazacağı mektupta istedikleri malûmatı kolaylıkla alabilirler. 2- Suriye’de iktisadî vaziyetin bozuk ve her gün üç beş iflâs vuku bulmakta ve Fransızların son zamanlarda İslâmlara emniyetleri kalmayıp memuriyetlere Ermeniler tayin etmekte bulunmaları ve beş ay evvel Gaziantep’ten cenuba kaçan Gaziantep evrak memuru Tahsin ef. Halep’te ancak iki ay kalabilerek avdet etmiş olmasına ve cenupta bulunan Diyarbekirli Cemil Pş.zadeler kabul edileceklerini bilseler hemen gelecekleri cihetleri şimdilik Suriye’ye iltica edecek memur veya ahaliden kimsenin bulunmayacağını kuvvetle zan ettiğimi arz ederim ef.” (Belge no: 2- Sayfa:12) İNGİLİZLERİN GİZLİ OYUNU Bu belge de, 14 Şubat 933 tarihinde Köyceğiz’de Muallim Mehmet yanında misafir pederi Kerkük ulemasından M. Tahir tarafından (muhtemelen Atatürk’e) yazılmış bir mektuptan oluşuyor: “Çok Muhterem Paşam; Senelerden beri memleketimizin başına belâ olan bir mes’ele hakkında bazı bildiklerimi söylemek üzerime memleket ve millet borcu olduğundan ve bunu yazacak sizden başka bildiğim ve tanıdığım kimsem bulunmadığından doğrudan doğruya zatıâlinize yazıyorum. Malûmuâlinizdir ki senelerden beri İngilizler Kürtleri bize karşı sevkederek bizi daima meşgul etmek istiyorlar. İlk defa Şeyh Sait isyanında ve geçen defaki Ağrı isyanında maksatlarına nail olamayanlar bu sefer Irak Kürtleri arasında teşkilât yaparak Allah göstermesin herhangi felakete daha sebep olmak istiyorlar. İşte asıl bu teşkilat ve bu çalışma hakkında bildiklerimi yazmak ve bu hususta bu suretle memlekete ve vatanıma bir hizmet ifa etmekle kendimi bahtiyar addediyorum. Bunun için Irak’taki Kürt mıntakasına tayin edilenlerin ve çalıştıkları mıntakaların isimleri aşağıda arzediyorum: Hanikin ile Gülamber arasında bulunan ve takriben 25000 hane takdir edilen Caf aşireti, Horasan aşiretiyle İran arazisinde oturan Merivan, Gürk ve diğer Kürt aşiretleri arasında propaganda yapmak üzere Van firarilerinden şeyh Enver nam-ı diğer Seyyit Mehmet tayin edilmiştir. Bu şahs kış mevsiminde efkârı teyhiç için Bağdat Hanikin ve Kerkük’te, yaz mevsiminde ise tebdilihava bahanesiyle mezkûr aşiretler arasında vaktini geçirmektedir ve aynı zamanda harbi umumiden evel Gülamber kazasında (Biyare hankasında) senelerce tahsili ilm ve kespi tarikat maksadiyle kalmış olduğundan mezkûr aşiretlerce yüksek bir nüfusu haizdir. Kerkük’ün cenubunda sakin ve Talbani aşiretleriyle Rovandis ve (okunamamıştır) arasındaki diğer aşiretlerle Harki aşireti, meslup şeyh Abdülkadir ailesi ve o havalide iskân ettirilmiş olan Asuriler arasında propaganda yapmak üzre kendisine Adana valisi unvanını veren yüzelliliklerden (Zeynelabidin) tayin edilmiştir. Bütün bu aşiretlere kumanda eden İngilizlere olan hizmeti dolayısyla Irak’ta yüksek mevkilerde bulunan Kürt Maruf Çavuk’dur. Bu şahsın Türkiye aleyhinde bir takım eserleri intişar etmiştir. Bağdat’ta Hoybun cemiyetini teşkil edenler: Haydarî İbrahim oğlu meb’us Davut ve bir sene evvel Bağdat’a gelen ve aylığı 100 rubye ile müderrisliğe tayin ve taltif edilen Savuçbulak ulemasından Molla Mehmet ve Irak’ta son derece kendilerini gizleyen yüzelliliklerden Çerkes Etem, Sabri ve hampalarıdır. (Okunumamıştır) sıralarında daileri menfada iken Van vilâyetine yüz binlerce rubyeyi Hanikin-Havraman ve İran içerisinden götüren Çerkes Etem ve hampaları idi. Kerkük’te Hoybun Cemiyeti’ni teşkil edenler: Saltanat devrinde tahrirat müdürlüğünde mütekait Bahattin, evvelce İstanbul’da şeyh Abdülkadir’in maiyetinde bulunan Necmettin Hoca’nın kardeşi Abdülhalik ve (okunamamıştır) Türkiye alehinde teşekkül eden Huzbülvatan reisi Hadimüs (okunamamıştır) Refik Efendi’nin üç oğlu ve gizlice bu gibi cemiyetlere iştirak eden vaiz Molla Rıza’dır. Bu cemiyeti gayet gizli surette ve İngilizlerin emrine imtisalen koruyanları daimi surette ve husus ile vatana hiyanet edenlerden Yakûbi ve Kardar aileleridir. Kardarların reisi esbak Kerkük mevcudu olan, İstanbul’da iken hilâfet ve taraftarlığı hiyanetinin meydana çıkmasından korkarak bir raporla İzmir’e ve oradan da başka bir vapurla tebdilihava bahanesiyle Beyrut’a kaçan ve Kerkük’e gelmesiyle Bağdat meclisinin meb’us tayin edilen ve bütün Kardarlarca muta olan Hacı Ali’dir. Kardarlardan hududumuz dahilinde mülî ve askerî memurlar vardır. Yakûbi Ailesi’nin reisi ise; saltanat devrinde Kerkük meb’usu ve hâlâ Irak âyan meclisinde aza olan Abdullah Safidir. Kerkük’te bütün Türk ailelerini ezen ve vatana hiyanetten hiçbir vakit geri kalmayan iki ailedir. Dainiz Kerkük’te iken şehzadelerden birisi, İr dahilinde iane toplamak maksadı ile gelmişti. Fakat birçok ve şayanı itimat şahıslardan bunun bir bahane olduğunu ve asıl maksadın ihtilale alet olarak kullanılacağını işittim. Ve aynı zamanda bu teşekküllerden husule gelecek Kürt kuvvetlerinin de Türkiye Cumhuriyeti’ne tevcih edileceğini işittim. Ve kanaat getirdim. Özdemir Paşa ile olan muhaberelerimizde başımızda bulunan ve bütün Musul vilâyetindeki aşiretlerce sözü dinlenen Seyit Ahmet Efendi’nin son zamanlarda tamamı ile mahvına çalışılmaktadır. Kendisi menfada iken vatana ve memleketi uğruna yüzbinlerce altın lira zarara girmişse de müteessir olmamıştır. Fakat menfadan döndüğü sıralarda (okunamamıştır) büyük bir parçasına evkaf idaresince ve evkaf reisi bulunan vatan hainlerinden Molla Kadir tarafından zaptedildiği iadesi için mahkemeye müracaat eden ve bu uğurda avukatlara yüzbinlerce rubye veren Seyit Ef. doğrudan doğruya menfi muhakeme kararı aldı. İngilizlerin gizli emirleriyle daima tazyika uğrayan Seyit Ahmet Efendi hiçbir vakit fikrimden dönmediğini ve ölünceye kadar bu uğurda çalışacağını gelirken dainize bilhassa söyledi. Cumhuriyetimizin itimat ettiği hiçbir menbadan da ait herhangi bir hususta ve hiçbir umuru siyasiye için kendisine bir emir verilmediğini sükûtla beklemeye mecbur kalmıştır. Aynı zamanda Musul vilayetindeki birçok aşiret rüesası İngilizler tarafından verilen külli miktarda paraya tamah ederek İran arazisindeki Kürtlerle birleşerek aleyhimize bir Kürt ittifakı vücuda getirilmekte olduğu da bilhassa maruzdur. Bu hususta herhangi bir suretle çalışmak için emrinize amadeyim çok muhterem paşa hazretleri.” (Belge no: 3- Sayfa: 13, 14,15) ŞEYHÜLİSLAM M. SABRİ EFENDİ’NİN ATATÜRK’E KİNİ Dönemin Diyanet İşleri Başkanlığı’nca (Diyanet İşleri Reisliği) dönemin Emniyet Genel Müdürlüğü’ne (Emniyet İşleri Umum Müdü | |||||||||||