| Anasayfam Yap Favorilere Ekle Haber Bandı EkleReklamİletişim |
![]() |
| DÜNYA EĞİTİM EKONOMİ GÜNCEL KÜLTÜR-MEDYA SAĞLIK SİYASET SÖYLEŞİ SPOR |
| 8 Şubat 2012, Çarşamba | Ana SayfaGünün HaberleriArşivFoto GalerilerVideo GalerilerGazete Manşetlerihaber10.mobi | ||
|
|||
“Yok olsun zulüm” dedik, Zulüm hemen yok oldu. “Yaşasın hürriyet” dedik Hürriyet yaşadı. “Yok olsun zenginler” dedik, Zenginler yok oldu. “Yaşasın yoksullar” dedik, Yoksullar yaşıyorlar, işte! (Ekim İhtilali Sloganları ; Muhammed Salih) Millî Mücadelenin en netâmeli yıllarında korkmamayı, direnmeyi ve şükretmeyi haykıran Mehmet Akif’in “kendi kendinden bunaldığında” yazdığı şiirler vardır. O coşkun yürek olanca saflığıyla “Ey bunca yıldır bizleri te’dip eden Allah..” diye başlar şiirine, kimi zamanda “Barındırmaz mısın koynunda ey toprak derim yer pek… Döner imdadı gökten beklerim heyhat gök yüksek…” der çaresizce; imanının yüklediği sorumluluk gereği zalimlerle randevusunu unutmadan. Akif gitti, geride “Asım’ın Nesli” hülyâsını, “Gel Ey Leylâ” yalvarışını bırakarak…Sahi “Kim Kaldı” ne kaldı geriye, yenilmiş ve yenildikçe hep daha iyi yenilmeyi öğrenmiş nesillerden başka.. Hani hep “kritik günler” yaşarız, birlik ve beraberliğe “en çok bu günlerde” ihtiyacımız olurya, işte o günler hiç bitmez ve bizleri korkutarak iktidar olanların bize “teslim ol” çağrısıdır bu… Akif’in trajedileriyle hemhâl yığınlar olarak şaşkınız, öfkeliyiz ve “iki iyiliğin birisini” istiyoruz; yine ve yeniden ehven-i şer kaderimizmiş deyip. Kronikleşmiş haliyle yaklaşık 150 yıllık trajedilerimizin en trajı-komik dönemini yaşıyoruz. Bu topraklarda bin yıllık bir devlet geleneği olan “millet”in en hazin öyküsü olacak belki bu günler. Mermimiz kalmamıştı, ekmeğimiz bitmişti, doğduğumuz topraklara pasaportla girmenin hazin hikâyesiyle kahrolmuştukta, adresini ve “yöntemini” bildiğimiz düşmanı yurdumuzdan kovmaya dair bir parçada olsa umudumuz vardı; ya ümitsizlik ya iman.. Terörün amacı gündem belirlemek ve hedefi emir aldığı merkezlerin angajmanına sokmaksa eğer, yazık ki son otuz yıla damgasını vuran “terör olayları” bu misyonu çok iyi yerine getirdi. 12 Eylül’e giden süreç 24 Ocak Projesini hayata geçirmenin, PKK ise 12 Eylül’le birlikte girdiğimiz bu projenin sacayağı olan “dışa açılma”nın ve “federasyonu tartışalım”ın atlama taşı olmuştu. Bugün geldiğimiz noktada işte bu emperyal restorasyonun son vurucu darbeyi yapmaya başladığının işaretleri. 1993 Terörün simge yılı. 33 askerimizin kıpkırmızı tabutlarının yan yana dizildiği, Tokat-Sivas kırsalında dahi eylem yapıldığı yıl. Bir yanda dağda süren mücadele, diğer yanda ise “ova”da terörün yerli finansörlerine sessiz sedasız yapılan operasyonlar…Dağ acımasız ama bir şekilde kontrol altına alabiliyorsunuz; peki “ova” öylemi, oradaki tehlike büyüdüğünde ödeyeceğiniz bedel “dağ”dakinden çok daha fazla. Bir “bürokrat” olarak ne yapmalısınız? Peki siyâsetçiyseniz farklı mı yapmalı ? Çok açık bir şekilde adını koymalıyız; terörün en şiddetli döneminde “cesur bir şekilde”(!) raporlar hazırlayan Yalım Erez ve Doğu Ergil’in durduğu yere gelmiyor muyuz? Sizin “Türk Siyâsetiniz” ne kadar “Tük”türki, “Kürt Siyaseti”niz ne kadar “Kürt” olsun; Kürt’lerin özlemlerini, aşklarını, imanlarını omuzlarında taşıyacak bir siyâsî kadro varda bizim mi haberimiz yok? Siyâseti hem statükodan hemde küresel vesayetten arındıralım derken, “Bu Ülke”ye olan kinlerini gizlemeyen ve bu cesaretide hepimizin bildiği odaklardan alan yeni bir gönüllü ajanlar kafilesiyle mi mücadele edeceğiz? Devletle teröriste eşit uzaklıkta bulunduğunu söyleyen, AB Parlementosu’nda belediyeleri devletleştirmeyi öneren ve kısaca TC dediği Türkiye Cumhuriyeti’nden de aybaşında “çatır çatır” maaşını alan “Başkan”ların olduğu bir yapıda, dağdan ovaya inince her şeyin düzeleceğini düşünmek nasıl bir hayalperestliktir? Sahi sağda solda dolaşan “ABD artık PKK’yı istemiyor” teranelerini “ABD’nin civanmertliği tuttu ve bu kartı kullanmaktan vazgeçti” şeklinde mi okumalıyız? Nasıl ki ABD’nin “Apo Servisi” değiştiğinin değil “geliştiği”nin alametiyse, silahlarını teslim etmiş bir PKK’da farklı bir terör sürecinin başlangıcı olacaktır. Hürriyet Gazetesinin yıldırım baskısında terörist Öcalan’ın yakalanışına “ZAFER” manşetini atmasındaki komedinin benzeri dağdakilerin ovaya gelmesiyle her şeyin düzeleceğini sanmaktır. Böyle naif bir iyimserlik Talabani’nin “Kürt sorunu afla çözülür” herzesiyle birlikte okunmalı ve “ova”dakilerin öyle çokta uslu çocuklar olduğu unutulmamalıdır. Bir Bilen açıklamalı; affın kapsamı nedir, kimler affedilir ve kimin “affetmeye” hakkı vardır? Mesela kaçak yapılaşmaya karşı mücadele eden bir Belediye Başkanının yıllar sonra bu işin sonu yok deyip –mesela vali olunca- daha önceden cezalandırdığı kişilerle aynı suçu işleyenleri affetmeye hakkı var mıdır? Evladını kara toprakla evlendirenlerin hiç mi fikri sorulmaz? Peki yıllarca elinde silahıyla dağları mesken tutan “kadro” affedilip siyâsete girdiğinde, Ankara’nın göbeğinde yaptığı kongrede İstiklâl Marşı okumayan ve Türk Bayrağı indirilirken alkışlayanların saflarını sıklaştırmaktan başka ne yapacaktır? Irak’ı paramparça eden iradenin judaik soslu kürt devleti projesinin (bunun uzun vadede yer değiştirmesi hesaplanmaktadır) Türkiye uzantısının olmadığını düşünmek ya da bu oyunu ancak afla bozarız demek en başta o iman edilen reel politiğin mantığına aykırı değil midir? ABD PKK’nın silah bırakmasını istiyor, doğru; çünkü Amerika bizim aklı evvel derin devletçiğimizin müthiş ferasetiyle yıllarca PKK’ya karşı destekledikleri Peşmerge bozuntularıyla PKK arasındaki rekabetin planlarını olumsuz etkileyeceğini düşünüyor. Kuzey Irak’taki Kürt oluşumların karşısında Türkiye değil PKK olmuştur ve “Güney Kürdistan”a da kolu uzanacak güçlü bir PKK bu anlamda ABD için “bölücü”dür ! Peki çözüm ne değil mi? IMF’ye borçluyuz, ödeyene kadar bağımlıyız…Silah üretemiyoruz, o yüzden ses çıkaramayız…Terörün kökünü kazıyamıyoruz, affedelim; tıpkı hapishaneler doldu “Rahşan Affı” çıkartalım gibi…. Şu an dağlarda önemli bir yekûnu oluşturan, bir fırsatını bulup kaçmayı düşünen ve hiçbir eyleme katılmayanların üzerine bomba yağdırılması heveslisi değilim. Ancak bunun adı “af” değil, teslim olmaktır. Teslim olma sürecide illâki dağdakiyle savaşla değil “aftan sonra” kurulmak istenen statükonun parametrelerini doğru okuyup bu oyunu bozacak stratejik kurgular geliştirmek ve siyâsî operasyonlar yapmakla başlayacaktır. Bu durumda ödeyeceğimiz bedel, PKK’yla ödettirilen bedelden daha fazla olmaz ve daha da önemlisi “piyon”la savaşmaz “Büyük Oyun”un senaristlerine karşı “son”unda mutlaka yapacağınız düello şimdi yapılmış olur. Terörist Öcalan’ı paketle teslim aldıktan sonra “azıcıkta biz kullanalım” diyerek değil, tüm kukla beyin takımını ortadan kaldırarak ama Kürtleri de kucaklayarak, bugüne kadar uygulanan saçma sapan yasakları/ayrımcılıkları tamamen ortadan kaldırarak ve târihimize, ortak kaderimize, kardeşlik kültürümüze, bizi bin yıldır bir arada tutan değerlere –hem Türk’e hem de Kürt’e- daha çok vurgu yaparak mesele çözülür. Asla affedilemeyecek terör örgütü yönetici kadrolarına karşı çıkarak dağdan kaçmak çok zor tahmin edebiliyorum. Ancak daha da zoru “gücün” şehvetine ve emperyalizmin tahakkümüne kafa tutarak “derin millet”in bağrına kaçmaktır; kolaya kaçanlar için târihin hükmü bellidir… sozubekce@hotmail.com Bu makale 1,276 kez okundu.
|
|
| İletişim | Reklam 2005 - 2012 Sitedeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz. |