- |
|
Çok Okunanlar
|
|
||||||||||
![]() Doç. İbrahim Gezer
"2500 yıllık düşünce tarihini merak etmeden yaşayan insan günübirlik yaşayan insandır" (Goethe). Her eylem bir düşünceden neşet eder. Bilgi olmadan düşünce, düşünce olmadan eylem, eylem olmadan da değişim - dönüşüm olmaz. Bu anlamda entelektüel boyut, bütün dirilişlerin olmazsa olmaz şartıdır. Felsefe düşünceyi, düşünce entelektüel dirilişi, entelektüel diriliş ise bilimsel, kültürel, sosyal ve siyasal diriliş ve açılımları getirir. Bütün bunların ortaya çıktığı alanlar ise öncelikle üniversitelerdir. Üniversiteler, gerek batıda ve gerekse doğu toplumlarında kurulduğu her yer ve dönemde bilgi ve düşüncenin merkezleri olagelmişlerdir. En üst düzeyde eğitim, öğretim, araştırma ve inceleme yapan ve bilinmezlerle uğraşıp onlardan bilinenler çıkarmaya çalışan yani bilgi, bilim ve düşünce üreten kurumlar olarak üniversiteler, üniversiter eğitim anlayışının var olması gereken kurumlardır. Bu anlamda üniversiter eğitim; özgür bir ortamda, evrensel düzeyde bilgi, düşünce ve olguların konuşulduğu, tartışıldığı, öğrencilere akademik bir formasyon, entelektüel bir altyapı ve evrensel bir bakış açısı kazandıran, bir konuda ihtisas sahibi olmanın yanı sıra hemen her konuda fikir sahibi insanlar yetiştirmeyi hedefleyen bir eğitim anlayışıdır. Evrensel boyutta düşünebilme, görebilme, tavır geliştirebilme ve anlayabilme yetisi kazandıran bir eğitim… Bunları kazandırmaktan uzak salt meslek ve uzmanlık eğitiminin elbette ki üniversiter eğitimle bir ilgisi olmayacaktır. Böyle bir kişi, üniversite okumuş olabilir, ancak bireysel çabalarla kendini yetiştirememişse üniversiter bir eğitim almış olmayacaktır. Üniversitelerinde, üniversiter eğitim verilmeyen ülkelerde yetişen nesiller, evrensel bir bakış açısı kazanamaz, yaşanan olayları ve konuşulan olguları yeterince kavrayamaz ve ülkenin geleceğini kuşatamazlar. Böyle bir nesilden büyük düşünmesi ve derinlemesine anlaması beklenemez. Sonuçta, sorunlarını konuşamayan, düşünme ve akıl yürütme yetilerini kaybetmiş, taklit ve tekrarı düşünce üretme sayan ve gittikçe ilkelleşen bir topluma dönüşme riskiyle karşı karşıya kalınır. Yaşadığı dönemin dinamiklerini kavramayı sağlayacak zihinsel dönüşümü (rönesans) gerçekleştiremeyen toplumlar, kültürel, sosyal ve siyasal dönüşümleri gerçekleştiremezler. Dolayısıyla yürümekte olan medeniyete pek bir şey de katamazlar. Bu zihinsel dönüşümün temel şartı ise, üniversiter eğitim ve üniversiter (evrensel) bakış açısıdır. Ülkemiz üniversite sisteminin gerek yukarıdaki yaklaşım açısından ve gerekse bilimsel, idari ve ekonomik özerklik açısından ciddi sorunlarla karşı karşıya olduğu açıktır. Fakat ne yazık ki, bu sorunlar üzerine yeni düşünceler geliştirecek, projeler üretecek ve üniversite sisteminin geleceğini tasarlayacak kurumlardan yoksunuz. Bazı bireysel çabalar dışında hemen hiçbir şey yapılmamaktadır. Bu görevi yapmakla yükümlü kurumlardan biri olan "Üniversitelerarası Kurul"un mevcut haldeki yapılanma şekli ve çalışma formatıyla bunu yapabilmesi mümkün gözükmemektedir. Üniversitelerarası Kurulun mevcut haldeki toplantı formatı işlevsel değildir. Bu yüzden, bu toplantı formatı değiştirilerek, yılda iki kez birkaç saatlik görüşmeler yapmak yerine, yılda bir kez üç-beş gün süreli olarak üniversitelerin her türlü sorunlarının konuşulduğu, eğitim alanındaki gelişmelerin tartışıldığı, bildirilerin sunulduğu, tekliflerin görüşüldüğü bir şura ya da kongreye dönüştürülmelidir. Hatta bu şuranın çalışmalarına isteyen tüm eğitimci, akademisyen ve entelektüellerin katılımına imkân verilmelidir. Üniversitelerarası kurulun üyeleri üniversitelerdeki Öğretim Üyelerinin doğrudan oyları ile seçilmeli ve zaman zaman kendi üniversitelerinde istişare toplantıları düzenleyerek ortaya çıkan görüşleri kurula taşımalıdırlar. Bu kurul gerektiğinde bir "think thank" kuruluşu gibi çalışarak üniversite sisteminin geleceğini tasarlamalıdır. Bu anlamda YÖK, Üniversitelerarası Kurula bağlı olarak çalışan bir icra organına dönüştürülmelidir. Ne yazık ki, üniversitelerimizde yetişen gençlerimizin çoğu; ana dilini birkaç yüz kelimeyle konuşan, sözlü ve yazılı anlatım yeteneği yeterince gelişmemiş, bir konuşma yapabilecek ya da bir makale yazabilecek formasyondan uzak, rasyonel düşünce ve üretkenlik açısından yetersiz olarak mezun olmaktadırlar. Üniversitelerimizin çoğu ise, üniversiter bir eğitim vermekten uzak bir yapıya sahiptirler. Yasakçı yaklaşım ve katsayı duvarlarıyla öğrencilerin bir kısmının üniversite dışında tutulması ise işin cabası… Yirminci yüzyılda idealist felsefenin geri çekilmesi ve realist felsefe ile pragmatist felsefenin hâkim felsefeler haline gelmesi, eğitim alanında da kendini hissettirmiş ve eğitimin yönü sanat, edebiyat ve sosyal bilimlerden, bilim ve teknik alana kaymıştır. Bu durumda, şiir, sanat ve edebiyat gibi alanların önemini yitirmesi kaçınılmaz gözükmektedir. Bu, idealist felsefeden realist felsefeye, değerler ve anlamlar dünyasından madde ve pragmatizmin (faydacılık) dünyasına geçiştir. Artık idealist insan değil, realist ve pragmatist insan yetişecektir. Artık düşünür ve filozof değil, bilimci revaçta olacaktır. Düşünürlerin öncülüğünde, bilimcilerle birlikte kurulan dünya, şimdilerde salt bilimcilerin laboratuarlarında ölçülüp biçilen bir deney malzemesidir artık. Bunun ruhtan ve düşünceden kopmuş salt bilimciliğin nihai bir zaferi olup olmadığına ise önümüzdeki yıllarda ozon tabakasının akıbeti, ekolojik denge, nükleer silahlanma, global ırkçılık ve yabancı düşmanlığı gibi sorunların sonucunu görerek karar vereceğiz. Öğrencilere özellikle temel ve sosyal bilimler alanında formasyon kazandırmayı amaçlayan ve bilimsel keşiflerle birlikte Avrupa'da Rönesans'ın ve Sanayi devriminin altyapısını hazırlayan üniversiter eğitim anlayışı günümüzde, gelişen sanayiye paralel olarak önemli oranda fen ve teknik alana kaymış bulunmaktadır. Bu elbette Avrupa söz konusu olunca tabii bir gelişimdir ve normaldir. Kaldı ki Batı dünyası son zamanlarda fen ve teknik eğitimle sosyal bilimleri birlikte ve birbirini destekler şekilde yürütmektedir. Fakat bizim ülkemizde birinci aşama yaşanmadan ikinci aşamaya geçilmiştir. Yani "evren kent" anlamına gelen üniversite bizde zihinsel ve düşünsel bir dönüşüm etkisi yapamadan ikinci alana kaymıştır. Bunun sonucu olarak da somut soyutun, eylem düşüncenin, form ise özün önüne geçmiştir. Bu durum, model, sistem ve değer üretme hiyerarşisinde bir altüst oluşu beraberinde getirmiştir. Bu, atı arabanın önüne değil de arkasına koşmak gibi bir durum ortaya çıkarmıştır. Avrupa'da öğrencilerin %70'i meslek eğitimi alıyor tartışmalarına bir de bu gözle bakmak lazımdır. Oysa sorun öncelikle %70 meslek eğitimi almış öğrenciyi istihdam edecek sanayiyi ortaya çıkarmaktır. Eğitim, günümüzde daha çok teknik ağırlıklı hale gelmiştir. Yani insanlara bir şeyin niçin yapıldığını öğretmekten çok, nasıl yapılacağını öğreten bir anlayışa doğru kaymıştır. Eğitimin niçin sorusu geriye çekilmiş, öğretimin (talimin) nasıl sorusu öne çıkarılmıştır. İnsanlar her işi büyük bir beceriyle yapmakta, fakat bu işlerin gerçekten yapmaya değer şeyler olup olmadığını rasyonel bir biçimde düşünememektedirler. Bu anlamda "Acaba körleştirici bir eğitim anlayışıyla mı karşı karşıyayız" sorusu önemli hale gelmektedir. Açıktır ki, artık mevcut gidişatı sorgulayacak insanların çıkması istenmemektedir. Bu boyutuyla, teknikleştirme birey ve toplumları kimliksizleştirmenin önemli bir aracı haline gelmiştir. Ya da, artık "Tarihin sonu ve son insan" benzeri tezleri tartışılmaz doğrular olarak görmemiz istenmektedir. Tüm bunlar eğitim olgusunun, küresel egemenler tarafından, "dünya halklarının sömürüye yatkın hale getirilmesi" amacıyla kullanılabileceğine hatta kullanıldığına işaret etmektedir.M. İkbal'in deyimiyle, eğitim bu yönüyle "kitleleri savaşmadan öldürmenin en etkili aracıdır" artık. Bu anlamda, ülkemizdeki eğitimle ilgili önemli bir sorunda mesleki eğitimle akademik eğitim arasında olması gereken dengenin kurulamamış olmasıdır. Meslek eğitimini öngören birçok fakülte ve yüksekokula gereğinden fazla öğrenci alınarak, hem bu mesleklerin toplumsal statülerinin sarsılmasına yol açılmakta hem de o alanda iş bulma imkânı olmayan on binlerce öğrenciye gereksiz yere çok daha pahalı (5 kat) bir eğitim olan meslek eğitimi verilmektedir. En önemlisi ise, iş bulamayan ya da başka bir alanda çalışmak zorunda kalan belki de milyonlarca öğrenciye, yıllarca sürdürdükleri eğitimin ve harcadıkları emeğin hemen hiçbir faydası olmamakta ve bu öğrenciler, eğer kişisel çabalar sonucu, genel kültür açısından kendilerini geliştirememişlerse, lise hatta ortaokul seviyesine gerilemektedirler. Sanayi ve fabrikada işe yaraması için edinilen formasyon ne yazık ki hayatın başka bir alanında pek bir işe yaramamakta ve bu durum öğrencilerin aldıkları eğitimi sorgulamalarına ve en kötüsü kendilerine, öğrendikleri mesleklerine ve ülkelerine yabancılaşmaktadırlar. İnsanımızın %65'inin istemeden ya da zorunlu olarak seçtiği bir mesleği yapmakta olduğu ifade edilmektedir. Bu gerçekten üzücü bir durumdur. Mesleki eğitim elbette önemlidir ve ülkemizde gerek kamunun gerekse özel sektörün bu alandaki ihtiyaçları karşılanmalıdır. Elbette ki mesleki eğitime yeterli yönlendirme yapılmalıdır. Ancak bu yönlendirme ülkemiz sanayisinin durumu, boyutu ve ihtiyaçları dikkate alınarak yapılmalıdır. Dolayısıyla mesleki ve teknik eğitim verilen alanlara ülkemizin kamu ve özel sektörünün ihtiyaç duyduğu sayı kadar ya da rekabet unsuru olması bakımından %20 kadar daha fazla öğrenci alınmalı, diğer öğrenciler ise hayatları boyunca bir şekilde faydasını görecekleri akademik eğitim ağırlıklı alanlara yönlendirilmeli ve bunların kontenjanları mümkün olduğunca yüksek tutulmalıdır. Böyle bir yaklaşım, Dil Eğitimi (Türkçe ve İngilizce), Bilgi Okuryazarlığı (bilgisayar, internet, vs), Genel Ekonomi ve Pazarlama, Bilim - Düşünce ve Sanat Tarihi, Eğitim Bilimleri, İletişim, Temel Fen Bilimleri ve Temel Sosyal Bilimler gibi ders ve konuları içermelidir. Böyle bir eğitim anlayışı üniversitenin evrensel amaçlarıyla ve üniversiter eğitim yaklaşımıyla da örtüşecektir. Açıktır ki bu içerikle donanan bir öğrenci iş bulamasa bile çok şey kazanmış olacaktır. Elde ettiği bu formasyon hayatının her aşamasında işe yarayacaktır. Oysa örneğin 8-10 yıl makinecilik ya da motorculuk eğitimi almış olan bir öğrenci alanıyla ilgili bir iş bulamadığı zaman, edindiği formasyon hemen hiçbir işe yaramayacaktır. Genel kültür, analitik düşünme ve girişimcilik ruhu açısından da yeterince donanım sağlayamadığı için (kendi kendini geliştirmiş olması müstesna) iş bulmakta ya da bir iş kurmakta da zorlanacaktır. Yukarıda bahsettiğimiz kurumlardan mezun olan öğrenciler, kendi ana dilini iyi kullanan, iyi derecede bir yabancı dil bilen, rasyonel düşünen, düşünce dünyasıyla tanıştığı için düşünsel farklılıklara hoşgörüyle yaklaşan, bilgi teknolojilerine hakim, sosyal bilimler ve ekonomi konusunda formasyon sahibi, ülke ve dünya sorunlarına karşı duyarlı, sözlü ve yazılı anlatım yeteneği gelişmiş bireyler olacaklardır. Daha önemlisi ise, böyle bir durumda, ülke olarak, gelişmiş ülkelerin gelişmemiş ülkelere terk ettikleri birkaç ağır sanayi alanıyla uğraşmaktan kurtularak, tarım ve sanayiden sonra üçüncü dönem ekonomisi olarak ortaya çıkan ve merkezinde bilginin ve iyi yetişmiş insanın olduğu yeni dönem ekonomiye daha kolay uyum sağlayabileceğiz. Bu uygulama hem ülkemizdeki insan kaynakları standardının yükselmesine neden olacak ve hem de zaman zaman üniversitelerimizde görülen ve çoğunlukla kültürel sığlıktan kaynaklanan ideolojik kamplaşmaları da önleyecektir. Ayrıca, bu eğitim kurumları mezunlarından, ihtiyaç duyulduğu takdirde bir yeterlik sınavından geçirilerek Türkçe, İngilizce ve Bilgisayar Öğretmenliği, Rehber Öğretmen, Kamu ve Özel sektörde insan kaynakları yöneticiliği ve halkla ilişkiler gibi birçok alanda ve sivil toplum kuruluşlarında istifade edilebilir. Tüm bunlar ülkemizdeki zihinsel dönüşümün hızlanmasına, girişimcilik kültürünün gelişmesine ve teknoloji ve sanayileşme hamlesinin gerçekleştirilmesine katkı sağlayacaktır. Bu süreçle birlikte elbette ki meslek eğitimi alan öğrencilerin sayısı da arttırılacaktır. Akademik eğitimle desteklemek şartıyla... Çocukları daha 9-10 yaşında katı yöntemler kullanarak yönlendiren, küçük bir grup elit öğrenciyi seçip akademik eğitime yönlendirirken, geriye kalan yığınları ise meslek okullarına ve fabrikalara sürerek, daha o yaşta akademik eğitimden alıkoyan dünyaca meşhur Alman eğitim sistemi şimdilerde tam bir dökülme yaşamaktadır. Bunun tersini uygulayan Finlandiya ve İsveç gibi ülkelerin eğitim sistemleri ise dünyaya örnek gösterilmektedir. İşin üzücü yanı ise bizim ülkemizde de bu gerçeğin bir türlü anlaşılamaması ya da ısrarla gözden kaçırılmasıdır. Görünen o ki, teorik temellerini Eflatun ve Aristo gibi antik Yunan düşünürlerinden alan, İbni Sina ve Farabi gibi Müslüman düşünürlerin ise ısrarla karşı çıktığı bu elitist yaklaşımla, sanayileşmiş ülkeler başlangıçta "ellerini iyi kullanan, kafasını ise kullansa da olur kullanmasa da olur, yeter ki fabrikalarda çalışabilsin" tarzında bir gençlik hedefiyle yola çıkmışlar, fakat sonuçta kendilerini "elini de kafasını da kullanamayan bir gençlikle" karşı karşıya bulmuşlardır. Şimdilerde Almanya gibi ülkeler alıklaşmış, düşünme ve akletme yetisini kaybetmiş bu gençleri rehabilite etmek için milyarlarca Euro para harcamak zorunda kalmaktadırlar. Günümüzde dünya, üniversiteli nüfusunu gittikçe artıran, meslek eğitimi ve yönlendirmeyi ise mümkün mertebe daha geç yaşlarda ve esnek yöntemlerle gerçekleştiren ülkelerin öne çıktığı bir döneme girmiş bulunmaktadır. Bunu gerçekleştiren ülkelerde ekonomik büyümenin hızlandığı ve işsizliğin azaldığı da görülmektedir. Finlandiya, İsveç, Norveç ve G. Kore gibi ülkeler bu yaklaşımın en bariz örnekleridir. Sonuç olarak, günümüzde bilimsel ve teknik eğitim her ülke için özel bir öneme sahiptir ve öyle de olmalıdır. Bununla birlikte, bir kültürel birikim, entelektüel altyapı ve diyalektik düşünce üzerine oturmayan bir bilim ve teknik eğitimi, süreç içinde, bir buhar motorunun ya da bir jeneratörün nasıl çalıştığını bilen fakat yerel ve evrensel gelişmeleri takip edemeyen, çağdaş kavram ve olgular hakkında hemen hiçbir fikri olmayan nesillerin yetişmesine yol açacaktır. Bu körleştirici bir eğitimdir. Böyle bir anlayışın sonucu olarak; ülkemiz sanat tarihi okumadan sanatçı, bilim tarihi okumadan bilim adamı, düşünce tarihi okumadan düşünür, eğitim tarihi okumadan eğitimci ve siyaset tarihi okumadan siyasetçi olunan ve sorunlarını ise el yordamıyla çözmeye çalışan bir ülkeye dönüşmüş durumdadır. Umalım da bu durum tam bir toplumsal afaziye(1) dönüşmeden bir çıkış yolu bulabilelim.
Konuşma yetimiz ülke çapında zedelenmişti. Yirminci yüzyılın son çeyreğinde birbirimizle ancak 'eylem koy!' 'tavır al!' 'ensesine yapış!' düzeyinde ilişki kurabiliyorduk. Sapasağlam görünüşlü insanlarımızın konuşulanları bütünüyle anlayamadıklarını, kelimeleri kullanma yetilerini kaybettiklerini söyleseler inanmamayı seçer, "Konuşuyor işte"! der geçerdik... İşte medeni dünyadan sürülmemizle sonuçlanan toplumsal cinnetin özeti..." (Alev Alatlı, Schrödinger'in Kedisi) ibr_gezer@hotmail.com Bu makale toplam 1431 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||